"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Işığa Dönen Eller

Arap dili uzmanı Zeynep'in içsel yolculuğunu anlatan bu metin, nesiller boyu sorgulanmadan kabul edilmiş dini uygulamaları eleştirel bir gözle ele alıyor. Akademik bilgisi ve merak duygusu, onu kutsal metinleri kendi gözüyle incelemeye iter. Zeynep'in zihnindeki soru işaretleri ve aydınlanma anı, geleneksel inançların sorgulanması ve kişisel inanç yolculuğu üzerine düşündürüyor.

yazı resim

Sabahın henüz karanlığından sıyrılmadığı o vakitte, Zeynep'in gözleri tavanı delip geçiyordu. Yatak odasının köşesinde seccadesi dürülü duruyordu. Dürülü, çünkü bugün de, dün de, bundan önceki beş gün de ona göre "yasaktı." Otuz iki yıldır böyle biliyordu. Annesi öğretmişti. Annesine de annesi. Kimse sorgulamıyordu. Sorgulamak, zaten başlı başına bir günahtı sanki. Ama bu sabah bir şey farklıydı. Zeynep, üniversitede Arap dili üzerine çalışan bir akademisyendi. Kelimelerle, anlamlarla, kökenlerle boğuşmak işiydi. Yıllarca başka dillerin metinlerini didik didik ederken, bir gün — tam olarak hangi gün olduğunu bile hatırlamıyordu artık — kendi inancının temel metnine aynı titizlikle bakmadığını fark etti. Bu farkındalık, içinde sessizce büyüyen bir soru tohumuydu. O sabah kalktı, masasına oturdu, Kur'an'ı önüne açtı. Bakara, 222. ayet. "Ve sana adet görmeden soruyorlar. De: O ezadır, adet süresince kadınlardan uzaklaşın, rahatsızlıktan kurtuluncaya kadar yaklaşmayın. Rahatsızlıktan kurtuldukları zaman Allah'ın size emrettiği yerden onlara varın. Şüphesiz Allah, tevbe edenleri ve arınanları sever." Ezâ. Parmağı kelimede takıldı kaldı. Yıllarca bu kelimeyi "pislik" olarak duymuştu. Kürsülerden, sohbet halkalarından, annesinin sesinden. Ama şimdi, bir dilbilimci gözüyle, sözlüksel belleğiyle baktığında başka bir şey görüyordu. Ezâ, Kur'an'ın başka yerlerinde ne anlama geliyordu? Açtı, taradı. Rahatsızlık. Sıkıntı. Acı veren bir durum. Kirlilik değil. Manevî bir leke değil. Fizyolojik, geçici, insani bir rahatsızlık. Masanın üstünde dağınık kâğıtlar arasında kaldı uzun süre. Dışarıda sabah ezanı okunmuştu. İçinde bir şey sızladı. Kaç sabah ezanını seccadesiz geçirmişti? Kaç Ramazan'da, içi sıkışmış, "ben bu aydan çıkarıldım" hissiyle oturmuştu bir köşede? O günden sonra araştırması derinleşti. Kütüphanenin arka raflarından eski fıkıh kitapları çıkardı. İngilizce, Arapça, Farsça kaynaklar. Karşılaştırdı, notlar aldı. Ne zaman başlamıştı bu yasaklar? Hangi coğrafyada, hangi dönemde şekillenmişti? Ve buldu. Sasani İran'ının Zerdüşt geleneği — adetli kadını tecrit eder, kutsal ateşten uzak tutardı. Hint coğrafyasının kadim uygulamaları — kadın o günlerde tapınak eşiğini bile aşamazdı. Yahudi geleneğinin Levililer kitabı — dokununca kirletirdi, dokunulanı da kirletirdi. İslam, işte bu üç büyük kültürün tam kavşak noktasına inmişti. Ve o kavşakta, zamanla, suların birbirine karıştığı gibi, kültürler de birbirine karışmıştı. Rivayetler akmıştı. Görüşler sertleşmişti. Sertleşen görüşler kurallaşmıştı. Kurallaşanlar zamanla sanki gökten inmişçesine sorgulanamaz hale gelmişti. Zeynep bir süre ekrana bakmadan öylece oturdu. Bunların hiçbiri Kur'an'da yoktu. Namaz yasağı, yoktu. Oruç yasağı, yoktu. Duadan men, yoktu. Sadece tek bir şey vardı: çiftler arasındaki cinsel ilişkiden uzak durma emri. Hepsi bu. Net, sınırlı, odaklı. Geri kalanı insanlar eklemişti. Bunu ilk kez bir yakınıyla paylaştığında, tepki beklenebileceği gibiydi. "Zeynep, tehlikeli bir yola giriyorsun." Halasının, telefonda sesi biraz alçalmıştı. Sanki birisi duyabilirmiş gibi. Sanki hakikati fısıltıyla söylemek onu daha az hakikat yaparmış gibi. "Halam, ben sadece Kur'an'a bakıyorum." "Ama âlimler—" "Halam, haram belirleme yetkisi kimin?" Sessizlik. "Allah'ın," dedi halası, yavaşça. "Ve Allah, Bakara 222'de ne yasakladı?" Telefonda uzun bir sessizlik oldu. Zeynep bekledi. Halas'ının nefes alışını duyabiliyordu. "Cinsel ilişkiyi," dedi sonunda. "Başka?" Yine sessizlik. "Zeynep..." Sesi kırılgan çıktı. "Ben elli yıldır böyle bildim." "Ben de biliyorum halam. Annem de öyle bildi. Anneannem de. Ama bir bak bakalım. Sen de bir bak. Sadece bak." Zeynep'in araştırması ilerledikçe, içindeki o eski his de dönüşüyordu. Yıllarca regl dönemlerinde hissettiği şeyi tarif edemezdi tam olarak. Bir dışlanmışlık değildi tam. Daha derin bir şeydi. Sanki Allah'ın huzurundan çıkarılmıştı. Sanki o günlerde dua etmesi, O'na seslenmesi, O'ndan bir şey istemesi... uygunsuzdu. Eksikti. Kirli bir ağızdan çıkan kelimeler gibiydi. Şimdi o his, katman katman döküldükçe, altından başka bir şey çıkıyordu. Öfke. Kime? Bunu kendisi de tam bilemiyordu. Hocaların kitaplarına mı? Onu böyle yetiştiren kadınlara mı? Onları yetiştirenlere mi? Zincirleme uzanan, geriye doğru gittikçe kaybolan o uzun sıraya mı? Hayır. Onlara değil. Onlar da bilmediklerini bilmiyorlardı. Öfkesi, bilgisizlikle kendinden emin olmanın o tuhaf karışımınaydı. Sorgulamayı, araştırmayı, Kur'an'ın metnine doğrudan bakmayı tehlikeli ilan eden zihniyeteydi. Bir akşam, derse hazırlanırken öğrencilerinden biri mesaj attı. Fatma, yirmi iki yaşındaydı. Hevesli, zeki, soru soran türden biriydi. "Hocam, bir şey sormak istiyorum ama çok kişisel. Uygun mu?" "Tabii ki." "Ben bu dönemde namaz kılmak istiyorum. İçimden geliyor. Ama günah olur mu? Hocalarım hep yasak dedi. Ama nereden geliyor bu yasak, hiç bulamadım." Zeynep mesajı okuyunca, uzun süre telefonu masaya bırakmadan öylece tuttu. İşte. İşte o his. Fatma'nın satırlarında kendi yirmi iki yaşını gördü. İçinden gelen o sesi, o çekimi, o ihtiyacı. Ve onu susturan, "yasak" deyip geçen duvarı. "Fatma, Bakara 222'yi aç. Sadece o ayeti oku. Sonra bana söyle: ibadet yasağı var mı orada?" Birkaç dakika geçti. "Hayır hocam. Yok." "Peki ne var?" "Cinsel ilişki yasağı." "Başka?" "Başka yok." Zeynep yazmayı bıraktı. Sonra tekrar başladı. "O zaman kıl namazını Fatma. Kur'an seni durdurmadı. İnsanlar durdurdu. Ve insanların haram koyma yetkisi yok." Araştırmanın bir noktasında Zeynep, Tahrim suresinin ilk ayetine takıldı. "Ey Nebi! Allah'ın sana helal kıldığını, eşlerinin rızasını arayarak neden kendine haram ediyorsun?" Bu ayet, yıllardır okuduğu hâlde bu kez farklı çarptı yüzüne. Eğer Allah, kendi Nebisi'ne bile O'nun helal kıldığını haram etme yetkisi tanımıyorsa... kim tanıyabilirdi bunu? Kim, hangi fıkıh kitabı, hangi fetva, hangi gelenek? O gece uzun süre uyuyamadı. Dinî otorite meselesini düşündü. Alimlerin rolünü. Yüzyıllar içinde biriken müktesebatı. Bunlara saygısızlık etmek istemiyordu. Onlar da yaşadıkları çağın kültüründen etkilenip bu kültürü ılim bilmişlerdi. Ama birikim ile hakikat aynı şey değildi. Ve bir gelenek ne kadar köklü olursa olsun, Kur'an'ın metninin önüne geçemezdi. "Rabbimiz, şüphesiz biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk, bizi yoldan saptırdılar." Ahzab 67'yi hatırladı. Kur'an, otoriteye körü körüne tabi olmanın sonucunu çok önce söylemişti. Bir gün konferansta kürsüye çıktı. Akademik bir ortamdı. Ağırlıklı olarak kadın araştırmacılar, birkaç da ilahiyatçı. Sunum başlığı düz ve akademikti: "Bakara 222'de 'Ezâ' Kavramının Dilbilimsel Analizi ve Tarihsel Gelenekteki Dönüşümü." Ama içeriği sade değildi. Salonun ortasında, sunum bittikten sonra sessizlik oldu. Zeynep kürsüden indi. İlk yorum, taşlı bir sesle geldi: "Bu yaklaşım, dört mezhebin ittifakına karşı çıkıyor." "Biliyorum," dedi Zeynep. "Yüzyıllık içtihadı reddediyor." "Yüzyıllık içtihadı Kur'an'la karşılaştırıyorum. İkisi arasında seçmek gerektiğinde, Kur'an'ı tercih ediyorum." "Peki ya sahih hadisler?" Zeynep bir an durdu. Soru beklediği türdendi. "Kur'an kendini 'her şeyin açıklayıcısı' ve korunmuş bir kitap olarak tanımlıyor," dedi. "Hadis külliyatının ise tarihsel süreçte uydurma barındırdığı, hadis ilminin kendi içinde kabul ettiği bir gerçek. Kur'an'a aykırı olan her rivayet, bu gerçekten bağımsız olarak zaten sorgulanmak zorunda ki hadislerin dinde yeri yoktur. Bir Müslüman Kur'an yeterlidir demelidir." Salon yine sessizleşti. Arka sıradan bir kadın el kaldırdı. Genç bir doktora öğrencisiydi. "Ben," dedi, sesi hafifçe titreyerek, "yirmi yıldır bu aylarda kendimi Allah'tan uzak hissettim. Sizi dinlerken ilk kez şunu düşündüm: belki uzak değildim. Belki bana uzak olduğum öğretildi." Zeynep ona baktı. Cevap vermedi hemen. "Evet," dedi sonunda. "Tam olarak öyle." Zeynep o akşam eve döndüğünde yıllar sonra ilk kez, seccadesini dürülü bırakmadı. Namaza durdu. Eller açıkken, içinde yıllarca taşıdığı o his yoktu. Ne kirlilik hissi, ne dışlanmışlık, ne "sen bu meclise layık değilsin" diyen o iç ses. Sadece sessizlik vardı. Temiz, geniş, nefes alan bir sessizlik. Ve sonra kelimeler geldi. Aynı kelimeler. Her zaman bildiği kelimeler. Ama bu kez farklı bir yerden çıkıyordu sesi. Korkusuzluktan. Halası aradı birkaç hafta sonra. Sesi farklıydı. Daha düşük. Daha içe dönük. "Baktım Zeynep. Dediklerini araştırdım." "Ve?" Uzun bir sessizlik. "Ve... gerçekten yok. Ayette yok. Ben de baktım." Zeynep bir şey demedi. "Elli yıl," dedi halası. Sesi kırıldı biraz. "Elli yıl kendimi dışarıda hissettim. O günlerde evde köşeye çekilirdim. Allah'tan uzak olduğumu sanırdım." "Halam..." "Bana öyle öğrettiler. Ben de öyle öğrendim. Ve ben de öyle öğrettim." Telefonda ikisi de sessiz kaldı bir süre. "Ama şimdi biliyorsun," dedi Zeynep sonunda. "Şimdi biliyorum," dedi halası. "Ve bu bana hem çok hafif, hem çok ağır geliyor." Zeynep anladı ne demek istediğini. Hafiflik özgürlükten geliyordu. Ağırlık, kaybedilen zamanın ağırlığıydı. Kur'an'a dönmek, Zeynep'in düşündüğü gibi bir kopuş değildi. Bir inşaydı. Beşer sözüyle ilah sözünü birbirinden ayırt etmek. Kültürün tortusuyla vahyin özünü birbirinden temizlemek. Ve nihayetinde, her Müslümanın Allah ile kuracağı o derin, kişisel, engellenemez bağı — kimsenin elinden alamayacağını anlamak. Zeynep masasına oturduğunda önünde Kur'an vardı, kâğıtlar vardı, kalem vardı. Yazmaya başladı. Çünkü bilmek yetmezdi. Bildiğini paylaşmak, taşımak, uzatmak gerekiyordu. Fatma'ya. Halasına. Arka sıradaki titresen sese. Adını bilmediği, tanımadığı, ama her ay köşeye çekilip "ben dışarıdayım" diyen herkese. Elleri kâğıda değerken içinden bir şey geçti. Eller açık olduğunda kim reddeder ki? Kimse. Hiç kimse.

KİTAP İZLERİ

Puslu Kıtalar Atlası

İhsan Oktay Anar

Bir Düşün Atlasında Gezinmek: İhsan Oktay Anar'ın Başyapıtı İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayımlanan ve yayımlandığı andan itibaren modern Türk edebiyatının kült eserlerinden biri haline
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön