"O kadar çok şey öğrendik ki, birçoğu yanlış çıktı." - Mark Twain"

Kaçiş; James Brown

"KAÇIŞ", James Brown'un sıcak bir yaz gününde huzurlu bir köy manzarasını canlı detaylarla anlattığı öyküsünün başlangıcı. Güneşin parladığı, insanların dışarıda keyifle vakit geçirdiği, kelebeklerin dans ettiği, kedilerin tembel tembel uzandığı ve uzaktan bir kurdun temkinli hareketlerle dolaştığı bu doğa tablosu, yaklaşan bir maceraya zemin hazırlıyor. Pastoral bir başlangıçtan bilinmeze doğru ilerleyen merak uyandırıcı bir anlatım.

yazı resim

KAÇIŞ; JAMES BROWN

not: siz metnin tatlı tatlı ilerlediğine aldırmayın, sonraki sayfalarda...koymadım henüz... bambaşka şeyler olacak metinde...

BİRİNCİ BÖLÜM

Köye yaz gelmişti, yaz ayının yürekten hissedilmeye başlandığı gündü. Ertesi gün hava bozacak endişesi yoktu insanlarda.
Mutlu olmuşlar; dışarı, bahçelere tarlalara dökülmüşlerdi. Ya iş güç peşinde hayvanlarla ilgileniyor ya da muhabbet edip sıcağın tadını çıkarıyorlardı. Güneş parlaktı gün boyu. Dikkatini verirsen; dans ederek, birbirine takılarak otların, ağaçların çiçeklerin arasından uçan keyifli kelebekleri görürdün. Bir evin önünde güneşin kızdırdığı betona uzanmış bir kedi sırt tüylerini yalıyor hararetle. Köye uzak ama yüksek noktada mevzilenmiş kurt ayağa kalktı, yakındaki dereden taşlardan atlayarak karşı kıyıya geçti, emniyette olduğuna inanmak için etrafı gözetledi bir süre ve karşısındaki ormana baktı, etraf tekin göründü gözüne, tüylerindeki suyu silkeledi, sırtını birkaç yerini yaladı ve otlarla kaplı yükseltinin arasından tırmanıp, uzun otların arasında kayboldu, gözüne bir şey ilişti, tavşan olabilirdi, fırladı mermi gibi., ormanın sık dokulu yapısında, büyük ağaçlar arasında hayalet gibi kayboldu.
Nefes nefeseydi ve bir dostuyla karşılaşmıştı, o da yurdunu, kendi sürüsünü oluşturmak için orman orman gezen, gece gündüz yol alan bir genç erkek kurttu. Yolda tanışmışlardı. Ve birbirlerinden çok hoşlanmışlardı. İkisi de yeni şeyler öğrenmek için çok meraklıydılar ve karınlarını çok pis bir mücadele ediyorlardı, şu ana kadar bir av yakalayamamış ama buldukları leşlerle idare etmişlerdi ama bir canlı av yakalamak için çok kuvvetli bir arzu duyuyorlardı. İçgüdüleri hareket eden bir hayvan görünce çılgınlaşıyor, öldürme arzusu benliklerini kaplıyordu. Neyin av olduğu neyi olmadığı konusunda tecrübe sahibi değildiler; ama bir takım bilgileri vardı ayrıldıkları süründen edindikleri. Aç olsalar biri birbirlerini buldukları için, yoldaş olmaları onlara büyük moral veriyordu. Yavaş yavaş gerçek bir dost olmaya doğru ilerliyordu başarılı ya da başarısızı geçen günlerin sonunda, birbirlerine sokularak uyuyorlar, birbirlerini tehlikelere karşı uyarıyorlardı. Gözleri hem çevrede hem de birbiri üstündeydi. İşte o güven ve kardeşlik bağı tahmin edilemez başarılar getirir. Genç kurtla şimdi bunu bilmiyordu.
Akşam olmuş henüz yiyecek hiçbir şey bulamamışlardı, kokluyorlardı sürekli, koklamak istemeseler de burunları sürekli alıyordu sinyaller ve yön değiştiriyorlardı, bazen yan yana, bazen biri sağdan biri soldan ayrılarak ilerliyor, sonra ilerde birleşiyorlardı.
Her şeye karşı tetikteydiler.
Köyden biri doğum sırasında ölen buzağıyı ormanın girişine bırakmıştı, gri kurtlar korkuyu epey geriden almışlardı. Leşe yaklaştıkça heyecanlanıyorlar ve hızlarını artırıyorlardı. Koku iyice netleşmişti, fırladılar, bütün güçleriyle leşe koştular. Elli metreyi uçarcasına geçtiler otların ağaç dalları ve iri yapraklar arasından, yuvarlandı biri. Ve leşin başına geldiler.
İşte o an kardeşlik bitmiş gibi göründü. Arkadan gelen bütün ziyafeti kaçırmış gibi hırladı. Öteki yumuşak bir hırlamayla karşılık verdi ve biraz geri çekildi. Bir haftadır böyle bir yemek yememişlerdi ve sürülerini terk ettiklerinden beri ilk kez bu kadar çok etle karşılaşmışlardı. Buzağının derisini deşmek çok kolay oldu. Zaten deri yumuşamıştı ve o hırlamalar biraz daha devam etti ve karınları doydukça üzerlerine rahatlık çöktü, mutluluk.
Onlara bir hafta yetecek yiyecek vardı ama sabah burayı terk edeceklerdi; çünkü onlar gezgindi, kafalarına göre takılmak, özgürce dolaşmak ve hiçbir şeye takılıp kalmak istemezlerdi, onlar yeni yerler şeyler keşfetmeye aşıktı ve hareket etmeden duramazlardı, sürekli hareket halinde olup yeni şeyler keşfedil hiç bilmedikleri şeyler öğrenmek onları acayip iyi hissettiriyordu, biri atik ve heyecanlı karakterdeydi, öteki ise sakin ve huzurlu bir karaktere sahipti.

İKİNCİ BÖLÜM

Köyün güney cephesinde, köye yakın sayılabilecek noktada mezarlık vardı, mezarlık uzun dizi dizi ağaçlarla çevriliydi.
Mezarlığın sonunda büyük öğütlen ağacının yanında, sararmış otların içinde yatak iki kafadar vardı.
“Uyan dedi: 1:50 boyunda, zayıf ve küçücük bir adamdı, 27 yaşındaydı.
“Beni rahat bırak, aksi halde seni boğarım, sonra beni bırak diye yalvarma sakın.
Küfür etti, “gece yaklaşıyor, fırsat zamanı.”
Sigara yaktı ve onun uyanmasını beklerken yüksek sesli düşünüyor, arada dostuna laf atıyordu.
Onun uyanmasını beklemekten başka çaresi yoktu çünkü dostu 1:80 boyundaydı, göbekli ve iri yarıydı. Elleri çok kuvvetliydi. Tek eliyle gazoz kapağını bükerdi. İnşaat demirini bir koluna bilezik gibi bükerdi diğer eliyle.
Cezaevinde tanışmışlardı. Sokaklarda yaşıyorlardı.
Ufak tefek olan gökyüzündeki yıldızlara baktı.
Parlayan yıldızları çocukluğundan beri zevkle izlerdi.
“O halıları güzel paraya satarız umarım. Ama şu köye çıkarken muhtara ve iki adama rastlamamız hiç iyi olmadı. ‘Ne halt arıyorsunuz burada?!’ dediğinde hayattaki her şeyi, kendimi unuttum. Muhtarın solundaki adamın belinde silah vardı. Ama sorun değil. Geziyoruz takılıyoruz, halı işi olmazsa hayvan işi olur. Belki de olmaz.”
Uyandı iri yarı olan: “Lan kapçık ağızlı! Sen demedin mi halı işini. Yüz bin kere anlatmadın mı beni evi biliyorum, keşif yaptım. Şimdi de olmazsa hayvan işi yaparız diyorsun. Ne hayvan işiymiş bu.”
“Ya sakin ol kanka. Adam demedi mi yanlışınızı görürsem götünüzden kan alırım. Sizi hiç gözüm tutmadı. S.ktir olup gidin köyümden. Adam fotoğrafımızı çekti zihniyle.
Bir sığır çalsak milyarlar eder. Büyük bir sığır kaç lira haberin var mı? Ama böyle uyanıkların olduğu yerde hırsızlık da yapamayız.
“Evet, bize öyle pis baktı ki. Ne dediysek inanmış görünmedi gözüme. Burada bir suç olsa bizden bilecekler.”
“Sorun etmeyelim. Başımızı belaya sokmayalım. Her köyde çiftçiler deli gibi çalışır ve çalıştıracak adam arar. Hayvanlara bakarız tarlada çalışırız. Meyve bahçesinde. Ne iş olsa yaparız. Bak yaz gelirken inşaat işleri olur. Kum çekeriz binaya. Çimento kireç taşırız. Kalas tahta.”
“Bana inşaat işinden söz etme. En son köle gibi çalıştırdı adam beni ve koca ekmek arasına biraz zeytin koydu. Başta koyarken çok zoruma gitti. Et kavurması verecekti, öyle demişti; ama zeytin ekmek çok iyi geldi. Çayla tabi ki.”
“Ateş yakalım, patatesler nerde? Çok açım.”
“Şey… patatesleri çeşmenin orada unuttum.
“Aptal herif! Git onları alıp gel.”
“Bir dal sigara ver.”
Çıkarıp verdi.
Ufak tefek olan çalı çırpı topladı. Ateş yaktı.
Uzun bir süre sonra geldi yapılı dostu.
“Ya nerde kaldın, meraktan öldüm.”
Geldi ateş başına oturdu.
Patatesler közde pişiyordu.
Yapılı olan dedi ki: “Yol boyunca düşündüm. Hani bir meyve bahçesi gördük ya geçerken, bahçeye gübre taşıyordu yaşlı adam. Gidip ondan iş isteyelim.”
“Sevdim. Olabilir.” Güldü.
Kafamda bir şeyler canlandı. Ama sen ne dersin bilemem; ama bence muazzam.”
Tedirgin biçimde ona baktı:
“Nedir muazzam olan; çok merak ettim?” Sigara yaktı. Ona da bir dal uzattı.
Yaşlı adam bizi işe alırsa alır; yoksa muhtara gideriz. Kesin iş bulur bize. Birkaç gün çalışırız. Son gün mühim.”
“Son gün mü? Olay ne?”
Güldü. “Son gün olabilir.”
“Ne olur; amcık ağızlı açıklasana!”
"Bak bu herifi…son gün, gece dalalım odasına. Ağzını bağlayalım. Derim ona kim kimin götünden kan alıyormuş… Çok zoruma gitti öyle demesi. Ama tek kelime etmedim. Hatta sana baktım. Bu adamın işini bitireyim diye. Başını hafifçe öne eğsen dalardım bu adama. Ama sen kaşını yukarı kaldırdın. Ben de durdurdum kendimi.”
“Burada kimseyi pataklayamayız dostum.
Birini silahı vardı. Ayrıca silah olmasa bile onları al aşağı etmene izin vermezdim. Buraya iş için geldik. Hırsızlık da yok.”
“Koca karı gibi vır vır edip durma anladım. Bak sana söylemem gereken bir şey var, ama kızacaksın.”
“Hemen söylesen iyi edersin dostum.”
İri yarı adam ateş başından uzaklaştı ve karanlıkta kayboldu. Kısa süre sonra elinde kafası kopmuş bir tavukla geldi.
“Bir tavuk çaldın demek. Dostum neden böyle bir şey yaptın ki?!”
Tilki kümesten çalmış kaçıyordu, tavuğu önümde düşürdü, tavuk sersem gibi yerdeydi, korkudan yere sinip kalmıştı, yakaladım hemen başını kestim. Yakındaki evin ışığı yandı, fırlayıp kaçtım.”
“Seni biri görmüşse yandık.”
“Sanmıyorum.”
“Tavuğu kesmeyip salsaydın kümese giderdi.”
Tavuk canlıydı kaşımda donmuş gibi hareketsizdi. Ama onu ateşin üstünde kızarmış olarak gördüm. Ben onu nasıl bırakırdım bu hayalden sonra. Günlerdir doğru düzgün bir şey yemedik.”
“Kardeşim başımı belaya sokacaksın. Of!”
Ayağım fırsat geldi ya. Biliyorsun güçlü olmam lazım. Et yemem lazım. Karşımıza iki metre boyunca bir ayı çıksa namussuzum geri kaçarsam. Öne atlarım seni yemesin diye ve onunla güreşirim, kemiklerini kırarım onun!”
““Gerçek bir ayıyla karşılaştığımızda umarım buna gerek kalmaz.”
“Ama kaç kere dedim. Bana danışmadan, benden izinsiz bir şey yapma. Başımız belaya girer ve hapse düşeriz.”
“Senin mantığınla gidersek garanti hapse gireriz.”
“Anlamadım?”
“Değerli halı çaldık, ya da hayvan çaldık mesela.”
“Plan, hesap değişti; hırsızlık yok. Kurt gibi insanlar varmış burada. Namusumuzla alın terimizle çalışıp yolumuzu bulacağız artık.”
“Bu dağ başına getirdin beni amelelik için. Başka yerde de yapabilirdik.
“Geziyoruz gözümüz gönlümüz açılıyor.”
“Aslında kafanı patlatsam iyi olur.”
“Hak edersem hiç çekinme dostum. Ama biz birbirimizin arkasını kollarız, değil mi? Gerçek dostlar gibi.”
“Umarım. Başımıza zor bir şey gelir de kaçıp gitmezsin. Tavuğu temizle pişir. Çok uykum var. Biraz uyumam lazım.”
“Bazen kaçmak gerekir.”
“Sus uyumam lazım.”
“Olur.”
“Bir gariplik olursa uyandır.”
“Ne gibi.”
“Ne bileyim; uyandır.”

İri yarı adam aslında yalan söylüyordu. Tilkinin kümese gireceğini fark etmişti, beklemişti olayın sonunu. Yolda bulduğu uzun sırığa terli gömleğini asmıştı, omuzunda tutuyordu sırığı, tilki kümesten bir tavuk çalıp uzaklaşırken aniden önünde çıkıp ucunda gömlek olan sopayı sallayıp onu korkutmuştu, akbaba ya da kartala benzetti havada uçuşan gömleği, korkuyla aklı gitti, onun en çok korktuğu şey havadaki tehlikeli kartal ya da akbabaydı,
kardeşini yemişti bir kartal. Tilki panik içinde korkuyla basarken ağzında dişleriyle sıkıca kavradığı tavuğu unutmuştu, gevşeyen ağzından iki kiloluk tavuk düşmüştü.

düşmüştü tavuk, yerde korku hipnozuna girmiş, taş gibi duruyordu. Kümesteki tavuk çığlıklarına uyanan ev sahibi ışığı açmıştı, hemen kapıya fırlamıştı elinde av tüfeğiyle, küfürler yağdırıyordu. İri yarı adam ise orada elinde ağzını sıkıca tuttuğu tavukla ev sahibini içeri girmesini bekledi saklandığı ağacın otların ardında.
Tedirgindi uykuya dalarken, gariplik olursa.. o adamın elinde tüfekle buraya gelmesi hiç hoş olmazdı.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Tilki çok kızgındı. Ve kırgındı. Bir adama kaptırmıştı tavuğu, ilk kez bir insan ona çok yaklaşmıştı, çok açtı, durumu kurtarmak her zamanki gibi bitip tükenmez mücadeleye devam ediyordu. Arayış içinde dikkatle ve titiz biçimde dolaşıyordu. Takip ettiği koku onu mezarlığa, kokunun kaynağına, iki kafadarın olduğu bölgeye yanaştırdı. O tavuğu oradan alma imkanı yoktu, ateş üstünde pişen kokusu adeta ruhunu, gençliğini aldı. Bu gece açlıktan ölmektense gidip o uyuyan canavarın bir kulağını koparmayı düşündü. Kızgındı ve tek çaresi vardı, bu geceyi midesi guruldayarak geçirecekti ya da… bastı… korkusuna rağmen…
tekrar tavuk kümesine yönelmişti. Kümeste bir kargaşa kopuyordu, tavuklar bütün gücüyle bağırırken kaçışıyordu. Kaos ortamında tavuğun birini şans eseri kaptı ve fırladı. Tüfek patlama sesi duyuldu, tilki can havliyle o kadar seri kaçıyordu ki. Genç adam ıskalamıştı.
Tilki köy yolundan koştu ve mezarlığın dikenli tellerinin arasından içeri daldı, durdu nefes nefese, sesleri dinledi, gelen giden yoktu ve tavuğun tüylerini kanatlarını yolmaya başladı.

Şafak söküyordu, ışık tatlı hareketler başlamıştı, tilki, kıvrılıp yattığı yerden kalktı, etrafa çeşitli hayvan sesleri hakim oluyordu, bir eşek anırdı, kuş sesleri, iki köpeğin havlaması yankılandı vadide. Tilki, suratını temizledi yalandı, kıçının üstüne oturdu ve gözlerini köye dikti. Yakında bir yerde bal arısı kolonisi vardı, bir ağaca yuva yapmışlardı. İri bir kaplumbağa boyunu kat kat aşan otların arasından usul usul ilerliyordu.

Zaman biraz daha aktı, genç bir kadın ahıra girdi iş üstüyle, ineklerin, tosunların altını süpürdü, kürekle pisliği el arabasına koydu, dışardaki gübre yığına taşıdı, inekleri tek tek sağmaya başlamadan önce önlerine ot attı, dışarda naylon altında geçen yazdan kalma otlardan.
Tabiat ışıkla, ısıyla taçlanmıştı.
Taşların ve kayaların arasından yılanlar güneşe çıkmış huzurla bu anların tadını çıkarıyordu.
Köyün içinde ya da dışında çok eski ahşap boş binalar vardı, çeşitli ufak canlılar burayı yuva yapardı, bitkiler… kimi yapı eskiydi ahşaptı; ama sağlamdı. Tek katlı yapılardı. Ara ara betonarme tek ya da iki katlı binalar vardı köyde. Her evin bahçesi, tarlası, meyve dolu bahçesiyle çok hoş manzaraya sahipti. Bazısı evin çatınışı yaptırıp kiremitle kaplatmıştı. Bazısı ise bir şeyler kurutmak ya da başka amaçlarla çatı yapmamıştı. Evlerin bir yanında odun depoları vardı. Tavuk kümesleri. Köpek kulübeleri. Ahırlar… Köy yolunun kenarında kayaların üstündeki bir kertenkele yıldırım hızıyla ilerledi, kayanının güneş alan yerinde bir süre zevkle durdu ve kayaların arasına fırıldak gibi ilerleyip kayboldu. Köyün yakınlarında, ahırdan atılan devasa gübre yığınına yakın büyük ağacın dallarında bir karga sürüsü vardı. Kimi uçuyor, kimi birbiriyle kavga ediyor, kimi gübre içinde eşeleniyor, kimi ise köy evlerinin birinin kırmızı kiremitli çatısında etrafı gözlemliyordu. İki tanesi ise yaklaşan atmacayı kovalıyordu gökyüzünde. Daha yükseklerde ise bir kartal daireler çizerek köyün ekili arazilerini tarıyordu av bulmak için. Kartal tarama yaparak ormanın arka tarafına, diğer vadiye geçti ve gözden kayboldu.
Burada, her köyde olduğu gibi insanlar erkenden kalkar. Kadınlar özellikle. Evde okula gidecek çocuklar varsa onlar da erken kalkar.
Kimi adamlar da erken kalkar, tarlasını bahçesini hayvanını çok sevenler.
Kadının biri bahçeye girdi ve yeşil fasulyeleri sulamaya başladı, hortumu çekiyordu. Susuzluk çağında damla sulama sistemini öğrense çok iyi olur; ama birileri onu bilinçlendirmedi. Eskiden nasıl biliyorsa öyle yapıyor işini. Bahçenin diğer bölümüne geçti, domatesler, yazın ilk domatesleri çıkmaya başlamıştı, çocuk sever gibi domates bitkisiyle konuşuyor, elindeki sepete domateslerin en kırmızı olanları yerleştiriyordu. Sonra salatalık bölümüne geçti, sonra yeşil biber, sonra patlıcan topladı. Kocası fazla olursa bunları pazarda satardı.
Kasabada tavukçuda çalışan genç adam sigarasını yaktı ve motosikletine atladı. Diğer evden ise kasaba belediyesinde temizlik işlerinde çalışan bir adam eski aracına atlayıp yola çıktı.

Köyde herkes yaz ayının gelmesini bekliyordu heyecanla, bu tatlı sıcağı, herkes, her şey bekliyordu bayramı bekler gibi. Yaşama gerçek bir azim veren ısı kaynağı her şeyi ateşliyordu harekete geçmek ve çalışmak, mücadele etmek, ürün almak için, bitkiler, hayvanlar, dağın taşın içine gizlenen minik canlılar… Kışın genelde ahırda kalan sığırlar, koyunlar keçiler ya da tavuklar. Kediler ve köpekler. Her şey sevecendi. Güneş her şeye he canlıya akıl almaz bir can vermişti adeta. Bu ruh arazilerde bahçelerde üzgün ruhlarda ve yeni bir şey bekleyen canı sıkılmış her şeyi toparlayıp düzene sokuyordu. Kimi hayatının ya da yaşamın berbat ve bir çıkmaz olduğunu düşünürdü. Parası yok evlenememiş mesela. Sigortalı sağlam bir işi yok. Hayvan bakıyor, tek çaresi bu. Bu işte de para var iyice çalışırsa ama. Zengin olmazsın; ama aç da kalmazsın. Hiç yoktan iyidir; geçinirsin. Kimseye muhtaç olmazsın.

Çareyi ay gibi ay gecesi gibi bekler insanlar ve kötülüğün ya da belanın, acının nereden, nasıl geleceğini bilemez insanlar, birileri güzelliğin ve iyiliğin tam tersi için çalışır. Oysa her şey realisttir, ölen ölür kalan kalır. Siz ağlarken ya da gülerken. Her şey bilimsel ilerler. Hep devam etmek şarttır. Devam etme gayreti denge getirir, ruha iyi gelir. Öte yandan olup bitenler, bu sistem iyi bir insanı şeytanlaştırabilir. İnsan kalabilmek için akıl almaz bir çaba şarttır. İnsan kalabilmek için çabalayan insanlardan biri, köyün sakinlerinden biridir Zeynep. Bu romanın meselesi o da diğerleridir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Annesi Zeynep’i ayının yavrusunu koruduğu gibi korumaya çalışırken Zeynep birçok genç kız gibi itiraz eder buna, baş kaldırır. Annesinin onu yetiştirirken duyduğu korkularının gereksiz olduğunu düşünüp söylenirdi, bazen tatlı biçimde, bazen ise annesini kırbaçlar gibi sertlikte. Anne ise içinden güler, çocukça bir mutluluk hissederdi. Yoğun olarak kontrol altında tutmak için baskıya, uyarıya, söyleme, öğüde rağmen kızı asla isyan etmez, sesini güçlü biçimde yükseltmezdi, eh tabi Zeynep geçimi kolay, olumlu bir kızdı; ama avantajlı konumda değildi. (yaşı ufak) Sabrediyordu o konuma gelebilmek için, dişini sıkıyordu. Kendi olabilmek, kendi hayatını kurabilmek isterdi. Ne kadarı mümkün olacaktı? Kimin, kimlerin eline düşecekti? Annesi iki de bir hayatın zorluğundan, acılarla dolu hayatından, mücadeleyle geçen yaralı anılarından, genç kızlığının trajik olaylarından, yokluklarından dem vurur, ona moral verip güçlendireceğine hep kötü şeylerden, olaylardan söz ederdi, biri kendini asmış, biri kendini vurmuş, bir kız orospu olmuş, birini sevmiş bir kız, onun yüzünden hapse girmiş, esrar taşımış onun için. 13 yaşında kızın biri sevgilisiyle cinsel ilişkiye girmiş, hamile kalmış, hastaneye kaldırılınca hamile olduğu ortaya çıkmış. Çocuk kimden deyince söylememiş; ama sonra adını vermiş. Adamı hapse atmışlar. Bebeği de devlet korumasına almışlar kızı da. Sakin saf hayatı alt üst olmuş kızın. Ailesi reddetmiş kızı.

Güler; “içimi kararttın anne, başka şeyler konuşamaz mıyız? Canını yediğim!” derdi kibarca, annesini öperdi, annesi gülerdi. Bu çok tatlı, narin, uysal ve ateş gibi canlı mükemmel varlığın onu sevmesi çok mutlu ederdi onu. Kadın saçmaladığını düşünür; ama belirtmezdi. Bu kız benden akıllı olacak, benim gibi ezilmeyecek ezdirmeyecek kendini… işsiz güçsüz olup birilerinin kollarına atılıp kendini mahvetmeyecek…

Zeynep odasının camını açtı. Normalde erken uyanırdı; ama dün gece uyku tutmamış, balkonda çay içip hayaller kurmuş, sonra
televizyonda bir filme takılmıştı.
Tek katlı, yıpranmış sıvasız evin penceresinden çevreyi seyretti.
Kahvaltı yaptıktan sonra bir yumurta kırdı, peynir, zeytin, bal ve çay muhteşemdi. Sonra bir bardak çay alıp balkona çıktı.

Burayı severdi ama köy hayatı bir noktadan sonra can sıkıcı olur, kış boyu evlere tıkılı kalırdı insanlar. Yalnız, izin koparabilirse o da milyonda bir, kimi kız arkadaşlarında kalmasına izin verirdi annesi.

Ama annesi bir düğüne ya da cenazeye gitmek istediğinde Zeynep’i da götürmek ister. “Ya anne orada ne işim var benim?” derdi annesinin kırıldığını anlayınca; “tamam tamam gideriz” derdi. Süslenip püslenip şıngırdak oynasın, “insanlar beni, giyimimi saçımı başımı görsün beğensin’ tarzında biri değildi Zeynep. Zaten buraların düğünleri de epey tantanalı olurdu. O giderse sessiz bir köşede suskun bir gül gibi takılırdı. Cenaze evinde ise çok işe yarardı ve iş yaptığında annesi onunla gurur duyardı, yemek verilecek, yemek yapılacak, bir sürü gelen giden olur… çocuklar şamarlanacak. Ya da hizayla getirilecek bir şekilde. Konuklara çay verilecek, seccade.
“Köyün derdi bitmez” derdi annesi. Onun için en rahat, kolay yaşamı hayal ederdi. bir akrabasının sığır çiftliğinde çalışırdı, burada yüz sığır vardı ve birkaç çalışan daha vardı, iş bitmezdi; ama zorluğa alıştığı için bu ona çocuk oyuncağı gibi kolay gelirdi. Zaten hayvanlarla içli dışlıydı çocukluktan beri. Büyüdüğü evden hayvan eksik olmazdı. Ahırda ya sığır ya koyu, keçi, tavuklar köpekler gibi..
Zeynep’in babası on sığıra bakardı, bir tarlası vardı, oraya buğday eklerdi, tek hayvan bakarak parayı bulamazdı ve inşaat işleri yapardı, ahır mesela, çatı işi. Tadilat. Tarlada bahçede yapılacak her türlü iş. Bu işlerden anlardı. O işe gittiğinde ise ahırdaki hayvanlara evdekiler bakmak zorundaydı. Zeynep’in abisi iyi bir işe girmek için çok uğraşmıştı. Çeşitli işlere girip çıkardı, kasabada birçok iş yaptı, bir ara babasıyla inşaat işi yaptı, sonra şehir dışına çıktı, kış ayında inşaat sezonu bitince köye döndü, büyük şehirde umduğunu bulamamıştı, oranın şartları onu çok zorlamış, dinden imandan çıkarmış, çok çabuk pes etmişti. Köyündeki sadelik, o sıcak ekmek kokusu, is duman ateş kokusu. Annesinin yemekleri, gürül gürül yanan soba yanında uyumak… basit köy işleri yapmak, hayvanları sağmak ya da otlatmak ya da onlara ot saman vermek gibi işler “ulan hayatta bundan güzel iş yokmuş, o şehir cehenneminden hemen çıkmalıyım” demiş birkaç ay dayanıp parasını alıp köyüne dönmüştü.
“Nasıl; iyi geldi mi?” demişti bir dostu.
“Düzülmekten beter oldum kardeşim,
Buranın değerini anlamak için üst düzey zorluklarla dopdolu bir deneyimdi. Köpek kulübesi gibi kırsal bir yerdeydim, villa yapıyorduk zenginlere, yemek yok, insan yok, sobayı yak, çamaşır yıka, yemek için patates soy, sürekli patates kızartması ye, vakti kaldığında oda arkadaşlarında tekmeli yumruklu kavga et, ya da küfürleş, herkes her an öfke dolu, içiyordu bazıları, bazıları içmeye çok karşıydı, sabah onlar hiçbir şey olmamış gibi uyanırlar, ertesi gece yine bir kavga çıkar. Villa yapıyorduk güya, aslında birbirimizi yiyorduk. Hır gür eksik olmuyordu iş yaparken de. Patron gelip iş niye bitmedi deyip küfür yağdırıp gidiyordu.”
“Tam bir vahşiydiler demek.”
Aynen. Ama yokluktan, ailelerini özlemekten, birbirini çok görmekten bezmekten, sokak köpekleri gibiydiler, bir barış içindeler can ciğer, bir bakmışsın adeta çete olup park etmiş aracın tamponun parçalayan köpekler misali.
sonra birbirlerine saldırıyorlar mantıksız biçimde. Ben başta bazısına öğüt verip sakinleştirmek istedim, ‘kız mısın, kıza bak kıza’ deyip’ benle dalga geçtiler. Ama günün birinde daldım bunlara. İkisi çullandı üstüme. Fena dayak yedim; ama diş, kol ya da başka bir yerlerim kırılmasın diye dikkat ediyorlardı, ezik çürük çoktu. Olay bitiyordu. Olanları birkaç saniye sonra unutuyorduk. Çünkü sabah iş için kalkmak zorundaydık. Ben onlara dalınca o gün beni kabullenmiş oldular. Yapıları buydu, ters; ama işini iyi yapan insanlardı; ama birbirleri için ölür ya da öldürürlerdi birilerini.”

Hayatta bir dikiş tutturamamıştı abi, ama bu kez olacaktı, köyünde bir şeyler yapacaktı. Hayatta öyle bir atılım yapacaktı ki. Günün erken saatinde yola çıkmıştı köy minibüsüyle, yeni bir işe girmişti.

Zeynep’in 10 yaşında ikiz erkek kardeşleri vardı, anne yoktu akşama kadar. Zeynep onları yedirir içirir kollardı. Ama akıllıydılar, çay demlemesini, yumurta kırmasını, patates haşlamasını ya da kızartma yapmasını bilirlerdi, Zeynep öğretmişti onlara. Aç kalırlarsa evde kimse yoksa başlarının çaresine bakarlardı. Ama burada aile olmak hep yardımlaşarak günü atlatmak demekti, biri bir işi yarım bırakmak zorunda kalır da başka bir işe giderse diğeri o işi bitirmek zorundadır. Çocuklar da iş yapar, sığırları çayıra götürüp otlatmak gibi akşama kadar.
Öğle vakti biri gelir ve yiyecek alır, sonra köyün merasına gidip kardeşiyle yerdi, hava şartları uygunsa özellikle yazın orada dereye köpekleriyle girer, müthiş bir zevk alırlardı.
Onlar mutlu olmasını bilirdi, arada otomobil tekerini elleriyle sürerek yarış yaparlardı köy yolunda. Tabi en büyük hayalleri bisikletti; ama ikinci el bisikleti kısa sürede hurdaya çevirdikleri için sıfır bir bisiklet umuduyla çarpıyordu kalpleri. Asla almayacaktı baba. Çünkü ilkini mahvetmişlerdi.

14 yaşındaki Züleyha’nın büyük umutları yoktu hayatta. Orta halli düşler ona göreydi. Hayat şartlarının köydeki gibi zorlu olmadığı bir yerde, bir büyük şehirde yaşamak, üzgün ama düzgün bir insanı sevip ona bağlanıp evlenip ömür boyu onunla olmak, üniversiteye postu atıp mezun olup iş bulabilmek.. ama okulda parlak bir öğrenci değildi ve kimi derslerde zorlanıyordu. Diyelim ki üniversiteyi kazandı, onu ailesinin okutabilme imkanı var mıydı? Yoktu elbette; ama “kızım senin için gereken her şeyi yaparım” derdi annesi. “Okuyamasan bile seni bir işe koyacağım.” Bu evden buralardan gitmek ne olursa olsun onun için çok iyi olacaktı kesinlikle. Burada iş güç bir türlü bitmezdi çünkü. Hayat kavgasının ve zorlu doğa koşullarının, bitmez tükenmez iş güçlerin arasında bir yarım saat kafa dengi arkadaşla sohbet edebilse… ayak üstü biraz sohbet, çay kahve içmeye gerek yok onun için bir kurtuluş, özgürlüktü, bu bütün ağırlıkları birden atmak gibiydi. Burası zorlardı insanı ama çok dirençli yapardı, zorlardı; ama çok korunaklıydı. Buranın dışındaki hayatın tehlikeli olduğunu biliyor ve bu onu çok korkutuyordu. Annesinin sözünü ettiği ya da bir şekilde hayatını mahveden uzak ya da yakından tanıdığı şanssız kızlardan, kadınlardan

KİTAP İZLERİ

Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı

İlber Ortaylı

Cumhuriyet'in Mirası ve Geleceği Üzerine Bir Sohbet Milletlerin kurucu yüzyıllarıyla hesaplaşması, kopuş ve devamlılık arasındaki o hassas dengeyi sorgulaması, tarih yazımının en çetrefilli alanlarından biridir.
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön