Sabahın erken saatleriydi. Abdulkadir Bey, camiden çıkarken üşümüş ellerini birbirine kavuşturdu. Aralık soğuğu, Anadolu'nun küçük kasabasına her yıl olduğu gibi yine erken vurmuştu. Yolda yürürken köşedeki çöp bidonunun yanında biri dikkatini çekti. Bir adam, sırtını duvara yaslamış, dizlerini çekmiş oturuyordu. Üstü ince bir monttu, yüzü ise hem yorgun hem de mahcuptu. Abdulkadir Bey durdu. İçinden bir ses "yürü, geç" dedi. Ama o ses tanıdık bir sesti; nafsın sesi. Başka bir ses daha vardı içinde; daha derinlerden gelen, sabah namazının hâlâ sıcaklığını taşıyan bir ses. Durdu. Adamın ismi Murat'tı. Kırk iki yaşında, bir zamanlar aynı şehirde tornacılık yapan, iki yıl önce fabrika kapanınca işini kaybetmiş bir adamdı. Kimseye söylememişti ama üç aydır kirasını ödeyemiyordu. Dün gece ev sahibi kapıyı kilitlemişti. "Kalkar mısın?" dedi Abdulkadir Bey sessizce. "Bir çay içelim." Murat başını kaldırdı. Tanımıyordu bu adamı. Şehir küçüktü ama insanlar büyük şehir gibi yaşıyordu artık; herkes kendi kapısından içeri girip çıkıyordu. "Zahmet olur," dedi Murat, gözlerini kaçırarak. "Zahmet ne demek," dedi Abdulkadir Bey. "Kalk." Bunu duyan Hatice Hanım, eşi Murat ile birlikte eve girdiğinde sofrayı zaten toparlıyordu. Yıllar içinde eşinin bu huyuna alışmıştı. Camiden bazen tek gelir, bazen biriyle gelirdi. Ona göre misafir, Allah'ın ikramıydı; önceden haber vermezdi. Çay demlenirken Abdulkadir Bey çok soru sormadı. Sadece dinledi. Murat anlatırken önce kısa kısa konuştu, sonra uzadı, sonra durdu; gözleri dolmuştu. "Mahcup olma," dedi Abdulkadir Bey. "Mahcubiyet bize yakışmaz. Kardeşine el açmak ayrıdır, Allah'a el açmak ayrıdır; ikisi de şereftir." Ertesi sabah Abdulkadir Bey, çarşıdaki esnafla tek tek konuştu. Kasap Hüseyin biraz et verdi. Bakkal Recep bir torba bıraktı. Marangoz Sami, atölyesinde yardımcı aradığını söyledi; eline bakarak "Bu adamın eli iş tutar mı?" diye sordu. "Tornacıdır," dedi Abdulkadir Bey. "Demiri şekillendirir." Sami düşündü. "Yarın gelsin." Mahallede herkes bu işi görmedi. Görenler de susup geçti çoğu. Ama Fatma Teyze görmüştü. Yetmiş yaşında, tek başına yaşayan, beli bükük bir kadın. O da ertesi gün kapısını çaldı Murat'ın kaldığı odanın. Elinde bir tencere vardı; içi dolu. "Aşure yaptım," dedi. "Çok oldu, yiyemem. Yazık olur." Murat kabul etti. Yalnızlığından değil, tencerenin içinde taşınan şeyi hissetttiği için kabul etti. O tencerede sadece buğday ve kuru meyve yoktu; yaşlı bir kadının aylardır içinde biriken şefkati vardı. Haftalarca böyle geçti. Murat, Sami'nin atölyesinde çalışmaya başladı. İlk maaşından Abdulkadir Bey'e dönmek istedi. "Almam," dedi Abdulkadir Bey. "Neden?" "Çünkü o para sana verildi, bana değil. Sen onu bir gün başka birine vereceksin. Bu böyle döner." Murat anlamadı o an. Ama bir ay sonra, caminin önünde titreyen bir genci görünce anladı. Genç yabancıydı, şehri bilmiyordu, üşümüştü. Murat durdu. İçinden bir ses "yürü, geç" dedi. Ama başka bir ses vardı; daha derinlerden gelen. Durdu. İnsanlar zaman zaman sorar: Toplum neden çözülüyor? Bağlar neden kopuyor? Cevap belki de şurada saklıdır: Sorumluluk, soyut kaldığı sürece hiçbir şeyi değiştirmez. Onu somutlaştıran şey ise çok basittir. Durmak. Sadece durmak. Ve "bana ne" dememek.
KİTAP İZLERİ
Ezbere Yaşayanlar: Vazgeçemediğimiz Alışkanlıklarımızın Kökenleri
Emrah Safa Gürkan
"Ezbere Yaşayanlar": Modern Bireyin Konforlu Yanılgılarına Zihinsel Bir Baskın Emrah Safa Gürkan'ın kaleminden, "biricik" olduğumuz yanılgısına neşter vuran, disiplinler arası bir entelektüel serüven. Herkesin kendini
İncelemeyi Oku