'An'
An gelir elde bir çiçek.
An gelir bir keleş.
An olur eller tanrıya yakarır.
An olur dilenir.
"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."
"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."
An gelir elde bir çiçek.
An gelir bir keleş.
An olur eller tanrıya yakarır.
An olur dilenir.
Erzurum'da ilk defa açılan kitap fuarıyla ilgili bir tanıtım yazısı.
Gazeteyle kadının bu kadar benzeyebileceğini nasıl oldu da gözden kaçırdım?
Birisi uyanır gecenin şu saatinde anlatamayız. ” Ne yapıyorsun?” “ Köpekler nasıl tek sıra iz bırakıyor anlamaya çalışıyorum” sabahın bilmem kaçında!
Artık karar verdim. Mütevazı olmak erdem değil bir hastalıktır. Kendimi bir değer olarak sunmayı, ben de herkes kadar özel biriyim demeyi bir türlü beceremedim. Özgüvenim eksik belki de, hatta aşağılık kompleksinden ölüp geberiyor da olabilirim. Koca bir ömrü tüketip bitirdim ama ben de rüzgâra karşı kırk metre işeyebiliyorum
Anlatmak istediğimiz, anlatamadığımız ve bir tebessümün ardındaki o sevinçli nida sonrası;
bak ben geldim, yüreğimle geldim, iyi/kötü, hüzünlü/sevinçli, her ne yaşanmışsa ardımda kaldı, bak sanki yeniden doğdum der gibi
Elimden geldiğince, dilim döndüğünce, bu kaybın arkasından bu sevdiğim aileye en yürekten başsağlığı dileklerimi sunmak ve sevgimi söylemek istedim.
\*Gittim, gördüm, gezdim geldim 4G li 3 gün geçirdim. Bu şehir için Sevgi ve Barış kenti denilmesi tesadüf değilmiş, bunu öğrendim. Tarihmiş, turizmmiş, değişimmiş, beyaz altınmış, sanatmış. Evet, gittim, gördüm gezdim ve mutlu geldim Yaslı gittim şen geldim derler ya Öyle oldu Mutlu geldim
Yalnızlığın sevdikleri: Mustafa, Kader, Kemal, Attila, Can, Nazım, Sabiha, Pablo, Nietzsche, Locke, Nesimi, Edip, Frida, Uğur, Adnan, Kazım, Özdemir...
Yeni bir şey değil bu.Asırlardır içimde yer eden bir yaranın biraz Picasso biraz Goethe, biraz Mozart ve biraz da Sezar tarzı kan akışı bu.Sanki içimde bir şehir var ve caddelerinde fahişeler günü kurtarmanın telaşıyla gururlarını ayak altında ezdirmekte.
Sümüğü buz tutmuş bir çocuk kapımızı çaldı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Neredeyse yirmi gündür elektrikler kesikti. Kar hatları koparmış diyorlardı. Yemeği yedikten sonra yatağıma girip uzanmıştım. En son radyoda haberlerin başladığını anımsıyorum. İşte tam orada kopup gitmişim. Radyoda haberler başlamıştı Alışkanlık işte önce pencereye koştum. Dışarısı sadece sisli
Mümbit yürek tarlasını yıllarca ekip biçen usta bir bahçıvandır öğretmen… O ki tipide, boranda ve kışta elinden tutup selamet sahiline çıkarır körpe bedenleri. Aşsızlara aş, umutsuzlara umut, huzursuzlara huzur olur en zor zamanlarda. Bir meşale gibi ışık saçar bütün karanlıklara. Tohumu fidan, fidanı ağaç yapar öğretmen… Bir aslan
Resim Altı yazılara devam ediyoruz... Ama şimdi söz sizde... Bu resmi iki-üç cümleyle nasıl anlatsak acaba?
yalnızlaşan ruhumuza ağır gelir yaşamak bazen
alıp başını gidersin gitmek istemediğin yerlere...
Bir babanın evlatlarına yazdığı içten mektuptan alınan bu parça, çocuklarının hayatına dokunan derin bir sevgi hikâyesini anlatıyor. Zaman hızla geçerken, onları ilk kucağına aldığı anlardan bugüne uzanan yolculukta, babalığın insanı nasıl dönüştürdüğünü, korkuların ve zorlukların içinde bile evlat sevgisinin nasıl güç kaynağı olduğunu samimi duygularla ifade ediyor.
Yaşamayı akrep ve yelkovanın koşuşturmasından taklit ettik, bazen ileri gittik bazen geri kaldık, başa baş gittiğimiz de oldu. Duymaz, görmez, söylemez olduk.. kendini duy, kafandaki tıkırtılara kulak ver..
Kimi kaleminin ucunda, kimi sazının telinde, kimi düşüncelerinde yaşar. Yazabilen şiire, romana, besteleyebilen notaya, kimi de yastığına döker içini.
Mümkün müdür ki değişimin kendi kalması? Bir insanın kendi kalarak değişmesi? Değişimi ve kalmayı, süregidenle durağanı, gitmekle kalmayı aynı cümlede kullanmak doğru olur mu ki? Deneyelim...