"Sabahın yedisinde uyananların tek suçu, akşamın beşinde ölenlerden olmalarıdır." – Terry Pratchett (kurgusal)"

Şah Damarından Yakın

Eski İstanbul'un dar sokaklarında, Hasan Efendi evine döndüğünde kızı Zeynep ile mahalle imamı arasındaki dini tartışmaya tanık olur. Türbede şefaat dileme geleneği üzerine çıkan bu anlaşmazlık, geleneksel inançlar ile modern düşüncelerin çatışmasını yansıtır. Yaşlı ama bilge Hasan Efendi, sakinliğiyle tartışmayı dinlemeye hazırlanır. Değişen zamanların getirdiği inanç sorgulamaları bu küçük evde yankılanmaktadır.

yazı resim

Şehrin en eski mahallelerinden birinde, çınarların gölgeyle örttüğü dar sokaklardan geçerek küçük bir ahşap eve varan Hasan Efendi, elindeki bez torbayı kapının önüne bırakmadan önce bir an durdu. İçeriden sesler geliyordu. Tanıdık sesler. Tartışma sesleri. İçeri girdiğinde oturma odasında, çay bardaklarının etrafına dizilmiş dört beş kişi gördü. Kızı Zeynep, öfkeyle ellerini kavuşturmuş; karşısında ise mahalle imamı Osman Hoca duruyordu. "Baba!" dedi Zeynep, onu görünce. "Tam zamanında geldin. Osman Hoca, türbeye gidip Peygamber'den şefaat dilememin yanlış olmadığını söylüyor. Ben de..." "Ben öyle demedim," diye kesti Osman Hoca, sakin ama sıkışmış bir sesle. "Dedim ki, bu gelenek asırlardır sürmektedir." Hasan Efendi paltosunu çıkardı, çiviye astı, yavaşça koltuğa oturdu. Yaşlıydı, elleri nasırlıydı ama gözleri hâlâ genç bir ateşle yanıyordu. "İkisini de dinleyeyim," dedi. Zeynep üniversitede ilahiyat okuyordu. İki yıl önce Kur'an'ın mealini okumaya başlamış, o günden beri dünyası değişmişti. Annesinin her Cuma türbeye gidişini artık sessizce izleyemiyor, bazen saatlerce tartışıyorlardı. "Anne bugün yine gitti," dedi Zeynep. "Türbenin önünde ağladı. 'Şu hastam iyi olsun' diye yalvardı." Osman Hoca hafifçe öksürdü. "Sevgi bu. Nebimiz Muhammed'e duyulan sevgi..." "Sevgi mi?" Zeynep duraksadı. "Hoca, Kur'an'da ne diyor biliyor musunuz? Fussilet altıncı ayette Nebimiz Muhammed'in kendi ağzıyla söylediği şu: "Ben sadece sizin gibi insanım bana tanrınızın sadece tek tanrı olduğu vahyediliyor. O'na doğru yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Ortak koşanların vay haline!”. Ama biz ne yaptık? O kabrin önünde şifa diliyoruz." Oda sessizleşti. Hasan Efendi çayından bir yudum aldı. "Osman Hoca," dedi yavaşça, "siz bu geleneği savunurken kalbinizde ne var?" Hoca düşündü. Gerçekten düşündü. "Nebimiz Muhammed'e yakın hissetmek istiyorlar insanlar. Görünmeyene inanmak zor. Allah çok büyük... insanlar aralarına bir şeyler koymak istiyor." "İşte tam orada," dedi Hasan Efendi, parmaklarını birbirine kenetleyerek, "tarihin en büyük tuzağı kurulmuş oluyor." Bir süre sustular. Bahçeden çocuk sesleri geldi, sonra geçti. Hasan Efendi anlatmaya başladı. "Ben gençken," dedi, "Mısır'a gitmiştim. Orada bir kütüphanede çok eski bir el yazması buldum. Hristiyan keşişlerin İsa hakkında yazdıklarıydı. Beşinci yüzyıldan kalma. Adam şöyle yazıyordu: İsa'nın insan olduğunu söylemek artık küfür sayılıyor. Nasıl insan olabilir ki bu kadar mükemmel biri? Zeynep eğildi. "Ne demek istiyorsunuz baba?" "Demek istiyorum ki bu eğilim her toplumda, her çağda ortaya çıkıyor. Görünmeyene iman etmek zorken, sevdiğin ve hürmet ettiğin birinin elini tutmak, sesini duymak, ona sarılmak istiyorsun. Bu insani bir his. Ama bu his yanlış yöne aktı mı, tevhidi yerle bir eder." "İznik Konsili," dedi Zeynep. "Evet. Milattan sonra üç yüz yirmi beşte toplanan bir avuç adam, İsa'nın tam insan tam tanrı olduğuna karar verdi. O güne kadar hiçbir vahiy bunu söylememişti. Ama insanlar İsa'yı o kadar seviyordu ki, onu sıradan biri gibi görmek içlerine sinmiyordu. Tanrılaştırdılar." Osman Hoca itiraz edercesine ağzını açtı ama Hasan Efendi devam etti. "Sonra biz Müslümanlara baktım. Levlake lema halaktü'l-eflak. Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım. Bu sözü kaç kişi hadis sanıyor? Oysa hadis değil. Hem hadis değil, hem de Kur'an'a aykırı. Çünkü Kur'an diyor ki yaratılışın amacı Allah'a kulluktur. Herhangi bir resul için değil." Dışarıda ezanlar okunmaya başladı. Herkes sustu. Ses, sokaktan geçerek oturma odasına doldu. Sonra yavaşça dindi. Osman Hoca kalktı, pencereye yürüdü, sırtını odaya döndü. "Hasan," dedi, sesinde tuhaf bir yorgunluk vardı. "Ben kırk yıldır imamlık yapıyorum. İnsanlar gelip ağlıyor bana. Karısı hasta olan, işi biten, çocuğunu kaybeden... Onlara ne diyeyim? Gidin doğrudan Allah'a söyleyin mi?" "Evet," dedi Zeynep. "Tam olarak onu söyleyin." "Ama bu onlara zor geliyor." "Zor geldiği için mi değiştiriyoruz dini?" Sessizlik. Hasan Efendi ayağa kalktı, yavaşça hocaya yaklaştı. "Osman," dedi, "ben size düşman değilim. Ne nebiye aşırı bağlanan komşuma düşmanım, ne size. Ama bak, şu soruyu sor kendine: Eğer nebi bugün aramızda olsaydı ve türbenin önündeki o kalabalığı görseydi, ne derdi?" Hoca döndü. Hasan Efendi devam etti. "Kendi hayatında anlattılar bize. Birisi onu çok yüceltince 'Ben de sizin gibi bir insanım' dedi. Biri ona secde etmek isteyince engelledi. Öldükten sonra kabrinin üzerine bina yapılmasını yasakladı. Bütün bunlar neden? Çünkü kendisi de biliyordu bu tehlikeyi. Kendi ümmetinin kendisini ilahlaştırabileceğini biliyordu." Zeynep o gece uzun süre uyuyamadı. Annesinin odasına geçti. Kadın namaz seccadesinin üzerinde oturuyordu, elleri dizinde, gözleri kapalı. "Anne," dedi Zeynep. Annesi gözlerini açtı. "Sana bir şey soracağım. Türbeye gittiğinde ne hissediyorsun?" Annesi düşündü. "Yakın hissediyorum. Sanki... sanki birileri duyuyor beni." "Allah duymuyor mu?" Kadın baktı kızına. Uzun uzun baktı. "Duyuyor tabii." "O zaman neden araya bir türbe koyuyoruz?" Annesi sustu. Sonra, çok sessizce, "Ben... bilmiyorum," dedi. "Hep böyle yaptık. Annem de böyle yapardı." Zeynep annesinin yanına oturdu. "Anne, Kur'an'da bir ayet var. Yunus suresi on sekizinci ayet. İnsanlar putlara tapıyor, neden diye sorulunca şöyle diyorlar: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir. Bunlar putperestler. Ama bak, mantıkları bizimkiyle aynı değil mi?" Annesi titredi hafifçe. "Biz put tapmıyoruz." "Biliyorum. Ama yolu aynı. Allah büyük, biz küçük, ortaya birini koyalım... Oysa Allah bize şah damarımızdan yakın olduğunu söylüyor. Doğrudan çağırabiliriz O'nu. Aracıya gerek yok." Kadın bir şey demedi. Ama elleri titredi. Sonra kalkıp yeniden seccadesine oturdu ve bu kez farklı bir şey yaptı. Sadece oturdu. Sessizce. Ve içinden, hiç türbe düşünmeden, hiç aracı hayal etmeden, doğrudan konuştu. O gece, ilk kez, gerçekten yalnız hissetti Allah'la. Ve bu yalnızlık, ömrünün en dolu anıydı. Sabah Hasan Efendi erken kalktı. Bahçeye çıktı. Çınarın altında, taşın üzerinde oturdu. Osman Hoca geldi. Elinde iki bardak çay vardı. "Dün gece düşündüm," dedi hoca, bardaklardan birini uzatırken. "Ne düşündün?" "Belki de insanlara Allah'ı yanlış tanıttık. Çok uzak anlattık. Çok büyük, çok erişilmez. Onlar da boşluğu başka şeylerle doldurdu." Hasan Efendi başını kaldırıp baktı. "Belki de öyle." "Peki nasıl anlatacağız?" "Kur'an'ın anlattığı gibi. Ne küçülterek ne de korku salararak. O, kuluna şah damarından yakın. O, duayı duyar. O, tevbeyi kabul eder. Araya kimse koymak zorunda değiliz." Hoca çayından içti. Sokak uyanmaya başlamıştı. Bir çocuk koştu, bir kapı gıcırdadı, bir pencereden ekmek kokusu yayıldı. "Bu kolay değil," dedi hoca. Hasan Efendi, çınara bakarak, "Tevhidi şeytan zor gösterir. Asıl zor olan," dedi. "Yüzyıllardır böyle gelmiş böyle gider demek yerine, durabilmek. Ve sormak: Bu doğru mu?" Hoca düşündü. Sonra yavaşça başını salladı. Ve o sabah, iki yaşlı adam, dar bir sokaktaki küçük bahçede, hiçbir türbe olmadan, hiçbir aracı olmadan, yalnızca içlerinden, Allah'a şükretti. Bu yeterliydi. Bu, hep yeterliydi.

KİTAP İZLERİ

Nasipse Adayız

Ercan Kesal

Ercan Kesal’ın Trajikomik İktidar Oyunu: "Nasipse Adayız" Her siyasi kampanya bir absürtlükler tiyatrosudur, ancak Ercan Kesal, "Nasipse Adayız" ile bu dramanın Türkiye'ye özgü sahnesinin perdesini
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön