"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Şeytan'ın Adımları

Yaşlı bir imamın tekrarlayıp durduğu vaazla, ilahiyat öğrencisi Murat'ın zihninde oluşan sorular arasındaki gerilimi anlatan bu metin, dini anlatılardaki çelişkileri sorgulayan genç adamın keşif yolculuğunu sunuyor. İblis'in gerçekte melek mi yoksa cin mi olduğu sorusu üzerinden inanç ve sorgulamanın karşılaştığı bu hikâye, alışılagelmiş dini anlatıların ötesine geçme cesaretini taşıyor.

yazı resim

Şehrin en kalabalık camisinin minberinde oturan yaşlı imam, elindeki tesbih tanelerini usulca çeviriyordu. Yıllarca aynı vaazı vermişti: "Şeytan bir melekti, Allah'a isyan etti, cennetten kovuldu." Cemaatin gözlerinde hep aynı ifade belirirdi — korku değil, alışkanlık. Tanıdık bir masal gibi dinlerlerdi. O gece camiden çıkan genç adam — adı Murat'tı — sorularıyla baş başa kaldı. Murat, ilahiyat okuyordu ama aklı hiçbir zaman bu anlatıya tam olarak yatmamıştı. Eğer melekler Allah'ın emrini yerine getirmekten başka bir şey yapamıyorsa, İblis nasıl isyan etmişti? Bu çelişki kafasında yıllardır küçük ama inatçı bir çivi gibi duruyordu. O gece kitaplarına döndü. Kehf Suresi 50. ayeti açtı. Tekrar okudu. Bir kez daha. Arapçasına baktı: "Ve kâne mine'l-cinn..." "Cinlerdendi." Kelime netti. Tartışmaya kapalı, yoruma yer bırakmayan bir netlik. İblis bir melek değildi. Hiçbir zaman olmamıştı. Peki bu inanç nereden gelmişti? Saatler geçti. Yahudi metinlerine ulaştı — Levililer, Azazel, Kabala gelenekleri. Düşmüş melek imgesi önce orada şekillenmişti. Sonra Hristiyanlığa sızmış, oradan İslam kültürüne taşınmış, "Azazil" adıyla İblis'e giydirilerek yerleşmişti. Ama Kur'an'ın hiçbir ayetinde bu isim geçmiyordu. Hiçbir yerinde. Murat sabaha kadar uyumadı. Ertesi gün hocasına gitti. Adam kırkını geçmiş, sakalını özenle tarayan, ses tonu her zaman biraz vaaz gibi olan biriydi. "Hocam," dedi Murat, "İblis'in melek olduğunu Kur'an nerede söylüyor?" Adam kaşlarını çattı. "Meleklerle birlikte anılıyor. Bu yeterli." "Ama Kehf 50 açıkça 'cinlerdendi' diyor. Melekler Allah'ın emrine karşı gelemez, Tahrim 6 bunu net ortaya koyuyor. İblis isyan etti. Bu nasıl açıklanır?" Kısa bir sessizlikten sonra "Ulema böyle yorumlamış," dedi hoca. "Ulemanın yorumu Kur'an'ın açık ifadesinin önüne geçebilir mi?" Hoca artık konuşmak istemedi. Murat odadan çıkarken anladı: En büyük engel bazen düşmanın kendisi değil, alışkanlığın inşa ettiği duvarlar oluyordu. Aylarca süren bu sessiz araştırmanın bir yerinde Murat, İblis'in gerçek hatasını keşfetti. Bu keşif onu saatlerce düşündürdü. İblis körce isyan etmemişti. Aksine, bir hesap yapmıştı. Sâd Suresi 76. ayeti yeniden okudu: "Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise kilden yarattın." İşte buradaydı sorun. İblis bir kıyas kurmuştu. Maddeyi ölçmüştü, unsuru tartmıştı ve kendi aklıyla bir hüküm vermişti. Ateş üstündür, toprak aşağıdır. Ben daha değerliyim. Bu, tarihin ilk ırkçılığıydı. Murat elini alnına götürdü. Ne kadar tanıdıktı bu mantık. Zengin fakiri aşağılar çünkü "benim param var." Beyaz zenciyi küçümser çünkü "benim cildim açık." Erkek kadını sınırlar çünkü "benim cinsiyetim güçlü." Türk Kürdü ötekileştirir ya da tam tersi. Hepsi aynı sorudan doğuyordu: "Ben ondan daha mı aşağıyım, daha mı üstünüm?" İblis'in sorusu. Binlerce yıldır, farklı dillerde, farklı coğrafyalarda, farklı bedenlerle sorulan aynı soru. Hucurât 13'ü açtı: "Şüphesiz Allah yanında en üstün olanınız en takvalınızdır." Ateş değil, toprak değil. Ten değil, soy değil. Sadece Allah'a olan bilinçli bağlılık. Ne kadar sade. Ne kadar devirici. O günden sonra Murat farklı bir şeyi fark etmeye başladı. Çevresine baktı — arkadaşlarına, ailesine, camiaya. Şeytanı hep dışarıda arıyorlardı. Boynuzlu, kuyruklu, gece yarısı kapıyı çalan bir varlık. Oysa Kur'an şeytanı çok daha geniş bir çerçevede tanımlıyordu. Nûr 21 "sapkının adımlarını izlemeyin." diyordu. Şeytan bir sıfattı, öz bir isim değil. Hakikatten uzaklaşan, insanı saptıran, hilekâr davranan her şey — ister görünmez bir varlık olsun, ister giyimli, resmi bir insan. Ve bu saptırma hiçbir zaman ani gelmiyor olduğunu keşfetti. "Sapkının adımlarını izlemeyin" deniyordu. Adımlarını. Tek bir sıçrayış değil. Küçük adımlar. Önce şükürsüzlük — "neden başkasında var bende yok?" Sonra kıyas — "ben neden ondan aşağı olayım?" Sonra kıskançlık. Sonra kibir. Ve kibir, Allah'a isyanın kapısını aralıyordu. Tıpkı İblis'te olduğu gibi. Murat bir gece yalnız oturdu ve kendi içine baktı. Ne zaman kıskanmıştı? Ne zaman "ben daha layığım" demişti? Ne zaman birisini maddi bir ölçütle küçümsemişti? Buldu. Rahatsız oldu. Ve bu rahatsızlığın sağlıklı bir şey olduğunu anladı. Murat zamanla küçük bir ders halkası kurdu. Mahallelerindeki birkaç genç, bir teyze, emekli bir mühendis. Kur'an'ı birlikte okumak istiyorlardı — ezbere değil, anlayarak. İlk toplantıda biri sordu: "Kur'an'ı anlamak için Arapça bilmek şart değil mi?" Murat bir an bekledi. "Kur'an bize düşünmemizi emrediyor. Muhammed 47/24: 'Kur'an'ı düşünmüyorlar mı, yoksa kalpleri kilitli mi?' Bir şeyi anlamamışsan nasıl düşünürsün? Allah bizi anlamadığımız bir dille muhatap alır mı?" "Ama alimler —" "Alimler atalarının görüşlerini din edinen Kur'an bilgisi olmayan, Kur'an'ı yeterli görmeyen kişilerdir. Ama Bakara 78 şunu söylüyor: 'Kuruntu dışında kitabı bilmeyen kimseler.' Yani bilgi olmadan bir kitabı ezberlemek onu anlamak değildir. Başkasının söylediğini tekrar etmek de değil." Mâide 104'ü okudu: "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter derler. Babaları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yolu bulamayan olsa da mı?" Odada uzun bir sessizlik oldu. Emekli mühendis konuştu: "Yani şeytan bizi Kur'an'dan uzaklaştırmaya mı çalışıyor?" "En etkili yolla," dedi Murat. "Bizi Kur'an'ın içinde tutarak, Arapça'yı zorunlu kılarak, Kur'an'ın yeterli olmadığını telkin ederek, kelimelerini ezberletip anlamını saklayarak. Ritüeli içselleştirmeden şekilsel uyumu yüceltip insanı tatmin ederek. Sanki silahı elinde tutuyorsun ama namlusu sana dönük." Halkalar büyüdü. Sorular arttı. Murat her soruyla kendisi de öğrendi. Bir kadın sordu: "Peki şeytana nasıl karşı durulur? Hangi dua, hangi ayet?" Murat güldü — içten, sıcak bir gülüş. "Kur'an'ı anlamak. Düşünmek. Ve kendi içindeki o sesi tanımak — 'ben ondan daha iyiyim, ben haksızlığa uğradım, ben daha layığım' diyen sesi. O ses dışarıdan gelmiyor. En büyük düşman içeride; şükürsüzlükte, kibirde, kıskançlıkta, düşünmekten kaçışta gizli." Bir akşam yaşlı imam da geldi. Kapıda durdu, içeri bakmadan önce bir süre bekledi. Sonra girdi ve bir köşeye oturdu. Kimse bir şey söylemedi. Toplantı bitti. Herkes giderken imam, Murat'ın yanına geldi. Sadece, "Kehf 50'yi hiç bu şekilde okumamıştım," dedi. Murat cevap vermedi. Sadece bekledi. Adam devam etti: "Kırk yıldır verdiğim vaazda... belki bir yanlışlık vardı." "Hocam," dedi Murat usulca, "Muhammed 47/24. Kur'an'ı düşünmüyorlar mı, yoksa kalpleri kilitli mi? Kilit her zaman dışarıdan vurulmaz. Bazen biz kendimiz vururuz." Adam başını eğdi. Uzun bir sessizlik. Sonra kalktı ve gitti. Murat o gece ışıkları sönerken pencereden sokağa baktı. İnsanlar geçiyordu — yorgun, telaşlı, meşgul. Hepsinin içinde aynı savaş yürüyordu. Kimi farkındaydı, kimi değil. İblis tek bir varlık değildi. Binlerce yıldır aynı adımları attırıyordu: Şükürsüzlük, kıyas, kıskançlık, kibir. Ve en büyük silahı — insanı, insanı koruyacak şeyden uzaklaştırmak. Ama insan da güçlüydü. Çünkü ona düşünmek verilmişti. Ve düşünen bir zihin, hiçbir zaman tamamen kaybolmuyordu. Allah en doğrusunu bilendir.

KİTAP İZLERİ

Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı

İlber Ortaylı

Cumhuriyet'in Mirası ve Geleceği Üzerine Bir Sohbet Milletlerin kurucu yüzyıllarıyla hesaplaşması, kopuş ve devamlılık arasındaki o hassas dengeyi sorgulaması, tarih yazımının en çetrefilli alanlarından biridir.
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön