"Gelecek, şimdiki zamandan çok da farklı değildir; sadece daha pahalıdır." - George Orwell"

Edebiyat Tartışmaları

Edebiyat ve Felsefe

4 görüntülenme · 47 ileti
??? #1
Son tartışmalar bize önemli bir eksiğimiz olduğunu gösterdi. Bize bunu hatırlatan dostalara teşekkür...
??? #2
Bu forum konusu bence önemli bir ihtiyaçtı, özellikle şiir de hep bir yanılgı vardır, şiirler duyguyla yazılır derler ama salt bu demek değildir şiir ya da bir roman, deneme..vb. Sanatın bir duruşu vardır ve hayattaki hiçbir oluş felsefesiz olamaz. Oluşumun varlığı felsefeye giren bir çekirdektir zaten. Ben halen senelerdir olduğu gibi felsefe okuyorum, şiiri salt duygu işi olarak değil, hayat duruşum ve varlığıma dair taşların oluşturduğu bir başyapıt olarak nitelendiriyorum. Arkamda bıraktığım her iz de duygudan çok psikoloji, sosyoloji, felsefe, tarih ve mitoloji'den izler bulunacak, Çünkü bütün bu kavramlar insanın doğasından gelendir, sorgulayan ve hissederek yaşayan her insan, edebiyatın içindeki evrenleri keşfedebilmelidir. Garip akımı ve ikinci yeni şairlerinin de arasında bulunduğu şairlerin şiirlerini inceleyin, yazılma öykülerini edinin, göreceksiniz ki, yalın kelimelerin altında tarihe bir kafa tutuş, felsefi bir duruş ve önemli olaylar hakkında tutanak niteliğinde ama yumuşak dille anlatılmış sadece içeriği duygu olmayan bir var oluş evreni göreceksiniz. Şimdilik bu kadar diyelim. Faydalı bir forum olacak kanısındayım... Benden daha birikimli isimlerin eklentilerini sabırsızlıkla bekleyeceğim tek forum konusu da bu olacak sanırım ...
??? #3
Sizden daha birikimli olmak kimin haddine düşmüş? Abesle iştigal olur bunu beklemeniz. Saygılarımla.
??? #4
"Benden daha birikimli isimlerin eklentilerini sabırsızlıkla bekleyeceğim tek forum konusu da bu olacak sanırım." Kendimi bu konu da yeterli görmediğimden benden daha bilgili kişilerin yazdıklarını okumak ve bilgi paylaşımına gitmek istiyorum dedim bu kısımda. Yanlış anlaşılma olmasın. Saygılar.
??? #5
SEVGİLİ ERCAN, Onlar düzeyli biçimde tartışıyorlardı, Araya balta gibi girdin dostum. Pek yararlı da olmadı. Biraz sakin ol. Yoksa seni linç etmeye başlarlar. Ben de eskiden senin gibiydim. Bir balta. (hatta pelikan gibi dalışa geçtin) Onların tartışmasından zerre kadar bişiy anlamadım. Ama bu iyi, konuşuyorlar, İki tartışmacıya da sevgilerimi yolluyorum. Açık sözlü arkadaşım, bırak tartışsınlar, Bu arada yazdığın mesajda çok pis ifadeler vardı. Dikkat! sevgiler sana.
??? #7
"Minerva'nın başkuşu gün batarken uçuşuna başlar."
??? #8
Bakışların önceliği ve önderliğini unutmadan yazmak ve edebiyata azda olsa matematik karıştırmaktır felsefenin uzak anlamı... Ancak paylaşmak, paylaşan eserlerin çostuğunu seyretmek biraz garip durmuyor mu ufkumuzda? Paylaştıkça çoğalmayan yazıları napacağız? Hem neden paylaşılınca çoğalır ki bunlar? Ayrıca bu nasıl bir çoğalmadır? Felsefe ki tüm bu soruları önce sordurmaya yarar! Çözüm yazandadır! Birlik ve beraberlik nutuklarının hat safhada olduğu şu günlerde azıcık, nolur azıcık yalnız kalın..! Başkalarının beraberliği bizi sevindirmesin. Kalabalıklarla "kenetlenmek" hangi mantığın ürünüyse artık, nolur uzaklaşalım yavrumuz olan birlik ve berberlikten. Anlaşılması güç olan felsefe yoksunu yazılardır asıl. Basitlik bir sıradanlığı andırsa da aynı zamanda net olandır. Akılla ceplerimizde taşıdığımız herşeyi ortaya vurmak da yine felsefeyle derinlik ve edebiyatla güzellik bulacaktır. Bu dışavurumu da expresyonizmi bilmeden yapamayız. Bilmekle gelen başka bir edebiyata sarmalıyız başlarımızı...
??? #9
ÖZNE felsefe-sanat seçkisinin 6. sayısında "felsefe-edebiyat ilişkileri" ele alınacaktır. Konuyla ilgili çalışmaları olanların katkılarını bekliyoruz. "Türkiyede felsefe-felsefede türkiye" konulu sayının tanıtımını siteye eklemiştim. İlgilenenler bakabilirler. iletişim için: oznefelsefesanat@yahoo.com ya da mgunay@cu.edu.tr adrslerine yazabilirsiniz. saygı ve selamlar Mustafa Günay
??? #10
-[[I]]Ama görüyorsun. Ne yaparsam yapayım, hep gözlerim sulanıyor.[[/I]] -Neden? Erkek değil misin? -[[I]]Evet. Erkeğim, ama ağlamak istiyorum. O kadar.[[/I]] -Pencereden bak. Hava ne güzel, gökyüzü masmavi, bulutlar birer küçük koyunu andırıyor... Özellikle de güneş. Tanrı’nın güneşi. Tanrı’nın en güzel çiçeği. Isıtan ve tohumları yeşerten güneş. Güzel değil mi? -[[I]]Güzel. Güneşsiz günleri sevmiyorum. Gelmesiyle gitmesi bir oldu mu seviyorum yağmuru. Uzun sürdü mü, her yanım küflenmiş gibi geliyor.[[/I]] -Tanrı’nın güneşi bu denli güzelse, sen bir de ötekini düşün. [[I]]-Hangi öteki güneşi? Çok büyük olan bunu tanıyorum bir tek[[/I]] -Daha da büyük olan bir başkasından söz etmek istiyorum. Yüreğimizde doğan güneşten. Umutlarımızın güneşinden. Düşlerimizi de uyandırmak için göğsümüzde uyandırdığımız güneşten. [[I]]-Ya benimki?[[/I]] -Seninki, hüzünlü bir güneş. Yağmur yerine gözyaşlarıyla çevrili bir güneş. Olanca yeteneğini ve gücünü keşfetmemiş bir güneş. Senin tüm anlarını henüz güzelleştirmemiş bir güneş. Küçük, bir parça da mızmız bir güneş. [[I]]-Ne yapmam gerekiyor?[[/I]] -Pek az şey. İstemek yeterli. Ruhunun pencerelerini açmalı ve fırsat tanımalısın nesnelerin müziğinin içeri girmesine. Sevecenlik anlarının şiirinin içeri girmesine. Başkaları için soğuk bir müzik yapacağına, müzik içinde yüzmen gerekir senin. Bir dost gibi elimi sık ve gidip GÜNEŞİ UYANDIRALIM... GÜNEŞİ UYANDIRALIM (J. M. de Vasconcelos) Sh: 63-65
??? #11
forumcular, okuduğunuz üzre, sayın yusuf ziya onca aşağılamayı karalamayı yaptı, ve dedi ki, edebiyat şiir dergisi çıkardım 12 sayı, ben de has adamın yapacağı gibi, onu kutladın, doğrusu budur, böyle olmalı, yani sayın yusuf ziya ile düşman olsam ne kazanırım ki, ben biri İYİ BİR ŞEY YAPMIŞŞA, ONUN ELİNİ SIKARIM, onu yüceltirim, evet, konu CEMİL KAVUKÇU, öğretmen edasıyla sordun, sorguçluk iyi değildir ama söyleyeyim, sen okudun herhalde: gemiler de ağlarmış, yusuf, sen gene karalamalarına devam edeceksin, yaşın da epey var sanırım, sabit fikirlisin, ama sana şunu derim, kitabımı al oku, eleştir, başımın üstünde yerin var, o zaman konuşuruz, ama şimdi değil, senin adalet kavramın yok, okumadan karaladın çünkü, SAYIN ZEYNEP GÜN, bende bir beyaz bulut gibisiniz, şaka mı yapıyorsunuz ciddi misiniz, gülüyorum, dalga mı geçiyorsunuz, büyük ihtimal dalga bu. sayın imdat, konunun dışındasınız, SAYIN ORKUN, o yazıları yazman iyi oldu, LACİVERT DERGİSİ, hatırlatırım, olgun beyin uzlaştırıcı yaklaşımı çok güzel. sevgili nida, kitabımı al, yoksa gelir yakarım seni, -iki tane alcaksın eşkiya- abi içme yahu, lütfen, içince güzelleiyorsun ama hocam, SEVGİLİ KENAN NERESİN? sayın forumcular, hasetlikle konuşmayalım, barış sevgi birlik,
??? #12
valla benim karnım tok bu aragazlara... aferim okumuşsun cemil kavukçu'yu. şimdi de konuşmaya başlayalım kitap hakkında. başla bakalım Gemiler de Ağlarmış hakkında neler söyleyeceksin. senin hala algılayamadığın bişey var ve ben umudu kestim zaten bu saatten sonra algılayabilecegini hiç sanmıyorum. dergi çıkarmaya, kitap çıkarmaya karşı olan yok. tanıtımına da kimse birşey demez. ama bu ağlak tavırlar, kitabım çıktı diye yırtınmalar, kendini çok önemli sanmalar mide bulandırıcı. bu yapan bir sen varsın bir de bir başkası:))) k,tabımı oku diyorsun. internette yayınladıklarından daha mı iyileri var kitabında? internet küçük isa. burda yazdıklarının daha fazlasını başka sitelerde yazdığını her yazının, şiirinin altına kendini tanıtan anlatan öven notlar yazdığını biliyorum.
??? #13
yusuf, sayını kaldırdım, nette hepsini yayınlamadım ki, onlar tek kitapta var, gene yanlış konuştun yusuf, ahhhhhhh, hocam sabit fikirli olmak iyi değildir,
??? #14
yusuf, öykü eleştirileri yapıyorum ben, yani o kadar birkim sahibiyim, siz konuş bakalım dedikçe de konuşmam, istersen bunu özel mesajlarla halledelim, LACİVERT DERGİSİ. iz üyelerini bekler,
??? #15
canın neyi isterse onu kaldır:))) sayından hoşlanmam zaten... şu yaptıgın öykü eleştirilerini koy izedebiyata da okuyalım isacık. nettekiler en kötüleri mi yani? anlamadım. bir fikir veriyor işte orda burda yazdıkların ve kötü bir fikir veriyor. hele senaryo diye yazdıgın hem kötü hem de senaryo nasıl yazılır bilmediginin göstergesi... saçmalıklarının saçma oldugu konusunda sabit fikirliyim evet...
??? #16
BARBAR BERBER VE KEDİSİ CAFER YENİ BİR EV ve henüz yeni olacak kadar eskimemiş bir iş. İşyerine yürüyerek gidiyorum, hem de öyle çok bir yol değil, hepsi beş dakika. Beş dakika, ama neler sığmıyor içine. Kullandığım yola göre – süre değişmiyor – ya marketin önünden geçiyorum, ya da ne olduğunu henüz bulup çıkaramadığım büyük, mavi bir binanın – bu ikisiyle de sınırlı değil seçeneklerim – ama kesinlikle adliyenin önünden geçmek zorundayım. Çalıştığım binayla omuz omuza olduğu için onu yanlama şansım yok, önümde tutmaya çalıştığım gözlerim kocaman, istemesem de meraklı kulaklarım dimdik, bu biçimsiz yapının çirkin ve genişçe yüzüyle her gün karşılaşıyorum çaresiz. Yürüyen şatoları andıran kamyonların içinde tutuklular, kaldırım kenarlarında sigara içen pazen etekli, oya işleme yazmalı kadınlar düşüncelerimi yönlendiriyorlar. Çalışmaya sakin bir kafayla başlamak çok uzak bir düş benim için. Ooo; darmadağın masama, sürekli sorun çıkaran bilgisayarıma ve tozlu tabanı tir tir titreyen bir asmakattaki loş odama varmışız bile. Oysa ben biraz geriden almak istiyorum, izin verirsen. Bizim evden caddeye doğru çıkan yokuşlardan birinin sonunda, önü balta girmemiş ormanı andıran bir manav ve yanındaki bayan kuaförüyle insanda hemencecik tuhaflık uyandıran bir berber var. Manav ve berber sözcüklerini ilkin birer dükkân adı olarak kullandım, bundan sonra iki ilginç insanı işaret etmek üzere anılacaklar. Manavı tanıyordum; işin kendisinden nefret etmeme karşın benden istediğin tüm o sebze-meyveyi buradan alıyorum, çok iyi bilirsin ki ne sebzelerle ne de meyvelerle bir sorunum vardır, beni sıkıntıya sokan şey, sanırım, satın almamı söylediğin miktarlar. Yerin dibine giriyorum iki patlıcan, ya da dört elmayı tartması için adamcağıza uzatırken, zavallının dünya savaşından önceki gün dönmüş gibi görünüşü yüzünden onu böylesine önemsiz işlerle yoruyor olduğum düşüncesi ölesiye sızlatıyor içimi. Neyse değişiyor insan, unutmadım eczaneden satın aldığım ilk kadınbağını… Manav diyordum, iyi biri, azıcık kafadan çatlak ama patlayan şeker kıvamında desem yeridir. Arada sırada senin ne zaman biber dolması yapacağını soruyor, yapacaksın değil mi? “Patateslerde iş yok bu yıl,” diye söyleniyor, ben yeşil soğanlardan tarafa yönelmişken. “Tezgâh hepten dağınık. Valla biliyorum elmaları parlatmayı, şunu bunu öyle süslücene dizmeyi… Ama şu kedi yok mu şu kedi…” Bir yaka silkiyor ki incecik gömleği cırt diye elinde kalacak sanırsın. “Şu kedi bitirdi beni. Hep söylüyorum berber olacak herife! Ulan mübarek at mıdır, inek midir bu! Ne gelip kemiriyorsun sebzeyi meyveyi! Yesen bari, dişle dişle bırak! İş misin sipariş misin, her gün her gün!” Gülmeden edemiyorum, öyle telaş basıyor ki sonra içimi… Dur gerisini dinle. Ben tam “Sen hem iki üç kuruşluk alışverişinle adamı radyoda dinlediği haberlerden kaldır, hem de hâline gül, şimdi çiğ çiğ yiyecek…” diye düşünürken o gelip dostça omzuma vuruyor, ardından eliyle ağzını saklayıp konuşuyor, berberden yana ikide bir yan gözle bakarak. “Sen yenisin buralarda, bilmiyorsun bu canavarı. Bak, bak, dur şimdi değil, hah arkasını döndü! Bak, bir tek kul var mı dükkânında? Arada sırada bir yabancı düşerse iyi. Kan revan içinde çekip gidiyor sonra… Adı gaddara çıkmış bir kere, kasap, kasap! Ya geçen ucuza diye ailelerini kandırıp tıraşladığı çocuklar. Öğretmen sınıfa sokmamış valla. Hepsinin kafası yamru yumru… Nah bu hormonlu patates gibi…” O, patatesi elinde gülle gibi sallayıp arkası dönük berbere fırlatma ateşiyle yanıp tutuşurken çevredeki insanların bize bakıp gülüştüğünü fark ediyorum. Gözlerimi kısıp yumduğum dudaklarımın arasından kınayıcı sesler çıkarırken gülmek, kahkahayı basmak falan hepten uçuyor aklımdan. Ciddi ciddi merak basıyor içimi. Kim bu gaddar berber ve şu otobur kediyi niye hiç görmüyorum? Bir ayda mahallenin tüm tekirleri, sarmanları, alacaları, bulacaları, karacaları ile tanıştım. Kimisi esnafın, ya da giriş katında oturan teyzelerin kedisiydi; kimisi çocukluğum kadar hürdü, yani sokağa aitti. Yakındım onlarla ve aralarında zerzevat düşkünü olacak bir tip yoktu açıkçası. Üstelik onlardan biriyse bile hangisiydi? Evi boşaltıp bize devretmekte – ayrıca konuşmakta – epeyce zorlanan değerli evsahibemizin biricik eşinin kaçak elektrik çekmeye çalışırken sonsuzluk âlemine göçtüğünü duyar duymaz sana ne söylemiştim anımsıyor musun? Öyle bir yere gelmişiz ki şaşırtıcı bir şey görüp duymadan gün geçmeyecek anlaşılan… Kedinin adı Cafer’di; ama onu ben bulmamıştım ve adını da boynundaki paslı teneke tasmadan öğrenmemiştim. Her ne kadar manavın komşusu nalburunun önüne demirlemiş 1965 doğumlu, ak kanatlı, çivit rengi OPEL daha önce dikkatimi çekmişse de, üstelik oradan hiç kımıldamıyor olması arabayı benim için fazladan ilgideğer kılmışsa da görmemiştim, hayır; bej yanaklı, yarık tekerleklerinin arasından insanın içini ürperterek ışıldayan o bir çift göz o ana dek yoktu benim için. Ta ki… Erken çıktığım bir gün, iş dönüşü, gelecekçi şairlerden dizeler okuyarak kendimi epeyce bir yüreklendirip soluğumu tuttum ve küt diye daldım Barbar Berber’in dükkânına. Gaddar mıydı, barbar mıydı? Neyse. Önce bir tütün kolonyası duvarına çarptım meraklı burnumu. Sonra iyi akşamlar dileyip bir şey isteyeceğim zamanlarda olduğu gibi işaret parmağımı dudaklarıma doğru yaklaştırdım. Kırış kırış yüzünü süsleyen donuk mavi gözü – gözleri demiyorum, çünkü bir tanesi duyguları yansıtamayacak kadar kısıktı – beni görünce ışıldadı. Sevindi adam, iyi ama niye? Sonra, ayna ilişiverdi gözüme. Bende bir saç, bir sakal; iyi de biliyorsun ya, hâlâ öyle… “Şey,” dedim, şu Arapların bize tek armağanı olarak görürüm bu sözcüğü genelde, elbette senin kullandığın zamanlarda değil. “Şey, ben tıraş olmayacağım. Biraz saç jölesi kullanabilir miyim, diye soracaktım.” Elimde bir elli kuruşu evirip çeviriyordum ki adam beni beleşçi sanmasın. “Belki biraz da parfüm,” Berber kaşlarını çattı. Kaş çatmak daha önce gördüğüm bir şey değilmiş. “Kolonya da olur,” diye geveledim. “Yok,” diye hırladı, gerçekte sigara içmekten çatallanmış bir sesle normal normal konuşuyordu; ama benim kafamda öyle bir resim oluşmuştu ki onun sesi için “hırlamak” anlatımım bağışlanabilir. “Yok,” dedi kafasını gazetesine gene gömüp. “Necip var, orada raflardan birinde. O elindekini de cebine sok.” Necip ne biliyor musun, sen kesin ilk duyuşta ne olduğunu çıkarırdın. Briyantin. Necip Bey. Ömrümde hiç kullanmamıştım, ama ağır bir zorunluluk altında hissediyordum kendimi. Çok gerekiyormuş gibi koltuğa oturdum ve adamın gelip makasla saçlarıma girişmemesi için dua ederek eski dostumuz Necip’ten küçük bir parça aldım parmaklarıma. Tam saçıma sürecektim ki arkamda gazete hışırdadı ve aynada parlak bir makasın yürüdüğünü gördüm, bu bir kâbus olmalıydı. Ben donup kalmışken berber dışarı çıktı, aynadan, tam çaprazlamasına görüyordum onu. Çivit rengi Opel’in yanına gitti ve yılların incelttiği kaportasına yumruk atarak “Cafer! Cafer, neredesin!” diye bağırdı. Hemen dışarı koştum. Ne tür bir içgüdüyle bilmiyorum, ya da şunun gibi bir hikâye mi yazmıştım kafamda: Cafer manavın adıydı, bizim konuşmalarımızı butikteki kız berbere anlatmıştı, berber benim geldiğimi görünce manavı makaslamaya niyetlenmişti. O azıcık yeteneksizce ama onurlu bir esnaftı. Olası bir trajediyi önlemek için şaşkın yüzümü tokatlayarak azıcık sorun çözücü duruma soktum – bu arada eski dostumuz Necip beni yanaklarımdan öptü – ve dışarı koştum. Aptal gibi görünüyordum, gülme, her zamankinden de çok… Ağzında bir maydanoz demetinin son kalıntılarıyla ünlü Cafer ve onun göz kamaştıran ihtişamı tam karşımda duruyor, elini yüzünü berberin paçalarına temizliyordu. O anda kafamın içinde kedilerle ilgili yaptığım bir bilimsel çalışmayı kısaca buraya alıyorum: Kedilerin temizliği bana bireysel temizliğimi sıklıkla hatırlatırdı, yüzümdeki şeyi gömleğimin koluna sildim. İkincisi bu hayvanların midelerinde biriken tüylerden kurtulmak için ot yiyip kustuklarını biliyordum, ama Cafer kesinlikle bir salata diyetine girmiş gibiydi. Merak ediyorsun değil mi? Senin şu hep anlattığın türden kedilerin artık soylarının tükendiğini sanıyordum. Sincap kuyruklu, beyaz göğüslü, boz mantolu. O ne şişkoluk, o ne cin gözler! Var gerisini düşün. Bir de berberin onu kucağına alıp sevişi… Başka kedi olsa çığlık ve pençeyi aynı anda basıp tabanları yağlardı adamın hoyratlığı karşısında, ama bizimki… Bizimki sertçe yoğrulmaktan aldığı keyifle dört köşe mırlıyor, kulağına fısıldanan küfürlerle zevkten dört köşe oluyordu. Koca kuyruğuna da bir domates kabuğu yapışmıştı, leş gibi etti berberin göz delici beyazlıktaki önlüğünü. Cafer ve Barbar Berber’le daha sonra birkaç küçük anım daha var, bir ara az kalsın tıraş bile olacaktım orada, ama gazetemi okuyup sıramı beklerken ve önümdeki kurban çevreye kanlı haykırışlar saçarken saatin geç olduğunu – her nasılsa – fark edip senin yanına koştum. Ah canım... Sigaramın bittiğini görüp bakkala koştuğun o akşam, evimizdeki o ilk günümüzde, ayakkabı bağına basıp bacağını kırmak gibi bir şapşallığı nasıl yaparsın? Vicdan azabı bir yana, çevrede olan biteni anlatmak görevi bir yana... YAZAR: KENAN ŞAHİN, izedebiyat yöneticisi Arada yoğunlaşan, havai fişek patlamaları yapan bir öykü, ama geniş bir çerçevede bakıyor, bana öyle geldi ki, bu öykü bir romanın parçası gibi. Kısa kısa GENEL BAKIŞ: Özgün bir dili, ilginç, mizah açısı hoş sağlam bir öykü… Çok basit dil hataları var… Öykünün en başında bir garip cümle var: YENİ BİR EV ve henüz yeni olacak kadar eskimemiş bir iş. (Belki de benim anlama kabiliyetim yok) Cesur Kenan bey’in bu cümlesinden anlamamız gereken nedir acaba, Ben bu cümleyi okur okumaz neyi anlamam gerektiğini çıkaramadım, Hemen geçelim, öyküyü görelim, Biraz koklattı sonra, geri dönüşlerle öyküyü anlattı anlatıcı/yazar. YERİNDE BENZETME ÖYKÜYÜ GÜÇLÜ KILAR: İŞTE: (yüzünden kelimesinden sonra bir virgül, bunu ben attım) zavallının dünya savaşından önceki gün dönmüş gibi görünüşü yüzünden, onu böylesine önemsiz işlerle yoruyor olduğum düşüncesi ölesiye sızlatıyor içimi. Benzetmenin fazlası öldürür öyküyü. Yani hormonlu domates gibi gözükür. İnandırmaz. İnanmaz okur. Yazarın anlatımında yalınlık var, her şeyi süse püse kaçmadan vermiş. Yalınlık bir öyküyü inandırıcı yapar. Dedim ya, romandan parça gibi, öykünün baştan sona bir süren, artan bir gerginliği vardır, ama bu öyküde, son cümleler, bu öykü bitti diye çığlık atmıyor bence, ısrarla diyorum, bu öykü romanın parçası gibi duruyor, devamı sanki gelecek… Yazar öykünün son cümlesini belirler…bu cümle öykünün ortasına da konulabilir.. ama en son yere konulması mühim… BAKINIZ, MANAVI YAZAR BİZE, İRİ, ŞİŞMAN YA DA BAŞKA ŞEKİLDE GÖSTEREBİLİRDİ, DİLLENDİREBİLİRDİ, Ama bakın, okura nasıl tanıtmış manavı: Manav diyordum, iyi biri, azıcık kafadan çatlak ama patlayan şeker kıvamında desem (dersem) yeridir. ORJİNAL BİR TANITIM….şiirsel güzel bir tanıtım… Epey gülünç burası: Biraz saç jölesi kullanabilir miyim, diye soracaktım.” Elimde bir elli kuruşu evirip çeviriyordum ki adam beni beleşçi sanmasın… Bu öyküde gördüklerim, hissettiklerim kısaca bunlar… Öyküyü beğendim…
??? #17
yusuf, ne zor adamsın sen ya, bak hocam, onlar senaryo değil, skeç, SANA SENARYO YOLLARIM İSTERSEN,
??? #18
Yengecin Kıskacı İncelenen kitap, ‘Yengecin Kıskacı’, yazarı: Atilla İlhan, türü: Öykü Bilgi yayınevi, Atilla İlhan, sanki arkasında bin kişi var, o kadar çok yazdı ki, Atilla İlhan şiirleri, sevgililerin birbirine okuduğu şiirler, mesela, ‘Ben Sana Mecburum’, bu şiiri kitabından buraya yazmak yerine, nette arama yapıp bir sitede buldum, ki bir rezaletle karşılaştım, sayın site sahibi hanım, şiiri yazım hatası yaparak, üstelik kimi yerlerine uyduruk işaretler koyarak yayınlamış, şairin şiirine, kişiliğine hakarettir bu, işte bunlar gayriciddi edebiyatın sırtlanlarıdır… Ben de kitaptaki yazılış biçimine sadık kalarak şiiri buraya kopyalıyorum: ben sana mecburum ben sana mecburum bilemezsin adını mıh gibi aklımda tutuyorum büyüdükçe büyüyor gözlerin ben sana mecburum bilemezsin içimi seninle ısıtıyorum A. İ. Şiirin bir bölümünü koydum, ki bu genel bir inceleme yazısıdır, isteyenler, ‘Ben Sana Mecburum’ adlı şiir kitabını alırsa, -Bilgi Yayınevi- şiiri orda bulabilirler ve diğer güzelleri… Sözü ölçülü tutup geleyim Yengecin Kıskacı’na, Yutarcasına öykü kitapları okuduğum dönemde almıştım bu kitabı, kitabın ilk öyküsü GECELEYİN RÜYA GÖRÜRÜZ, kitabın en kısa öyküsü, diğerleri uzun öykü diye adlandırılır, diğerleri, HİZİP, DR. CEMİLE CEYDA, YENGECİN KISKACI, İlk öyküsünden itibaren, yer yer yalın, yer yer şiirsel bir anlatma tekniği, ustanın da dediği gibi, düzyazı silahşörüdür o, dili istediği gibi ama hep ölçülü biçimde koşturuyor, merak ettiriyor, duygulandırıyor, düşündürüyor, okuru yormadan sıkmadan peşine takıp gidiyor, öykü yazmaya hevesli yazar adaylarına önemle öneririm bu kitabı, anlatımında güçlü bir görsellik ön planda, yani kamerası var cümlelerinin, canlı kanlı bir anlatma tekniği, yazarın anlattığını hemencik gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz, usta, Yeşilçam’a birçok senaryo yazmıştır, bu güçlü görselliği de buradan ileri gelmektedir, bilirsiniz ki, senaryoda öncelikli olan görselliktir, sonra ses yani dil, sonra diğerleri, toparlarsam şöyle derim, senarist görsellikle ve cümlelerle yani dille seyirciyi etkilemeye çalışır öncelikli olarak, şunu da ekleyeyim, senarist, bir duyguyu ya da düşünceyi öncelikle görselliğe dayandırarak anlatma zorundadır… Kitapta beni yoran şunlardı, kimi eski sözcükler, bunları araştırmak, tabi yeni kelimeler öğrenmemi sağladı ama akıp giden öyküden uzaklaştım, aldığım tat da bozuldu, bu eski sözcükler kullanımda değildir, bana kalırsa, yeni sözcükler olmalıydı orda, çünkü dil daima hareket halinde olan, değişen bir şeydir, dolaşımda olmayan sözcükleri kullanmak, ne kadar yararlı? Dolaşımda saçma sapan sözcükler de var, ben bunları kastetmedim, dilin yozlaşmasını kastetmedim, yazar derdini kelimelerle anlatır, anlaşılmak için yazar, kelimelerin alevi önemlidir elbette, iyi, net, kıvamında alevli kelimeler, eserin okuyucunun kalbinde ve ruhunda en manzaralı yeri bulması sağlar. İsa Kantarcı
??? #19
anladım demek senaryo değil sikeç...!
??? #20
yarım sayfalık A4 kadar olamayacak bu yazılara sen eleştiri mi diyorsun? bunlar reklam için yapılan tanıtım yazısı bile olamaz. dil yanlışlarına hiç girmeyecegim bu sıcak havada.
Başa Dön