Ustan uslanmaz kerhaneler
Şehvet şekeri dilinin altında
Yedikçe yiyesi geliyor
Sanırsın ...
Jilet kesiği
Durma!
El sende
Demet-İsa
04.02.2006 CUMARTESİ
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
agir yukunun altinda ezilmis kambur bedenini topraga sapladigi hacina dayayan sivri disli uzun burunlu cirkin adam alninda birikmis ter tanelerini eli tersiyle silip kemerine bagladigi deri tulumun ipini cozup dudaklarini tulumun agzina goturdu.. kana kana icindeki sarabi ictikten sonra az once dinlenme maksatli yere koydugu kilisesine bakti .. her bir tuglasi kan ve kemikten yaptigi harcla orulup insaa ettigi su binanin icine merak edip girmemisti bile...
binanin efendisinin yuzunu gormek bir yana neyin nesi kimin fesi saglikli bir bilgiside yoktu.. yanlizca daha o dogmadan gunahkar ruhunun arinmasi icin o efendinin kendini atese attigina su sirtini dayayip soluklandigi tahta parcasina civilenip onun yerine iskence gordugune inaniyor; su biteviye tasidigi agir yuku kendisinden sonrakilere devredip yukardaki cayirliga cimenlige cekildigi gun efendisinin onu atesin azabindan koruyacagina inaniyordu..
cok korkardi atesten.. kendi gibi baskalarininda atesten nasil korktugunu bildiginden dusmanlarinin uzerine ates yagdirir sirf kendi kardesleri gunluk uc ogun olan yemek yeme aliskanliklarini dort ogune cikarsin diye karakitadaki ates yanigi cocuklarin ellerinden ekmegini sirtlarindan giyitlerini calar onlari karsi korlarsa ateste yakmakla tehdit eder zulmederdi....
efendisinin " biri sana tokat attiginda obur yanagini cevir" sozunde kafasi cakirkeyif oldugu zamanlar ince bir latife nukte sezinler birinin yanagina tokat attigi zaman hak gecmemesi dengelerin bozulmamasi icin diger yanaginda tokatlanmasi gerektigine inanirdi...
ne garipti su efendisi ... yuku sirtini cok acitmasin diye sirtina bagladigi semer icine doldurdugu kitap sahifelerinde genellikle onun hatiralari olur dunyanin sekiz kose oldugundan sisenin mantari acilmadan icine nasil uzum suyu doldurulabilecegi bu uzumun saraba kimin tarafindan donusturuleceginden tut efendisinin gencliginde calistigi sirklerde nasil hokkabazlik yaptigindan burnundan para cikartip korlerin gozunu actigina oluleri dirilttigine degin sayisiz eglenceli marifetleri vardi...
digerleri oylemiydi yaa... basini goge kaldirdi yanyana duran iki buluttan kara olani ona otekileri hatirlatdi.. beyaz bulutun ustundeki kendi efendisi olmali kara bulut ustundeki karakitadaki kara cocuklarin..
birden usuna onunda kendi efendisi gibi komik yonleri olabilecegi geldi .. yanibasindaki dikenli calinin kuru bir dalini koparip soluklandigi hacin golgesinde sabahki yagmurdan camurlasmis topraga kalin kara kasli kara gozlu kara baslik kara elbise kara potur bir desen cizdi...
eserine bakti .. eserinin eline kara sapli bir yalin kilic ile kara kapli kitap tutusturdu ... sabahki yagmur sonrasi dagilan bulut ardindan kizdiran gunes sicak sarapli basini iyice dondurdu gulmeye kisnemeye basladi ....
vaktiyle karakitadadaki kara cocuklarin bag bahcesinden hasat yaparken goturdugu misyoner ablalari misyoner pozisyonlarinda kara cocuklari projektor gibi aydinlatirken ellerine efendisinin anektodlarindan parcalar olan kagitlar tutusturup kara bir uykuya yatsinlar diye ninniler soylerken ufledikleri suyla yikanirlarsa gunahlarindan arinip temizleneceklerini vaat eder uyustururken kara kafa icindeki bos odaya kendilerinin bile inanmadiklari masallari doldururken kitanin kuzey taraflarindakilerin efendisi hakkinda arastirma yapma luzumu bile hissetmemisler genellikle onun efendilerin efendisi ile yeryuzundekiler arasinda arabuluculuk yapma iddiasinda olan bir tuhaf hezeyana sahip kabile reisi olarak bilmislerdi ...
hic evlenemeyeceklerini bilmelerine ragmen kendi nefsani arzularini dizginlemekte zorlanip gunah islediklerinde kotu olduklarina inanan bu ablalar erkek kardeslerine kabile reisinin kotulugunu belirtme nispetinde reisin bir cok kadinla birlikte oldugu cok arzulu bir reis oldugu yolunda beyanat verdigi icin erkek kardeslerinin sivri disli uzun burunlu adaminda tahayyulu ondan ote gitmezdi..
halbuki o efendi " komsusu acken tok yatan bizden degildir der" toplumlari felakete surukleyen faiz sisteminin iyi bir sey olmadigini saglikli bir nesil icin aile muessesine saygi duyulmasi gerektigini beyan eder ve besikten mezara degin ilim ogrenin der ilim cinde bile olsa gidin okuyun derdi...
halbuki o efendinin yolundan gitme iddiasinda bulunanlarin buyuk cogunlugu asirlarca kor karanlik bir kuyuda sen sensen bende ben dalasina dalip temelinin saglamligindan suphe duyduklari binanin yikilacagi endisesiyle tabu adli gorunmez bir put cikarmis konusmaktan tartismaktan kacinmis putperestlige goturur endisesiyle gorunur put bildikleri cizgiden desenden kacinmisken ; su sirti kambur cirkin adam kendi efendisinden habersiz bi haber adam kilisesiyle ilgisi agir bir yuk olarak onu sirtinda tasimaktan ibaret olan adam o az once islak topraga ciziktirdigi kara olarak tahayyul ettigi kitap icinde yazandan o efendinin sozunden habersiz bi haber adam ilm pesinde kosturup tahayyul yetenegi ile havada ucacak demiri araci olmaksizin ses dalgasini goruntuyu bir yerden diger yere nakletmeyi kafasinda tahayyul edip kagida ciziktirip becermis adam cok degil bes asir once insan bedeninde seytan arar en agir engizisyon cezasi verir dinden cikarir afaroz ederdi.. insan adi verilen mahlukati...
ve bes asir gecmis karakita ve onun uzantilarinda sapkasini cikarip bagdas kurup tefekkure dalma yerine tekerrur eden yegane tepki sirtinda kilise tasiyan adami afaroz edip hakkinda olum fermani vermekten ibaret...
ve bende bilemedim efendiler ey kutsal otuken ormani halkim... o devire erisebilseydim vefatima yakin bir portremi boyaciya yada bir bustumu heykel yontucuya yonttururmuydumki.....
yoksa benden sonra iclerindeki boslugu doldurmak icin ellerindeki ipe siki siki sarilip efendilerin efendisinin kelamini okumak anlamaktan vazgecip onun aydinligindan yararlanmaktan ayrilip o icteki boslugu doldurmaya yeni yeni putlara tapinma ihtiyaciyla resimlerime heykellerime tapinirlar endisesiyle yasakmi ettirirdimki bilemedim efendiler....
nitekim tarihin tozlu sayfalari onlarca putu kiran cekici put edinip tapan uslanmaz yorulmaz putperestle doludur ..
nitekim gunumuzde bile her camurdan yapili adem suretine tapinan bir yana cebindeki yesil renkli kagida koluna boynuna doladigi sari renkli madene sirtindaki kurke kulagindaki son model telefona hayran nice fetisist vardir ...
ve bana dusen sirtinda kilise tasiyan adama olan tum kizginligim uzlasmaz kinime ragmen it urumekle minare yikilmayacagini temel saglam olduktan sonra binanin kolay yikilmiyacigini bilmekte kaliyor...
ve bana dusen benim saygi duydugum mukaddes kabul ettigim degerlerin ayak altina alinmasinda kendimi bu duruma dusurmeden once sayginligimi yitirmeden once onun bana saygi duymasi icin ne girisimde bulundugumu gozden gecirip hangi efendinin yanibasimdaki komsunun ustune ates acilirken avlunun ortasinda yer acip kilise tasiyan adama hizmet edip komsumun isgaline goz yummam gerektigini soyledigini sorgulamaktan ibaret olsa gerek efendiler sevgilerle...
Merhabalar,
Bugünlerde Jack London'un Martin Eden'ini okudum. Tam konuyla ilgili olduğu için, bir günde aralıksız 7 saat okuduğum oldu. Gerçekten çok güzel bir kitap. Size de öneririm.
Kitaptan sonra, kendimi sanırım uzun süre toparlayamayacağım. Jack London, Martin Eden'de kendisini anlatmış.(Ben öyle duydum) Zaten okumamda önemli bir etken de buydu. Çünkü kitapta, yazarlığa çalışan bir insanın öyküsü yer alacaktı. Gerçekten de öyle oldu. Martin Eden'in gemicilikten ve serseri bir yaşantıdan yazarlığa giden yolu öyle güzel anlatılmış ki... En başta üst sınıflara atlama isteği, sonra bilgi ve kavrayış düzeyiyle onları geride bırakınca da, aslında onların ne tip insanlar olduğunu öğrenmesi... Fakat beni en çok etkileyen, hemen hemen tüm dergilere gönderdiği yazılarının yayımlanmayışından sonra kendisiyle hesaplaşmasıydı. Bu hesaplaşmayı, Spencer'in "İlk Prensipler" kitabını okuduktan sonra yapıyor. Aslında yazdıklarının bir hiç olduğunu, henüz yaşamı doğru dürüst yorumlayamadığını, henüz hiçbir şey bilmediğini haykırıyordu kendine... Aslında yazmaya çalışanların çoğu da en başta bu hataya düşmez mi?.. Mesela ben, 14 yaşındayken, "Türkiye'nin en genç yazarı olacağım." diyordum. Fakat aradan bir yıl geçince 14'ümde yazdığım bütün yazıları, şiirleri yırttım. 1 yıl daha geçince, 1 yıl öncekilerin yüzüne bakmaz oldum. Ve umarım ki bu böyle sürüp gitsin. Umarım ki...
Fakat bu kitaptan sonra, bende de bir sabırsızlık başladı. Bir an önce kendimi geliştirip, gerekirse Martin Eden gibi günde 19 saat çalışıp, yazılarımın tekniğini güçlendirmek istemeye başladım. Fakat biraz beyin egzersizi yapınca, çok fazla teknikle ilgili kitap okumanın teknik üzerinde etkisi yoktur, diye düşünüyorum. Tekniği geliştirmenin biricik yöntemi, sürekli okumaktır. Yazdıklarımın içeriğinin, konusunun çarpıcı olmasını istiyorsam da, sanırım ne bulursam okumalıyım. Edebiyat ve felsefe öne çıkmak üzere, ne bulursam okumalıyım.
Fakat şimdi istediğim bir şey var. Ben eğer ki yazar olabilecek olursam, işçi sınıfının ve yoksulların durumunu anlatan bir yazar olmayı tercih ederim. Fakat işçi sınıfının durumunu bildiğim halde, onların yaşadıklarını yaşamadığım, çektiklerini çekmediğim için, tam olarak bilince çıkaramıyorum. Yazılarımı geliştirmek için, işçi sınıfının arasında girmeyi düşünüyorum. Mesela ÖSS geçtikten sonra (ben lisedeyim) bir fabrikada ağır bir işte çalışabilirim. Fakat bu sefer de, kendimi geliştirmeyi ve okumayı savsaklarım, diye korkuyorum. Sizce ne yapmalıyım?
Sevgiyle...
Osman Oğuz
G.Antep
Yazgı
yazgı
asker gibi kapındayım
hiçbir lekesi olmayan bir söz yuvarlanıyor iliklerine
temiz nehirler itiyor geleceğe
yazgı
bağrımdasın
zamanı olmaz ki budanmanın ve yeşermenin
o kadar doluyum anlayacağın
acıysa acı mutluluksa mutluluk
dökülsün
a çocuk
a kadın
a adam
bu denli hissetmek lazım
zamanın zarları
döner düşer
aklında sersemlemiş bir damla
su yüzüne çıkartabilir misin batık gemini?
o sakin bitki
koylarına dev bir ahtapot gibi serilecek
bu benim kararım değil ki
yazgının kemendi
kurtulan hiç görülmedi
içtenliğine it beni
her yalnızlık suçtur olgun,
oysa,
Steplerde gece
steplerde gece bir başkadır
yalın eser rüzgar
türkü tadında okşar yanağını
ay bir başka öper karanlığı
yıldızlar şimalden parlar
uzatsan elini
tutacak sanırsın
bozkırın ortasında
hatıraların gelir aklına
soğuktur
ortalık beyazlığını giymiştir
kar taneleri düşer saçına
saç rengine inat
bembeyaz
bıyıkların salkım saçaktır
buzulları değer alt dudağına
yürek kuytularına inersin
buz tutmuş yüreği avucuna alır
ısıtmak istersin
üşürsün
çığlık çığlığa sessizliğe karışır sesin
nefesin kendine yeter
bir sen kalırsın sen de
ucundan dönersin ölümün de
kimse sesini duysun istemezsin
bir ıslık sesi alıp götürür seni uzaklara
serseri bir kurşunda bulursun kendini
vurulursun uçurumun ucunda
bir yanın hasret
öbür yanın sevda kokar
ağlarsın
benim steplerimde geceler başkadır
hiç utanmam da
göz koyarım vuslata
çekinmem
a ğ l a r ı m
ağlatırım da…
Anlatım denilen etkinlik, insan doğasında en başındaki bilinçlenme anından itibaren belki de en inatçı eylem biçimidir. Bu eylem biçiminin savaşmak sevişmek, para kazanıp harcamaktan, hedef belirleyip ondan sapmaktan farklı bir boyutta gerçekleştiğini kanıta gerek duymadan kabul ederiz. Fakat, uzam ve zaman boyutları içinde gerçekleşen eylemler ile anlatım eyleminin arasındaki farkın tam olarak ne olduğu konusunda etraflıca düşünmekte yarar var yine de.
Bir delikanlıyı düşünelim, genç olsun. Hayatında ilk kez sevişir. Aradan bir gün geçer, en yakın arkadaşına rastlar. Birkaç soluklanma sözlerinin ardından, bir tuhaf yana bakışla aynı delikanlı arkadaşına bir önceki gün yaşadığı sevişmeyi anlatır. İki kimlik, yani sevişen delikanlı ile bu sevişmeyi anlatan delikanlı aynı kimlik midir? Mümkün müdür aynı kimlik olmaları?
Bir tüccar var diyelim. Bir başka tüccarla çay içer. Çay içtiği meslektaşına bir başka tüccardan bahseder. Bu bahsi geçen tüccarın çok karlı bir işi çok elverişli bir sonuca bağladığını; bunu özellikle işi yürüttüğü kişinin dikkatsizliğine yormak gerektiğini açıklar. Olayın böyle sonuçlanmasının nedenini belirtir. Bu arada, işi karlı bir şekilde bitiren adam, kazandığı bu parayı harcamaktadır, diyelim bir araba alarak, ya da emlak işinde bir yatırım yaparak.
Genç bir kız, bir öğle sonrası yağmurlu bir gün pencereden bakar, dalgınlık basar yüreğine. Düşüncelere dalar, aklından çocukluğunda yaşadığı bir olay geçer. Olayı büsbütün –başından sonuna kadar- gözden geçirir. Sonunda hava kararır ve genç kız mutfağa gidip annesine yardım etmeye başlar.
Bir kitap sayfası vardır. İlk satırda bir kişinin gözlerinden bize bir bahçenin güzün görülen hali ile bahçe dışındaki kent manzarası anlatılmaya başlanır. Kent sokaklarında dolaşan genç bir adam görünür; camekanlardan kendi solgun yüzüne bakarak ev yolunu tutar. Eve varır, bahçe kapısından geçer ve evin içinde kaybolur. Gece vakti adamın ansızın uykudan uyanan gözlerine bakarız Ter vardır alnında. Biraz karanlık odanın derinliğine bakar kalır, sonra yine tatlı uyku basar gözlerine. Onu gören bizim gözlerimizin ardında görmemizi isteyen o yabancı kişinin soluğu ve kokusu gizlidir, karanlık odanın içinde kaybolur ansızın, tıpkı uykuya dalan genç adamın düşüne dalıp bir daha oradan çıkmamak üzere kaybolur misali.
Anlatan kişinin hayatı yoktur. Eylemlere hasret gibi durur. Sevişen ve savaşanların kalak taşıdır. Kalak taşı? Bir taş ustası, duvarı örerken aynı ölçekli taşları dizer durur, fakat, aklı gönye sağlayacak ve duvarı bir bütün haline getirecek aradaki taşı düşünmekle yoğrulur durur. O araya girecek taş, diğerlerinden farklı bir ölçekte olarak bütün diğer taşların birbirine kenetlenmesini sağlar, duvarı duvar kılar. Doğal uzam ve doğal zaman boyutlarındaki yaşamın sanki kalak taşı yoktur. Bu nedenle o yaşamın bitimsiz bir şekilde hareketliliği ve tamamlanmaya dönük bir ivmeyle işleyen enerjiyi üretir durur, kendi kendini de tüketir ha bire. Kalak taşı ile kapanan bir duvara, bir sınır çizimine ulaşabilirdi, ama yaşam, ilerlemek zorundadır. Durmasına olanak yok. Bizler kendi yolumuzda yürümek durumundayız. Eksikliğimizin hissiyle ararız, tamamlanmaya müthiş hasretle dolu. İşte galiba somut eylemlerle anlatım eylemi arasındaki en belirgin (ve belki de tek) fark, anlatım eylemi içinde iken bir kalak taşına sahipmişiz hissiyle davranırız. Bir şey tamamlanmıştır, geride kalmıştır. Bir şey kendine gelmiştir artık. Bu kendine gelmişliğin kendi kendine hazırladığı bir şölen havası eser etrafta. Bir anlatıcı: “benim babam bir kunduracıydı” diye söze başlarsa, bu şu demektir: sonu gelmeyecek bir dünyaya buyur ediyor bizi. Epeyce vakti vardır böyle bir söze kavuşan kimsenin, düşündürücü ve ürkütücü bir telaşsızlık, tüm hayatın inanılmaz hareketliliğine karşı “ahlaksız” bir kaygısızlık ve vurdum duymazlık içindedir. İmreniriz onun bu muafiyetine, bu özgürlüğüne, zira o artık kalak taşına sahiptir, biz ise yollarımızı –bulsak bile- daha arşınlamak zorundayız. Aristoteles “hareket etmeden hareket ettiren” boyuttan bahseder. Platon ondan önce “1” rakamından bahsetmişti; o inanılmaz deruni merkezden. Timaios diyalogunda adını bile koyar, Demiurgos, göz duyusu, duyan göz. Bu göz için her şey birdir. Ne daha çirkin veya güzel, ne daha uzak veya yakın, ne daha küçük veya iri bir şey vardır; bu farklılıklar insanın sevişme ve savaşma boyutuna özgüdür. İnsan zaman kaybeder, kazanır; insan yer edinir yitirir. Duyan gözün yeri herhangi bir şeydedir, ve değildir, başka geniş ufuklu yerlere açılır en dar noktaya kapanırken. Bir derenin üzerine düşen ince parıltı, bir şatonun zengin şamdanlarından ne daha düşük ne de daha yücedir biçimlenişte. Bir kova yeni sağılmış sütün en karmaşık hazları yaratan içkilerden aşağı kalır yanı yoktur, bir bardaktaki berrak suyla kardeş. Acı çeken veya neşe duyan insanların kalplerine ikamet ederken, yeğsiz ve tercihsiz bir hoşnutluğu bulur aynı göz.
Anlatıcı, sabırlı ve özgürdür. Anlatım uğruna koyulur yola, salt kendisi uğruna anlatım, -ne şu ne budur onun kastı, “amacı”, -bunlar özgür olmayan insanların işidir: amaç, hedef, kasıt. İnsan, kalak taşını arar. Heyecan bekler, yatıştırılması gerekir hararetli kalbi, öfkesi ise dindirilmek için çırpınır ha bire, gitgide daha iradesiz, daha kendi başınlaşmış bir mekanik zorunlulukla; kendi gözüyle duymayan, kendi kalbiyle düşünmeyen bir hurda yığını, avuntu arar; insanları avutmaya kalkışan bir anlatıcı yoktur. Anlatacağı bir şey yoktur anlatıcının. Bakar sadece. Ulu ve engin yeryüzü tüm kilitli kapılarını açar ona, bir bakışta. Her bir eşya ise bir şifredir özünde. Bir tarak ansızın bir denizin diplerindeki suskun midye ile özdeştir. İkisi de güzel parmaklar arasında dolanabilir. İşçi bilmez anlatıcı, kralı bilmediği gibi. İyi insanı kötü olanı ile ayırt edebilen insana şaşırır sadece. Her bir varlık, her bir nesne, onun için birdir: bakılabilir bir doku, bir koku, bir dünya.
Evet, yaşam, kendine gelmek için bu kalak taşına muhtaçtır. Sevişiriz, sonra bir kulağa fısıldarız bunu. İyilik yaparız, sunarız büyüklüğümüzü, hem de yaldızlı tepsilerde. Hedeflerimize ulaşırız, öksüzleştiğimizin ayrımına varırız böylece. Pencereden bakışlarımızın bir yönü, bir yatağı yoktur, akar gider boşluklara. Bir tek şey yatıştırır bizi: heyecanı bize anımsatan rengarenk yalancı elmaslar. Gözümüz kamaşır. Kamaşmalı, aksi takdirde yok oluruz. Eh, büyük afişlere boyanmış sinyaller yollayan kimselerin de, bu bizim korkumuzdan kendi boyacı işlerine bir sermaye yaratmalarına şaşmamalıdır.
Konuşunca anlaşılır olan bir ülkede anlaşılmak için ne yapılıyorsa yapmanın kılavuzunda yazmanın ilkeleri bulunmaz. Düşünme etkinliği, konuşmayı ortadan kaldırdığı içindir ki yazma etkinliği doğmuştur insan zihninde.
Suyel
Bence insan aşık olduğu zaman daha iyi yazabiliyor.Çünkü insan yaşıyacak olay bulup anlatabiliyor.eeee EVREN e gelipte aşık olmamak olu muuuuu....
sssssssssssssss
http://jacklondonfdn.org/
http://jacklondonfdn.org/photos.html
onun romanlarını büyük bir zevkle okdum,
yabancı bir sitede buldum onu, çok resmi var,
çok sevdiğim jack london, büyük yazarı merak edenler, resimlerini, evini görebilirler,
karısını vs,
ben merak ederim yazarı, merak edenler buyursun baksınlar,
steinbeck nasıl görünür diye düşünüp bir arama yaptım, türkçe sitelerde yok resmi, insan adamcağızın koca yazarın bir resmini koyar en azından yahu,
sonuçta yabancı bir sitede resmini buldum, merak edenler baksınlar,
http://www.steinbeck.org/MainFrame.html
suyel, bilirsin ki, orda açık seçik bir anlatım var,
gelelim senin yazdıklarına, senin yazdıklarını kaç kişi anlıyor, bunu sor insanlara,
ben açık seçik yazarım ki, doğru gitsin,
berrak,
senin diyorsun diyorsun ama, hep kapalı şeyler bunlar,
bir de diyorsun ki, ben anlamadım şudur budur,
nazilikle suçladım seni, e bu yanlış benzetme değil, sussunlar diyorsun,
bu akla yakın değil,
ben oraya yazdım onu, birkaç hevesli amatör bir şeyler yakalar diye, vs
şu büyüsünü bozma hadisesi, ya bunlar toptan yalan olsa bile, bir yerde gerçek oluyorlar, yazarın sakız çiğneyerek yazdığı, belki bende bir yere denk gelir, yalan gerçek olur, yani bu şeyin büyüsünü yazarın açıklamaları söndüremez,
senin diğerlerinden epey çok dikkatli olduğun ortada zaten,
işgal altındaki bir ülkede, bunun gibi bir ülkede, vs insanlar susturulurlar, susmak, susturulmak, iyi değildir, sanatçı insan bu türden bağnaz şeyleri savunmaz dostum, kişisel fikrindir, vs, katılmam, dilsiz olanı sustursan bile o bir şekilde konuşturur dilini,
sen yazdığın yazıların netliğini düşün, sor, ne anladınız bundan diye sor bakalım,
ondan sonra konuşalım,
ben anlaşılır, genel, basit biçimde diyorum, yok efendim orda bir sıralama hatası olmuş, yok çelişki yok şu bu, bunlar ne ki, bunlar düşünülmeye değmez, ne demeşim, ona bak,
Bu sabah yazdıklarım ortada: okuma ve anlama çabası ve gereği duyan kimse, orada inceler, denetler.
Adorno, fikirlerinden ötürü Nazilerden kaçmıştır; Amerika'ya yerleşmek zorunda bırakılmıştır, sonra Almanya'ya dönmüştür. Demek, nazilikle suçlanmamak için, onu büsbütün onaylamak gerekir(di).
İşin şakası bir yana: iletimde benim değil, sizin fikirlerinizi yan yana alıntılayarak verdim, -orada çelişki var mı yok mu, herkes kendisince yorumlayıp anlamlandırır. Bana düşen şey, dosdoğru muhatabımla yüzleşerek, arap olma zorunluluğu konusundaki durumu(mu) açıkça belirtmektir (bunun birçok yararının yanı sıra özellikle şu yararı vardır bence: insanların arkasından önyargı oluşturmayı, yani kabızlığı önler). Size karşı açık ve samimiyetle okumaya yönelik çabamda zorlandığımı belirttim. Bundan daha açık ve yarasa ideolojisine (örneğin Nazi ideolojisi) olduğu kadar yaygara ideolojisine de uzak bir anlayış nasıl olur, lütfen açıklayın da ona göre davranayım. Yeter ki, birbirimizle uygar ve içten bir iletişim ortamını oluşturalım.
Bana yakıştıramadığınız konuya gelince: bana titiz ve içten bir okuma niyeti ve anlama çabasını yakıştırmıyor musunuz yoksa hala? Sadece nazilik tutumunu yakıştırıyorsanız bana, sizin adınıza pek karlı ve iktisatlı çıkmadığınız için üzülmüş olurum. Şimdiye kadar benim insanların yazdıklarını okumakta ve anlamakta ne denli inatçı ve kararlı olduğumu, olmaya özen gösterdiğimi, buna karşın kişisel görüş ve fikirlerimi gerektiği yerde bastırdığımı öncelikle ve özellikle siz biliyor olmalısınız sevgili İsa. Ama, zararı yok, sizi o iletimle üzdüğümü biliyor(d)um. Ama ne yapabilir ki insan benim durumumda? Lütfen siz de kendi iletinizi bi rokuyun ve kendinizi benim (gibi sahiden anlamaya kararlı bir insanın) yerine koyun...-Arap olmamak mümkün mü?
Yazarların (kendi eserlerini açıklama düzleminde) susturulması gerektiğini söyleyen Adorno herhalde şunu düşünmüştür: Yazarlar ne kadar güzel yazıyor, ama ne kadar gereksiz ve büyü bozucu bir hararetle açıklıyor, -kendi metinlerin derinliğini ortadan kaldırıyorlar o metinlere dönük "iç-dökmelerle". Bunun örnekleri de yok değil... benim not bölümüne eklediğim şeylerin ardında bunları okumak o kadar zor mu? Biraz çaba, biraz özen...olur mutlaka.
Ben olaya şöyle bakıyorum:
"Gençler, fikirler konusunda hep bir peruka taşır, ama bu perukalar kendi saçlarından yapılmıştır."
Suyel
bir arkadaşım ilk romanını yazcak, ona yazmıştım onları, buraya asayım dedim,
orda çelişki yok ki,
plansız hareket ederim dedim, yazarken öyle tabi,
en başta metni kafada kurarken bir plan var,
valla ben yazarların nasıl yazdıklarını merak ederim, işime de yaradılar,
yazarların konuşması lazım,
burası insanların konuşabildiği bir ülke haline gelseydi iyi olurdu,
nazi almanyasındaki bir subay gibi düşünmen, hiç yakışmadı suyel sana,
Tık tık tık...kimse var mı orada?
Suyel