"Yarınki gazeteyi okumak için bugün ölmenin ne anlamı var ki?" *Mark Twain*"

Vahiy Işığında Bir Karar

Genç Leyla, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp zorlu bir günle yüzleşmeye hazırlanıyor. Annesi dün akşam hiçbir açıklama yapmadan bugün görücülerin geleceğini söylemişti. Endişeli ve kararsız duygularla abdest alıp namaz kılan Leyla, mutfakta telaşla hazırlık yapan annesine hiç tanımadığı bir adamla ilgili sorular sorarken bulur kendini. Geleneksel beklentiler ve kişisel tereddütler arasında sıkışan bir genç kızın hikâyesi.

yazı resim

Leyla, sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açtığında, odanın karanlığında tavan boyunca uzanan ince bir nur şeridi gördü. Perdelerden sızan o ışık, sanki bir şeyi hatırlatırcasına yüzüne düşüyordu. Bugün önemli bir gündü. Annesi dün akşam kapısına gelmiş, "Yarın görücüler geliyor, hazır ol" demişti. Başka bir şey söylememiş, açıklamamış, sormamıştı bile. Hazır ol. Leyla yavaşça kalktı, abdest aldı, namazını kıldı. Secdeye varırken içi burkuldu. Ya Rabbi, diye fısıldadı, bugün ne yapacağımı bilmiyorum. Mutfakta annesi Hatice Hanım çoktan hazırdı. Saçları titizce toplanmış, üzerinde en iyi elbisesi. Karşıdan bakan biri onu bir düğüne gidiyor sanırdı. Çay demliyor, börek açıyordu, elleri yorulmadan çalışıyordu. Ama yüzünde bir gerginlik vardı, ağzında ise cevapsız bıraktığı sorular.
- "Anne," dedi Leyla, masaya otururken, "bu adamı hiç görmedim."
- "Göreceksin işte bugün."
- "Sadece görmek yeterli mi?"
Hatice Hanım duraksadı. Elindeki oklavayla hamura vurdu, önüne baktı. "Biz de görmedik babanı. Otuz yıl geçti, ne oldu? İyilik oldu." Leyla bir şey söylemedi. Söyleyemedi. Annesiyle tartışmak istemiyordu, onu küçük düşürmek hiç istemiyordu. Ama içinde bir şey bu cevabı kabul etmiyordu. Otuz yıl geçmek... Bu başarı sayılır mıydı gerçekten? Babası ne zaman eve gelse annesinin omuzları içe çöküyor, gözleri kaçıyordu. Otuz yıl boyunca. Görücüler öğleden sonra geldi. Üç kadın. Biri uzak bir akraba, biri komşu, biri tanımadığı biri. Hepsi adayı temsil ediyordu; Tarık adındaki, Leyla'nın hiç görmediği, hakkında "iyi aile çocuğu" denilen bir erkeği. Oturma odasına geçtiler. Leyla çay getirdi. Bu esnada üç çift göz üzerinde gezindi. Boyunu ölçtüler, yürüyüşüne baktılar, ellerine, yüzüne. Biri gülümsedi, kibar bir gülümsemeydi ama içi boştu.
- "MaşaAllah, ince yapılı," dedi biri fısıltıyla, sanki Leyla duyamayacakmış gibi.
- "Saçları uzun mu?" diye sordu diğeri annesine.
Leyla çay tepsisini bıraktı ve odadan çıktı. Ellerinin titrediğini hissetti. Koridorda durdu, duvara yaslandı ve gözlerini kapattı. Bu muydu? Yıllarca okuyup büyüdü, hayaller kurdu, düşündü, sordu, aradı... Ve şimdi burada, üç kadın onun saçlarının uzun olup olmadığını soruyordu. O akşam Leyla, yıllardır hiç açmadığı bir defteri çıkardı çantasından. Üniversitede hoca ders vermişti, Kur'an'da aile ve evlilik üzerine. Bir ders notuydu o defter. Sayfaları çevirdi, eski yazılarını okudu. Rûm Suresi 21: "Sizin için nefislerinizden onunla sakinleşeceğiniz eşler yarattı, aranıza sevgi ve merhamet koydu."
Sekîne. Meveddet. Rahmet. Leyla kalemini aldı, altını çizdi. Sonra durdu. Bugün evde olup bitenlerle bu ayetin arasında ne kadar derin bir uçurum vardı. Saçın uzunluğuyla sekîne arasında ne bağlantı olabilirdi? Bedenin ölçüleriyle meveddet nasıl kurulurdu? Sayfaları çevirdi, bir başka not buldu. Hoca, İbrahim nebiyi anlatmıştı. Meryem Suresi'nden bir ayet yazmıştı kenara: "Ey babacığım, sana gelmeyen bir ilim bana geldi." Leyla bir süre o cümleye baktı. Sonra deftere şunu yazdı: Büyük olmak, bilmek demek değil. Tecrübe, bazen sadece yanlışı pekiştirmektir. Ertesi sabah annesiyle karşı karşıya oturduklarında Leyla sakin görünüyordu. Hatice Hanım çay koymuştu, bekliyordu. "Onlar memnun kalmış," dedi annesi. "Tarık da görmek istiyor seni." "Anne," dedi Leyla yavaşça, "ben de görmek istiyorum onu." Hatice Hanım kaşlarını çattı. "Ne demek istiyorsun?" "Konuşmak istiyorum. Sadece ben ve o. Belki bir kafede, bir parkta, bir yerde. Dinini anlasın, bana anlatsın. Ben de anlatayım. Allah'a bakışını öğrenmek istiyorum, dünyaya bakışını. Birlikte yürüyebilecek miyiz, bunu anlamak istiyorum." "Bu olmaz Leyla. Ne der insanlar? Henüz nişanlanmadan..." "Anne." Leyla annesinin gözlerinin içine baktı. "Sen Allah'tan mı korkuyorsun, yoksa insanlardan mı?" Sessizlik çöktü odaya. Hatice Hanım gözlerini kaçırdı. Elindeki çay bardağına baktı. Uzun bir sessizlik oldu. O sessizliğin içinde, belki otuz yıllık bir şeyler geçti gözlerinin önünden. "Sen çok zor kızsın," dedi sonunda. Sesi kırılmıştı. "Hayır anne," dedi Leyla, elini annesinin eline koyarak, "ben sadece vahyin dediğini istiyorum." Tarık'la görüştüler. Bir kütüphanenin bahçesinde, açık alanda, ikindi vakti. Annesi de oradaydı, uzakta bir bankta oturuyordu, gözetiyordu. Leyla bunu kabul etmişti, bu makuldü. Tarık beklenenden farklıydı. Sessiz bir adamdı. Konuşmadan önce düşünen türden. Leyla ona sordu: "Sizin için evlilik ne demek?" Tarık bir süre baktı. "Dürüst olmam gerekirse... bana hep 'aile kurmak' dediler. Çocuk, ev, sorumluluk. Ama son zamanlarda başka düşünüyorum." "Nasıl?" "Birlikte daha iyi biri olmak. Yani... eşim beni Allah'a yaklaştırıyor mu, uzaklaştırıyor mu? Bunu düşünüyorum artık." Leyla bir şey söylemedi. İçinde bir şey oturdu yerine, sessizce. Sonra ona sordu: "Sizin buraya gelenler, annem, görücüler... onlar ne dedi benimle ilgili?" Tarık hafifçe gülümsedi. Mahcup bir gülümsemeydi. "Fiziksel özelliklerinizi anlattılar. Ben... açıkçası başka şeyler sormak istedim ama nasıl soracağımı bilemedim." "Şimdi sorabilirsiniz." Ve sordular. İkisi de. Uzun uzun konuştular. Namazı, sorumluluğu, hatayı, affı, dünyayı, ahireti konuştular. Anlaştıkları yerler oldu, anlaşamadıkları da. Leyla bazı cevaplarda duraksadı. Tarık da bazı cevaplarda. Ayrılırken Leyla içinde bir netlik hissetti. Evet ya da hayır henüz değil. Ama görücülerin gördüğünden çok daha fazlasını görmüştü bugün. O gece Leyla tekrar secdeye vardı. Bu sefer içi daha sakin ve daha ağırdı. Ya Rabbi, dedi, ben insanların gözüyle değil, senin nurunla görmek istiyorum. Bana seçim hakkı verdin, bu hakkı sana kulluk için kullanmak istiyorum. Kolaylaştır. Dışarıda şehir gürültüsü devam ediyordu. Komşular, arabalar, bir yerlerde bir düğün müziği. Dünya döngüsü. Ama o odada, o secdede, bir genç kadın kendi kararını vahyin ışığında vermeye çalışıyordu. Ve bu, görücülerin görebildiğinin çok ötesinde bir şeydi.

KİTAP İZLERİ

Tarihi Hoşça Kal Lokantası

Şermin Yaşar

Şermin Yaşar’dan Kaybetmenin ve Kalanların Anatomisi Tarihi Hoşça Kal Lokantası, Şermin Yaşar’ın kaleminden dökülen, "kaybetmek bizim işimizdir" diyenlerin sessiz ve derinden işleyen öykülerini bir araya
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön