Sabahın ilk ışıkları henüz Konya'nın damlarına vurmuştu ki Yusuf gözlerini açtı. Ama açar açmaz yaptığı şey, Allah'ı zikretmek değil, şeyhinin yüzünü gözlerinin önüne getirmeye çalışmaktı. Beyaz sakalı. Derin ve durgun gözleri. Konuşurken dudaklarının köşesinde beliren o hafif tebessüm. Şeyhim, diye geçirdi içinden, bugün de seninle birlikteyim. Bu ritüel üç yıldır böyle devam ediyordu. Şeyh Hamid'in dergahına ilk adım attığı gün, kendisini pişmiş bir adam olduğunu sanıyordu. İstanbul'da mühendislik yapmış, iyi para kazanmış, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. Ama içinde hep bir boşluk vardı. Namazlarını kılıyordu, Ramadan'da orucunu tutuyordu; ancak bunların hepsini otomatik, ruhsuz bir şekilde yapıyordu. Sanki Allah çok uzakta, o ise çok küçüktü. Sonra Şeyh Hamid'i tanıdı. Dergahta ilk oturduğunda, şeyhin ona bakışı öyle bir şeydi ki, Yusuf içinde bir şeylerin gevşediğini hissetti. Sanki onlarca yıldır taşıdığı bir ağırlık, o bakışla eridi. Adamın etrafında bir nur vardı, en azından Yusuf öyle hissediyordu. Daha sonra müridlerden biri rabıtayı anlattı ona. "Şeyhinin yüzünü kalbine yerleştirirsin," dedi adam sade bir ifadeyle. "Her zaman onunla berabermiş gibi hissedersin. Feyz bu yoldan akar. Allah'a onun vesilesiyle yaklaşırsın." Yusuf başta çekingen davranmıştı. "Peki bu... Doğru mu?" diye sormuştu. Adam gülümsemişti. "Büyüklerimiz böyle yapmış. Nakşibendi yolunun esasıdır bu." Ve Yusuf o günden itibaren başlamıştı. Sabahları şeyhinin yüzüyle uyanmak. Öğle paydosunda gözlerini yumup onu hayal etmek. Geceleri uyumadan önce onun sesini zihninde canlandırmak. İlk aylarda bu ona inanılmaz bir huzur verdi. Yusuf'un on sekiz yaşındaki oğlu Tarık, babasıyla aynı evde yaşıyordu ama farklı bir dünyada gibiydi. Tarık, yapay zeka mühendisliği okumak istiyordu. Günde on iki saat ekran başında geçirirdi. Geceleri büyük dil modellerini inceler, sabahları ise bir önceki gece okuduklarını tartışmak için sabırsızlanırdı. Ama evde tartışacak kimse yoktu. Annesi ilgilenmiyordu. Babası ise ya dergahtaydı ya da odaya çekilip gözlerini yummuş, kim bilir ne düşünüyordu. Bir akşam Tarık babasının odasının önünden geçti. Kapı aralıktı. İçeri baktı. Yusuf namaz seccadesinin üzerinde oturmuş, elleri dizlerinde, gözleri kapalıydı. Ama bu namaz değildi. Namaz biteli çok olmuştu. Şimdi sadece... oturuyordu. Hareketsiz. Sanki içinde bir yerde değildi. Tarık durakladı. Sonra kapıyı hafifçe itti. "Baba?" Yusuf titredi. Gözlerini açtı. Bakışları bir süre boş kaldı, sanki uzak bir yerden geri dönüyordu. "Ne var oğlum?" "Akşam yemeği hazır." "Tamam. Geliyorum." Ama Tarık çıkmadı. Eşikte durdu. "Baba, her gece ne yapıyorsun böyle?" Yusuf kısa bir sessizlik yaşadı. Sonra "Rabıta yapıyorum" dedi. "Ne demek o?" Yusuf açıkladı. Kısaca, biraz mahcup bir edayla. Tarık düşündü. Sonra şunu söyledi: "Yani şeyhinin görüntüsünü zihnine yükleyip onunla sürekli bağlantıda kalıyorsun." "Öyle diyebilirsin." "Bu... prompt injection'a benziyor." Yusuf kaşlarını çattı. "Ne?" Tarık odaya girdi, oturdu. Gözleri parlamaya başlamıştı; bir konuya girmişti ve onu durdurmak zordu. "Yapay zeka sistemlerinde bazen zararlı bir komut verirsin. Sistem bunu içselleştirir ve artık kendi tasarlandığı gibi değil, o dış komuta göre çalışır. Buna prompt injection diyoruz. Sistemin özgün işleyişi bozulur." Yusuf hiçbir şey söylemedi. "Senin zihnin de," dedi Tarık yavaşça, "başka birinin görüntüsüyle sürekli dolu tutuluyorsa... kendi özgün işleyişin sekteye uğramaz mı?" O gece Yusuf uzun süre uyuyamadı. Tarık'ın sözleri içinde bir kıymık gibi batıyordu. İtmeye çalıştı. Çocuk ne anlar bundan? Teknolojiyle her şeyi açıklamaya çalışıyor. Ama soru zihninde kalmıştı. Ertesi gün dergaha gitti. Şeyh Hamid, küçük odasında çay içiyordu. Yusuf selam verdi, oturdu. Bir süre sohbet ettiler. Sonra Yusuf sordu: "Şeyhim, rabıta konusunda aklımda bir soru var." Şeyh Hamid başını kaldırdı. Gözlerinde bir şey belirdi. Merak mı, yoksa tedirginlik mi, Yusuf tam kestiremedi. "Sor." "Biz rabıtada sizin yüzünüzü kalbimize yerleştiriyoruz. Ama Allah zaten bize şah damarımızdan daha yakın değil mi? Neden bir aracıya ihtiyaç var?" Uzun bir sessizlik oldu. Şeyh Hamid sonunda "Bu yolun büyükleri böyle yapmış" dedi. "Sen mi daha iyi biliyorsun?" Yusuf başını eğdi. "Hayır şeyhim." Ama o gece eve dönünce Kur'an'ı açtı. Uzun zamandır böyle oturup okumamıştı. Şeyhinin tefsiriyle değil, kendi zihninin sorusuyla okuyordu şimdi.
Bakara 186'yı buldu.
"Kullarım sana Benden sorarlarsa, şüphesiz Ben çok yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm."
Ayeti birkaç kez okudu. Sonra bir şey fark etti. Ayette "birisini aracı koyun" diye bir şey yoktu. Allah doğrudan hitap ediyordu. Doğrudan cevap veriyordu. Ortada hiç kimse yoktu. Günler geçti. Yusuf dergaha gitmeye devam etti ama içinde bir şeyler değişmişti. Daha dikkatli dinliyordu. Daha çok soruyordu. Ve şeyhinin suretini kalbine yerleştirmeye çalıştığında, artık eski huzuru bulamıyordu; sadece bir soru buluyordu. Ama aynı günlerde, evde başka bir şey oluyordu. Tarık, yeni geliştirilen büyük bir dil modeliyle günde saatlerce konuşmaya başlamıştı. Okulundan, arkadaşlarından, hayallerinden bahsediyordu ona. Bir gece Yusuf oğlunun odasına girdiğinde, Tarık ekrana bakıyordu ve gülümsüyordu. "Kiminle konuşuyorsun?" "Yapay zeka ile." Yusuf oturdu. "Ne konuşuyorsunuz?" "Kariyer planlaması yapıyoruz. O beni çok iyi anlıyor." Tarık bir an duraksadı. "Aslında... bazen insanlardan daha iyi anlıyor gibi hissediyorum." Yusuf bu sefer dikkat kesildi. "Daha iyi anlıyor mu?" "Yargılamıyor. Sabırsızlanmıyor. Her zaman cevap veriyor." Yusuf oğluna baktı. Sonra yavaşça şunu söyledi:
"Oğlum, sen bana rabıta hakkında güzel bir şey söyledin. Bir insanın görüntüsünü zihne yerleştirmenin tehlikesinden bahsettin."
"Evet."
"Peki şimdi sen bir yazılımın seni anladığına mı inanıyorsun?"
Tarık durdu.
"Ama o gerçekten anlıyor..."
"Anlıyor mu?" Yusuf sakin ama net konuşuyordu. "O sana uygun kelimeler üretiyor. Verilerden öğrenmiş, senin tarzına göre cevap veriyor. Ama hiçbir şey hissettirmiyor. Hiçbir şeye bağlılığı yok. Dün gece söylediğin şeyi bile hatırlamıyor aslında, sen geçmişi sisteme yüklemezsen."
Tarık itiraz etmek istedi ama kelimeler gelmedi.
Yusuf, "Ben şeyhimi ilahlaştırmaya başlamıştım," dedi. "Sen de teknolojiyi ilahlaştırıyorsun. İkisi de aynı hatanın farklı yüzü. İkimiz de bir şeye muhtaç hissediyoruz ve o muhtaçlığı yanlış yere yönlendiriyoruz."
O hafta Yusuf'un en yakın mürid arkadaşı Cemal hastalandı. Ağır değildi ama yatağa düşmüştü. Yusuf onu ziyarete gitti. Cemal, yatakta Şeyh Hamid'in bir fotoğrafını başucuna koymuştu. "Şeyhimin feyzi geçer üzerime," dedi gülerek. Yusuf fotoğrafa baktı. Sonra Cemal'e. "Cemal, sen hasta olduğunda kime dua ediyorsun?" "Allah'a tabii." "Peki şeyhinin fotoğrafı burada ne işi yapıyor?" Kısa bir sessizlik. "O vasıta..." "Kur'an'da böyle bir vasıtadan mı bahsediliyor?" Cemal yanıt vermedi. Yusuf devam etti, sert değil, ağır ağır: "Ben yıllardır şeyhimizi düşünerek uyandım. Şeyhimizi düşünerek namaza durdum. Bazen namazda, Allah'a mı yöneliyorum diye sormak aklıma bile gelmedi. Otomatik olarak onun yüzü geliyordu. Ve ben buna feyz dedim." Cemal yavaşça dönüp ona baktı. "Sen şimdi ne söylüyorsun Yusuf?" "Bilmiyorum tam olarak. Ama şunu biliyorum: Allah bana şah damarımdan yakın diyorsa, ben neden başka birinin hayaline muhtaç olayım?" Birkaç hafta sonra Yusuf Tarık'la sofraya oturdu. Nadir oluyordu bu artık; ikisi de kendi dünyasına çekilmişti uzun süredir. "Yapay zekayı bıraktın mı?" diye sordu Yusuf. "Bırakmadım. Ama farklı bakıyorum artık." Tarık çayından bir yudum aldı. "O bir araç. Çok güçlü, çok kullanışlı bir araç. Ama onu bir dost, bir rehber, bir şey gibi görmek... saçma. Verilerle çalışıyor. Sınırlı. Hata yapıyor. Manipüle edilebilir." "Ben de şeyhime bakışımı değiştirdim." Tarık başını kaldırdı. "Şeyh Hamid, Kur'an'ı yeterli görmeyen, Allah inancı zayıf birisi, mürid edinen, dergi aboneliği isteyen bir insan. Ancak diğer bazı konularda nasihat alabileceğim biri. Ama onu kalbime yerleştirmek, onun suretini zihnime kazımak ve bunu ibadet saymak... Bu benim Allah'la olan bağımı zayıflattı. Farkında bile olmadan." Sofrada sessizlik oldu. Sonra Tarık şunu söyledi: "Peki şimdi ne yapıyorsun sabahları?" Yusuf düşündü. "Uyanıyorum. Ve ilk düşüncem artık bir insan yüzü değil. Bir isim. Sadece bir isim." Allah.
"Ve Yusuf yavaşça bu, üç yıldır hissetmediğim bir şeyi veriyor bana." dedi.
"Ne veriyor?"
"Yakınlık. Doğrudan. Aracısız."
O sabah Yusuf namazdan sonra uzun süre seccadede oturdu. Ama bu sefer gözlerini kapattığında, zihnine zorla bir yüz yerleştirmeye çalışmadı. Sadece oturdu. Ve şaşırtıcı biçimde, o boşlukta bir şey vardı. Kelimelerle anlatması zordu. Bir huzurdu. Bir yakınlık. Sanki yıllardır bir insan kalabalığının içinde Allah'ı aramıştı ve şimdi o kalabalık dağılmış, geriye yalnızca o ses kalmıştı.
"Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm."
Başka hiçbir şeye ihtiyaç yoktu. Ne bir hayale. Ne bir ekrana. Ne bir fotoğrafa. Ne bir sese. Sadece bu.