Sabah ezanı Konya'nın eski mahallelerinde yankılanırken, Kerem henüz uyumamıştı. Otuz dört yaşında, başarılı bir mimar. Masasının üzerinde yarım kalmış projeler, bilgisayarında onay bekleyen dosyalar. Ama gecenin bu saatinde elindeki tek şey, yıllardır açmadığı dedesi Hafız Mustafa'nın bıraktığı küçük, sararmış bir Kur'an nüshasıydı. Nasıl oldu da buraya geldim? diye düşündü. Üç ay öncesine kadar Kerem'in hayatı, dışarıdan mükemmel görünüyordu. İstanbul'un en prestijli mimarlık firmalarından birinde ortak statüsüne yükselmişti. Arabası, dairesi, üst düzey çevrelerde yeri vardı. Sosyal medyada binlerce takipçisi, her açıklamasını onaylayan bir kitlesi. Ama bir şey eksikti. Bu eksikliği ilk hissettiği an, o önemli toplantı gecesiydi. Şirket ortağı Selim Bey, masanın başında rahatça yaslanmış, Kerem'e bakıyordu. Alçak sesle, "Kerem, bu projeyi alabilmemiz için bazı rakamları... biraz esnetmemiz gerekiyor. Sen de biliyorsun nasıl işlediğini" demişti. Kerem o an ne hissettiğini asla unutamayacaktı. Kalbinin bir yerde sıkıştığını, nefes almasının güçleştiğini. İçinde bir ses hayır diyordu, net ve kararlı. Ama o ses, çok daha gürültülü başka seslerin altında kalıyordu. Kariyerini mahvedeceksin. Herkes böyle yapıyor. Aileni düşün. Selim Bey'i kırdıktan sonra bu sektörde yüzün kalmaz. Ve Kerem, o gece başını sallayıp "Tamam" demişti. İşte o geceden sonra uyku düzeni bozuldu. Sabahları aynaya bakamıyordu. Sadece vicdani bir rahatsızlık değildi bu. Daha derin, daha köklü bir şeydi. Sanki kendisinden uzaklaşmıştı. Sanki yıllardır adım adım, fark etmeden kendisini başkalarının beklentilerine, toplumun onayına, paranın çekimine teslim etmişti. Bir akşam annesini ziyarete gittiğinde, yaşlı kadın oğlunun yüzüne bakıp "Ne oldu sana oğlum, gözlerin söndü" demişti. Kerem güldü. "Yorgunum anne." Ama her ikisi de bunun doğru olmadığını biliyordu. O gece eve dönerken, sormaya çekindiği bir soruyu kendine ilk kez sordu: Ben bu hayatı kimin için yaşıyorum? Cevabı yavaş yavaş, acı vererek geldi. Selim Bey için. Müşteriler için. Çevresindekiler için. Instagram'daki takipçiler için. Komşular için. Hatta bazen nefsi için, sadece daha fazlasını istemek için. Allah için değil. Bu fark ediş, onu derinden sarstı. Hafız Mustafa dedesiyle çocukken geçirdiği yazları hatırladı. Dedesinin sabah namazından sonra uzun uzun ellerini açarak yaptığı duaları. "Dedecim, ne istiyorsun Allah'tan?" diye sorduğunda dedesinin güldüğünü ve "Oğlum, ben isteyebilmek için dua ediyorum" demesini. O zaman anlamamıştı. Şimdi anlıyordu. Kerem ertesi sabah, yıllardır girmediği cami kapısından içeri adım attı. Kimse ona bakmıyordu, kimse bir şey söylemiyordu. Ama o, gözlerini yumup secdeye kapandığında içinden geçen şeylerin farkındaydı. Ya biri görürse ne der. Bu kadarlık namazla ne değişecek ki. Yarın yine aynı hayata döneceksin. Ama bu sefer o sesleri dinlemedi. Namaz sonrası imam yaşlı bir adamdı, Kerem'i tanır gibi gülümsedi. "Hoş geldiniz." "Hoş bulduk," dedi Kerem. Ve bu iki kelimede, yıllardır söylemediği kadar samimi bir şey vardı. Günler geçtikçe, Kerem anlamaya başladı ki gerçek mücadele dışarıda değil, içindeydi. Cuma namazlarına gitmeye başladı. Kur'an okumaya. Dededen kalan o sararmış sayfaları. Bir akşam Furkan Suresi'nin ikinci ayetini okudu: "O ki göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Ve O bir çocuk edinmemiştir. Ve mülkünde O'nun ortağı yoktur." Durdu. Ortağı yoktur. Oysa Kerem, kalbine ne kadar çok ortak kurmuştu. Selim Bey'in onayı. Müşterilerin beğenisi. Paranın güvencesi. Toplumun saygısı. Hiçbiri gerçek değildi. Hepsi kum üzerine kuruluydu. O gece defterine şunu yazdı: "Ben kimleri Allah ile aynı kefeye koyuyordum? Ve bunu neden göremedim bu kadar yıl?" Zor olan kısım, değişimin iş hayatına yansımasıydı. Selim Bey yeni bir proje teklifiyle geldiğinde, daha büyük bir tutarla, daha cazip rakamlarla, Kerem bu sefer farklı davrandı. Sakın bir sesle: "Selim Bey, ben bu işe giremem. Rakamlar gerçeği yansıtmıyor." dedi. Uzun bir sessizlik oldu. "Kerem, ciddi misin?" "Evet." Selim Bey güldü, ama bu sefer gülüşünde sıcaklık yoktu. "Düşün bir daha. Bu kararın bedelini düşün." Kerem düşündü. Gerçekten düşündü. Kariyerini, itibarını, belki ortaklığını kaybedebilirdi. Ve buna rağmen içinde, yıllardır hissetmediği bir şey vardı. Huzur. "Düşündüm," dedi. "Kararım aynı." O günün akşamında, arabada tek başına otururken, Kerem ağladı. Korkudan değil. Tam tersine, bir şeyden kurtulmuş gibi ağladı. Sanki yıllardır taşıdığı görünmez bir yük omuzlarından düşmüştü. Allah'ın razı olup olmadığını bilmiyordu. Ama şunu biliyordu: Bu kararı Allah'tan başkasına sormamıştı. Selim Bey'in yüzüne bakmamıştı, müşterilerin tepkisini hesaplamamıştı, kariyer planlaması yapmamıştı. Sadece içindeki o sesi dinlemişti. Ve o ses, yıllardır susturulmaya çalışılmış, gerçek sesti. Sonraki günler kolay olmadı. Ortaklıktan çıkışı sancılı oldu. Bazı müşteriler gitti. Sosyal çevresinden bazı insanlar uzaklaştı. Biri "Kerem tutarsızlaştı" dedi, biri "Dindar mı oldu ne" diye fısıldadı. Kerem bunları duyuyordu. Ama artık o fısıltılar onu yönlendirmiyordu. Sadece geçip gidiyordu, sonbaharda savrulan yapraklar gibi. Annesi bir gün aradı. "Oğlum, insanlar bir şeyler söylüyor." "Söylesinler, anne." "Ama—" "Allah razı olsun mu diyeyim, anne? Ben onu istiyorum. Gerisini Allah bilir." Annesi bir süre sessiz kaldı. Sonra ağlamaya başladı. "Oğlum sen dedene çok benziyorsun." Bu, hayatında aldığı en güzel ödüldü. Birkaç ay sonra Kerem kendi küçük ofisini kurdu. Büyük değildi, gösterişli değildi. Ama her sabah oraya girdiğinde vicdanı rahattı. Her projeyi imzalarken elini titreten bir endişe yoktu içinde. Müşterilerine doğruyu söylüyordu, zaman zaman bu onları rahatsız ediyor, zaman zaman çok takdir ediliyordu. Ama her iki durumda da Kerem aynı kişiydi. Bir akşam, eski bir üniversite arkadaşı Tarık aradı. "Seni duydum Kerem, ne yaptın öyle? Selim'le ortaklığı bitirmek... cesur iş." Kerem: "Cesaret değildi." "Sadece fark ettim ki bir şeylere çok fazla ortak koşuyordum." dedi. "Ne demek bu?" Kerem nasıl anlatacağını düşündü. Sonunda, "Şöyle söyleyeyim," "yıllarca insanların ne düşündüğüne, paranın ne getireceğine, kariyerin nereye gideceğine bakarak karar verdim. Ve o kararlar beni her seferinde kendimden biraz daha uzaklaştırdı. Ta ki bir gün aynada kendimi tanıyamaz hale gelene kadar. Şimdi sadece tek bir soruyu soruyorum her şeyden önce: Allah razı olur mu?" dedi. Telefonda sessizlik oldu. Tarık: "Bu kadar basit mi?" dedi. Kerem: "Hem bu kadar zor" hem bu kadar basit" dedi. O yıl Ramadan geldiğinde, Kerem dedesinden kalan Kur'an'ı bitirdi. Son sayfayı kapattığında, penceresinden şehrin ışıklarına baktı. Karmaşık, gürültülü, sürekli koşturan bir şehir. İnsanlar bir şeyler kazanmak, bir yerlere ulaşmak, birileri tarafından görülmek için koşuyorlardı. O da öyle koşmuştu. Ama artık koşmuyordu. Yürüyordu. Yavaş, ama sağlam adımlarla. Nereye gideceğini biliyordu. Daha doğrusu, kimin arkasında gideceğini biliyordu. Elini kaldırıp dua etti: "Rabbim, beni doğru yola ilettikten sonra kalbimi eğriltme. Katından bana rahmet bağışla. Gizli şirkten, nefsimin oyunlarından, insanların onayına köle olmaktan koru beni. Senden başka gerçek sığınak yok." Dışarıda ezan sesi yükseliyordu. Kerem abdest aldı. Seccadeyi serdi. Ve o gece, gerçekten uzun zaman sonra ilk kez, içinde hiçbir gürültü olmadan secdeye kapandı. Kalbinde tek bir ses vardı: Allah. Ve bu yeterliydi. Her şeye yeterliydi.
KİTAP İZLERİ
Olduğu Kadar Güzeldik
Mahir Ünsal Eriş
Kusurlu Güzelliğin Dokunaklı Şarkısı Mahir Ünsal Eriş, "Olduğu Kadar Güzeldik" adlı öykü kitabıyla, sıradan insanların hayatlarındaki çatlaklardan sızan o hem buruk hem de aydınlık ışığı
İncelemeyi Oku