"Yarınlar hepimizindir, ama bugünün kahvesi sadece benim!" - Franz Kafka"

Yarının Anahtarları

yazı resim

Sabahın erken saatleriydi. İstanbul'un o bildik sisi henüz dağılmamıştı. Ahmet Bey, elinde kahvesiyle televizyonun karşısına geçti. Kanalı değiştirirken bir programda bir adam, masanın üzerindeki garip cihazına vura vura konuşuyordu:
"Arkadaşlar, bu cihaz yeraltındaki titreşimleri okuyor. Mart ayının ikinci haftasında, Marmara'da büyük bir deprem olacak. Bunu garanti ediyorum!"
Ahmet Bey durakladı. Kanalı değiştirmedi. Aynı sabah, şehrin öte yakasında Zeynep, bilgisayarının başına oturmuş YKS tercih danışmanı Murat Bey'in mesajını okuyordu:
"Zeynep Hanım, sıralamana bakarak söylüyorum: Boğaziçi Psikoloji'ye kesinlikle girersin. Yüzde yüz garantiyle söylüyorum."
Zeynep mesajı üç kez okudu. Sonra annesin seslendi: "Anne, Murat Bey kesin gireceğimi söyledi!"
Annesi mutfaktan koştu, sevinçle kızını kucakladı. O gün akşam yemeğinde bütün aile kutlama yaptı. Babası fıstıklı baklava ısmarladı. Büyükanne ellerini açıp dua etti. Kimse "Nasıl kesin olabilir ki?" diye sormadı.
Öte yanda, bir finans kanalında piyasa analisti Kerem ekrana eğilmişti: "Bakın, altın pazartesi günü kesinlikle düşüyor. Veriler bunu söylüyor. Şu an elinde altın tutanlar bugün satmalı." Seyircilerden biri, emekli öğretmen Halise Hanım, o gün birikiminin büyük bölümünü bozdurup dövize yatırdı. Komşusu da öyle yaptı. Mahalleli birbirine fısıldadı: "Adam televizyona çıkıyor, analiz ediyor, kesin bilir." Günler geçti. Mart geldi, Mart gitti. Deprem olmadı. O "cihaz sahibi" adam bir sonraki programda hiç utanmadan konuşmaya devam etti. Tarih vermişti, tarih geçmişti. Kimse hesap sormadı. Adam yeni bir tarih verdi. Zeynep tercihlerini yaptı. Danışmanın dediği gibi, tek bir yere, Boğaziçi Psikoloji'ye yazdı. O sene o bölümün taban sıralaması beklenmedik biçimde yükseldi. Yüzlerce öğrenci aynı danışmandan, aynı tavsiyeyi almıştı. Hepsi oraya yığılmıştı. Zeynep yerleşemedi. Sonuç açıklandığında telefonu elinden düşürdü. Murat Bey'i aradı, titreyen bir sesle: "Siz kesin dediniz..." Hatın öte tarafından kuru bir ses geldi: "Kız, istatistik buydu. Ben elimden geleni yaptım. Bunlar olur." Zeynep telefonu kapattı. Uzun süre hiç kımıldamadan oturdu. Ahmet Bey'in komşusu Halise Hanım ise birikimini bozduğu hafta altın beklenmedik biçimde yükseldi. Analist "kesinlikle düşer" demişti; düşmemişti. Halise Hanım kayıpla çıktı işin içinden. Aylarca o programı izlemedi. Ama birkaç ay sonra aynı adamın yeni bir kehanetini dinlerken kendini yine o koltuğa oturmuş buldu. Çünkü insan, belirsizliğe tahammül edemiyor. Birileri "kesin" dediğinde, o kelime bir nevi huzur veriyor. Sorumluluğu alıyor üstünden. Biz de teslim oluyoruz. Bir Cuma öğleden sonra, Zeynep camiden çıkan babasıyla yürüyordu. Babası o gün hutbede duyduğunu anlattı: "Hoca bir ayet okudu. 'Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Onları O'ndan başkası bilemez.' dedi. Sonra şunu söyledi: Yarın ne olacağını bildiğini iddia eden, kesinlikle olacak diyen kim varsa, kendini Allah'ın yerine koyuyor demektir." Zeynep duraksadı. Babasının yüzüne baktı. "Biz de koyduk baba." "Ne?" "Danışmanı. Onun yerine. Kesin dedi, biz de inandık. Sanki biliyormuş gibi." Babası bir şey demedi. Ama sessizliği her şeyi söylüyordu. O geceyi Zeynep düşünerek geçirdi. Danışman yanlış mı yapmıştı? Belki hayır. Veri analiz etmişti, trendi incelemişti. Ama "kesin" demişti. İşte o kelime, her şeyi değiştirdi. Bir "olasılığı" "gerçeğe" dönüştürdü. Ve Zeynep'in ailesi bu kesinliği satın almıştı. Ekonomist de analiz etmişti. Meteoroloji de veri işlemişti. Deprem bilimcide titreşim ölçmüştü. Bunların hepsi bir değer taşıyabilirdi, belki. Ama hepsi aynı hatayı yapmıştı: İnsan bilgisinin sınırında duramamışlardı. Bir adım öteye geçmişler, kendi yorumlarını kader gibi sunmuşlardı. Ve toplum da onları dinlemişti. Çünkü "bilmiyorum, olabilir de olmayabilir de" diyen adamı kimse izlemiyordu. İzlenen, konuşulan, paylaşılan hep "kesinlikle şöyle olacak" diyendi. Ertesi yıl Zeynep, farklı bir yaklaşımla tercihlerini yaptı. Bu sefer birkaç farklı kaynaktan bilgi topladı. Trend analizlerine baktı, geçmiş yılların verilerini inceledi. Ama hiçbir şeye "kesin" demedi. Yalnızca bir yere değil, olasılıkları göz önünde bulundurarak birçok yere yazdı. Ve her şeyin bitiminde babasıyla birlikte namaz kıldı. Dua ederken farklı bir şey hissetti. Elinden geleni yapmıştı. Gerisi, gerçekten ve tamamen, başka bir kudretin elindeydi. Yerleşti. Hayalindeki bölüm değildi ama güzel bir yerdi. Zamanla orayı sevdi. Ahmet Bey, deprem tahminini yapan adamı bir yıl sonra yeniden ekranda gördü. Adam yeni bir cihazla, yeni bir tarih söylüyordu. Yorumlar bölümünde insanlar yine "hocam Allah razı olsun, uyarıyorsunuz" diye yazıyordu. Ahmet Bey kanalı değiştirdi. Bu sefer durmadı. Halise Hanım, o günden sonra bir alışkanlık edindi. Haberleri izlerken, biri "kesinlikle" dediğinde içinden sayıyor, kaç kez yanıldıklarını tutuyordu. Sayısını kaybetti bir süre sonra. Hikâye bitmedi. Çünkü bu hikâye her sabah yeniden başlıyor. Bir televizyon kanalında, bir sosyal medya paylaşımında, bir danışman masasında, bir finans programında. "Kesin olacak." Ve biz hâlâ dinliyoruz. Hâlâ inanıyoruz. Hâlâ o tek kelimeye, o yanıltıcı güvenceye muhtaç hissediyoruz kendimizi. Oysa anahtarlar çoktan verilmiş bize. Sadece kimin elinde olduğunu unutuyoruz.

KİTAP İZLERİ

Mai ve Siyah

Halid Ziya Uşaklıgil

Bir Neslin Gözyaşı: Halit Ziya'dan "Mai ve Siyah" Bir klasiği, üzerinden geçen bir asırdan fazla zamana rağmen canlı kılan nedir? Sadece türünün ilk örneği olması
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön