4
Tilki çok kızgındı. Ve kırgındı. Bir adama kaptırmıştı tavuğu, ilk kez bir insan ona çok yaklaşmıştı, çok açtı, durumu kurtarmak her zamanki gibi bitip tükenmez mücadeleye devam ediyordu. Arayış içinde dikkatle ve titiz biçimde dolaşıyordu. Takip ettiği koku onu mezarlığa, kokunun kaynağına, iki kafadarın olduğu bölgeye yanaştırdı. O tavuğu oradan alma imkanı yoktu, ateş üstünde pişen kokusu adeta ruhunu, gençliğini aldı. Bu gece açlıktan ölmektense gidip o uyuyan canavarın bir kulağını koparmayı düşündü. Kızgındı ve tek çaresi vardı, bu geceyi midesi guruldayarak geçirecekti ya da… bastı… korkusuna rağmen…
tekrar tavuk kümesine yönelmişti. Kümeste bir kargaşa kopuyordu, tavuklar bütün gücüyle bağırırken kaçışıyordu. Kaos ortamında tavuğun birini şans eseri kaptı ve fırladı. Tüfek patlama sesi duyuldu, tilki can havliyle o kadar seri kaçıyordu ki. Genç adam ıskalamıştı.
Tilki köy yolundan koştu ve mezarlığın dikenli tellerinin arasından içeri daldı, durdu nefes nefese, sesleri dinledi, gelen giden yoktu ve tavuğun tüylerini kanatlarını yolmaya başladı.
Şafak söküyordu, ışık tatlı hareketler başlamıştı, tilki, kıvrılıp yattığı yerden kalktı, etrafa çeşitli hayvan sesleri hakim oluyordu, bir eşek anırdı, kuş sesleri, iki köpeğin havlaması yankılandı vadide. Tilki, suratını temizledi yalandı, kıçının üstüne oturdu ve gözlerini köye dikti. Yakında bir yerde bal arısı kolonisi vardı, bir ağaca yuva yapmışlardı. İri bir kaplumbağa boyunu kat kat aşan otların arasından usul usul ilerliyordu.
Zaman biraz daha aktı, genç bir kadın ahıra girdi iş üstüyle, ineklerin, tosunların altını süpürdü, kürekle pisliği el arabasına koydu, dışardaki gübre yığına taşıdı, inekleri tek tek sağmaya başlamadan önce önlerine ot attı, dışarda naylon altında geçen yazdan kalma otlardan.
Tabiat ışıkla, ısıyla taçlanmıştı.
Taşların ve kayaların arasından yılanlar güneşe çıkmış huzurla bu anların tadını çıkarıyordu.
Köyün içinde ya da dışında çok eski ahşap boş binalar vardı, çeşitli ufak canlılar burayı yuva yapardı, bitkiler… kimi yapı eskiydi ahşaptı; ama sağlamdı. Tek katlı yapılardı. Ara ara betonarme tek ya da iki katlı binalar vardı köyde. Her evin bahçesi, tarlası, meyve dolu bahçesiyle çok hoş manzaraya sahipti. Bazısı evin çatınışı yaptırıp kiremitle kaplatmıştı. Bazısı ise bir şeyler kurutmak ya da başka amaçlarla çatı yapmamıştı. Evlerin bir yanında odun depoları vardı. Tavuk kümesleri. Köpek kulübeleri. Ahırlar… Köy yolunun kenarında kayaların üstündeki bir kertenkele yıldırım hızıyla ilerledi, kayanının güneş alan yerinde bir süre zevkle durdu ve kayaların arasına fırıldak gibi ilerleyip kayboldu. Köyün yakınlarında, ahırdan atılan devasa gübre yığınına yakın büyük ağacın dallarında bir karga sürüsü vardı. Kimi uçuyor, kimi birbiriyle kavga ediyor, kimi gübre içinde eşeleniyor, kimi ise köy evlerinin birinin kırmızı kiremitli çatısında etrafı gözlemliyordu. İki tanesi ise yaklaşan atmacayı kovalıyordu gökyüzünde. Daha yükseklerde ise bir kartal daireler çizerek köyün ekili arazilerini tarıyordu av bulmak için. Kartal tarama yaparak ormanın arka tarafına, diğer vadiye geçti ve gözden kayboldu.
Burada, her köyde olduğu gibi insanlar erkenden kalkar. Kadınlar özellikle. Evde okula gidecek çocuklar varsa onlar da erken kalkar.
Kimi adamlar da erken kalkar, tarlasını bahçesini hayvanını çok sevenler.
Kadının biri bahçeye girdi ve yeşil fasulyeleri sulamaya başladı, hortumu çekiyordu. Susuzluk çağında damla sulama sistemini öğrense çok iyi olur; ama birileri onu bilinçlendirmedi. Eskiden nasıl biliyorsa öyle yapıyor işini. Bahçenin diğer bölümüne geçti, domatesler, yazın ilk domatesleri çıkmaya başlamıştı, çocuk sever gibi domates bitkisiyle konuşuyor, elindeki sepete domateslerin en kırmızı olanları yerleştiriyordu. Sonra salatalık bölümüne geçti, sonra yeşil biber, sonra patlıcan topladı. Kocası fazla olursa bunları pazarda satardı.
Kasabada tavukçuda çalışan genç adam sigarasını yaktı ve motosikletine atladı. Diğer evden ise kasaba belediyesinde temizlik işlerinde çalışan bir adam eski aracına atlayıp yola çıktı.
Köyde herkes yaz ayının gelmesini bekliyordu heyecanla, bu tatlı sıcağı, herkes, her şey bekliyordu bayramı bekler gibi. Yaşama gerçek bir azim veren ısı kaynağı her şeyi ateşliyordu harekete geçmek ve çalışmak, mücadele etmek, ürün almak için, bitkiler, hayvanlar, dağın taşın içine gizlenen minik canlılar… Kışın genelde ahırda kalan sığırlar, koyunlar keçiler ya da tavuklar. Kediler ve köpekler. Her şey sevecendi. Güneş her şeye he canlıya akıl almaz bir can vermişti adeta. Bu ruh arazilerde bahçelerde üzgün ruhlarda ve yeni bir şey bekleyen canı sıkılmış her şeyi toparlayıp düzene sokuyordu. Kimi hayatının ya da yaşamın berbat ve bir çıkmaz olduğunu düşünürdü. Parası yok evlenememiş mesela. Sigortalı sağlam bir işi yok. Hayvan bakıyor, tek çaresi bu. Bu işte de para var iyice çalışırsa ama. Zengin olmazsın; ama aç da kalmazsın. Hiç yoktan iyidir; geçinirsin. Kimseye muhtaç olmazsın.
Çareyi ay gibi ay gecesi gibi bekler insanlar ve kötülüğün ya da belanın, acının nereden, nasıl geleceğini bilemez insanlar, birileri güzelliğin ve iyiliğin tam tersi için çalışır. Oysa her şey realisttir, ölen ölür kalan kalır. Siz ağlarken ya da gülerken. Her şey bilimsel ilerler. Hep devam etmek şarttır. Devam etme gayreti denge getirir, ruha iyi gelir. Öte yandan olup bitenler, bu sistem iyi bir insanı şeytanlaştırabilir. İnsan kalabilmek için akıl almaz bir çaba şarttır. İnsan kalabilmek için çabalayan insanlardan biri, köyün sakinlerinden biridir Zeynep. Bu romanın meselesi o da diğerleridir.






