"İnsanlık, çamurlu ayakkabılarıyla cennete girmeye çalışan bir avuç aptaldan ibaret." - Franz Kafka"

Yusuf'un Gölgesinde

Rüzgârın eşliğinde, Abdulkadir pencereden bakarken içsel yorgunluğuyla boğuşuyor. Ekranında beliren Selin'in mesajı, onu ahlaki bir ikileme sürüklüyor. İş arkadaşlığından öteye giden bu ilişki, iki evli insanın yasak sularında ilerliyor. Telefonu masaya bırakırken, odayı saran sessizlik, vicdanının ağırlığını yansıtıyor. Bir karar vermek zorunda...

yazı resim

Rüzgar, o akşam şehrin üzerinde alışılmadık bir sessizlikle esiyordu. Abdulkadir, odasının penceresinden aşağıdaki sokağa bakıyordu. Otuz iki yaşında, orta boylu, koyu tenli bir adamdı. Yüzünde yorgunluk izleri vardı — ama bu, işin yorgunluğu değildi. İçeriden gelen bir yorgunluktu bu; insanın kendi kendisiyle hesaplaşmasının bıraktığı türden. Elindeki telefona baktı. Ekranda Selin'in mesajı duruyordu. "Bu gece müsait misin?" Selin ile üç ay önce bir iş toplantısında tanışmıştı. Aynı sektördeydi, zeki ve nüktedandı. Aralarında başlayan iletişim, zamanla mesai saatlerinin dışına taşmış; geç saatlere uzanan yazışmalar, uzun telefon görüşmeleri hâline gelmişti. Abdulkadir, bunun nereye gittiğini biliyordu. Kendini kandıracak kadar da saf değildi. Selin evliydi. Abdulkadir de öyle. Telefonu masaya bıraktı ve uzun süre baktı ona. Odada bir sessizlik çöktü — o ağır, boğucu sessizlik türünden. "Ne yapıyorum ben aslında?" Soru zihninde belirdi ve bir daha gitmedi. O gece uyuyamadı. Yatağın bir köşesine çekilmiş, tavanı izliyordu. Yanında Zeynep uyuyordu — yedi yıllık eşi, iki çocuğunun annesi. Nefes alışlarında bir huzur vardı, derin ve güvenli. O huzur, Abdulkadir'in içindeki fırtınayla garip bir tezat oluşturuyordu. Abdulkadir'in aklına çocukluğunda babasından duyduğu bir söz geldi: "Oğlum, güçlü insan arzusunu yenebilen insandır. Hayvanla insan arasındaki fark budur." O zamanlar bu sözün ne anlama geldiğini tam kavrayamamıştı. Şimdi, otuz iki yaşında, karanlık bir odada, elleri göğsünün üzerinde kavuşturulmuş hâlde — anlıyordu. Sabah erkenden kalktı. Zeynep mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Kızı Elif, sekiz yaşındaydı; masada defterine bir şeyler çiziyordu. Oğlu Mert, henüz uykusunu atamamış, pijamasıyla merdivenden iniyordu. Bu tablo — bu sıradan, sessiz, mütevazı tablo — Abdulkadir'in boğazına düğümlendi. Bunun kıymetini ne zaman unuttum? Zeynep ona döndü: "Kahven hazır. Abdulkadir masaya oturdu. Bir süre hiç konuşmadı. Sonra Elif başını kaldırdı: "Baba, bugün erken gelir misin?" "Gelirim," dedi Abdulkadir. Sesi beklenmedik bir kararlılık taşıyordu. "Gelirim tabii." İşte o gün, öğleden sonra, Selin'i aradı. Sesi sakin çıkması için kendini zorlamadı — zaten sakin çıktı. Garip bir netlik hissediyordu içinde; bir karar almanın getirdiği o tuhaf hafiflik. "Selin Hanım, seninle açık konuşmam gerekiyor." Kısa bir sessizlik oldu karşı tarafta. "Dinliyorum," dedi Selin. "Aramızdaki iletişim... iyi niyetle başladı ama artık nereye gittiğini ikimiz de biliyoruz. Ben bu yolda devam edemem. Hem kendi adıma, hem senin adına, hem de tarafımızda olanlar adına." Selin bir süre cevap vermedi. Sonra: "Anlıyorum," dedi. Sesi düzdü, ne kızgın ne de üzgün. Belki rahatlama bile vardı içinde. "Anlıyorum, Abdulkadir Bey." Telefonu kapattı. Akşam eve dönerken şehrin gürültüsüne farklı bir kulakla kulak verdi. İnsanlar acele ediyordu — iş, alışveriş, akşam trafiği. Herkes bir yere koşuyordu. Peki ben nereye koşuyordum? Bu soruyu kendine sormak, uzun süredir ertelediği bir şeydi. Toplumun ona verdiği erkeklik kalıbı basitti: Başar, kazan, elde et, fethet. Arzunu takip et. Fırsatı kaçırma. Güçlü görün. Ama Abdulkadir artık biliyordu — bu kalıp yalan söylüyordu. Gerçekten güçlü adam, arzusunu tatmin eden değil; arzusunu yönetebilen adamdı. Bu fark küçük görünüyordu ama aslında her şeydi. Kapıyı açtığında Mert ona sarıldı — o içten, tereddütsüz, çocuk sarılışıyla. Abdulkadir çocuğunu kaldırdı. Küçük kollar boynuna dolandı. İşte bu, diye düşündü. İşte bu yüzden. Haftalar geçti. Abdulkadir, bu süreci kimseyle paylaşmadı — ne arkadaşlarıyla ne de annesiyle. Çünkü çevresindeki erkeklerin büyük çoğunluğunun ona vereceği cevabı biliyordu. Kimisi "abartıyorsun" derdi, kimisi "bir şey olmadı ki" derdi, kimisi de — daha kötüsü — "fırsatı kaçırdın" derdi. Bu yalnızlık, kararının ne kadar sıradışı göründüğünü yansıtıyordu. Oysa sıradışı olan bu değildi. Sıradışı olan, nefsinin peşinden gitmekti. Çünkü herkes bunu yapıyordu ve herkes bunu sıradan sanıyordu. Abdulkadir bir gün, çocuklara Kur'an dersi veren yaşlı bir hocayla sohbet etti. Adam, saçları ağarmış, sözlerini ölçerek konuşan biriydi. Abdulkadir hocam insan bir şey arzular ama yapmaz. Bu ne anlama gelir?" dedi. Hoca başını kaldırdı ve ona baktı — uzun, sessiz bir bakış. "Yusuf kıssasını biliyor musun?" "Biliyorum." "Peki o kıssada en çok ne dikkatini çekiyor?" Abdulkadir düşündü. Sonunda "Yusuf'un da hissettiğinin söylenmesi," dedi. "Kur'an onu duygusuz bir melek gibi göstermiyor. O da arzuladı. Ama..." "Ama yine de duruşunu korudu," diye tamamladı hoca. "İşte fark orada. Allah, Yusuf'u meleğe benzediği için değil; insan olduğu hâlde tercih edebildiği için örnek gösterdi. İffet, duyguyu yok etmek değil; duyguya rağmen doğru yaşamaktır." Abdulkadir eve dönerken yavaş yürüdü. Sokak lambaları yanmaya başlamıştı. Çocuklar kaldırımda koşuşturuyordu. Bir bakkal dükkanının önünde yaşlı bir adam sandalyede oturmuş, uzaklara bakıyordu. Abdulkadir bu tabloya baktı — bu basit, sıradan, gösterişsiz tabloya — ve içinde bir şey yumuşadı. Hayat, büyük kahramanlıklarda değildi. Hayat, kimsenin görmediği anlarda verilen kararlardaydı. Kimsenin takdir etmeyeceği, kimsenin alkışlamayacağı, hatta kimsenin fark etmeyeceği anlarda. Ve Allah görüyordu. Bu yeterliydi. O gece Zeynep'e döndü yatakta: "Zeynep," dedi alçak sesle. "Hm?" "Seni seviyorum." Zeynep güldü — o yumuşak, inanmış gülüşüyle. "Ne oldu sana bu aralar?" dedi. "Çok değiştin." Abdulkadir tavana baktı. "Hiç," dedi. "Sadece kendimi hatırladım biraz." Sabah uyandığında güneş perdelerden süzülüyordu. Elif mutfaktan bir şeyler söylüyordu, Mert ona karşılık veriyordu — o çocuk gürültüsü, o dolu, canlı, gerçek ses. Abdulkadir gözlerini açtı. Ve ilk kez uzun süredir, içinde hiçbir ağırlık yoktu.

KİTAP İZLERİ

ZEYTİNDAĞI

Falih Rıfkı Atay

Bir İmparatorluğun Veda Mektubu: Falih Rıfkı Atay'dan Zeytindağı Her milletin tarihinde, hatırlamaktan kaçındığı, üzerine bir sessizlik perdesi çekmeyi yeğlediği dönemler vardır. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu'nun
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön