Elif, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanmıştı. Pencereden süzülen soluk sarı ışık, odasının beyaz duvarlarına yayılıyor; kitap raflarından taşan ciltler, o tanıdık ve güven verici kokusuyla odayı dolduruyordu. Bugün önemli bir gündü. Üniversitenin en büyük konferans salonunda, İslam hukuku ve kadın hakları üzerine bir panel düzenlenecekti. Elif de o panelde konuşmacı olarak yer alacaktı. Aynaya baktı. Saçları açıktı. Yıllardır böyleydi. Ve yıllardır bu yüzden sorgulanmıştı. Elif küçükken, mahallelerindeki caminin imamı olan amcası Hasan Efendi, her Ramazan sofrasında aynı lafı söylerdi: "Bir gün başını örtersin inşallah, kızım." Elif o zamanlar sadece gülümser, sessiz kalırdı. Ne diyeceğini bilmezdi çünkü. Ama içinde bir şey kıpırdardı hep. Bir soru. Bir merak. Bir rahatsızlık değil tam olarak, daha çok... bir eksiklik hissi. Sanki ona söylenen şeylerin altında, hiç gösterilmek istenmeyen bir katman vardı. Annesi Zeynep Hanım başörtülüydü. Örtüsünü, o yumuşak bej renkli kumaşı, her sabah titizlikle takardı. Ama hiçbir zaman Elif'e "tak" demezdi. Bu ilginç bir şeydi. Elif bunu yıllar sonra fark etti. "Anne," demişti bir gün, üniversitenin ikinci yılında, "sen neden hiç bana başörtüsü tak demedin?" Zeynep Hanım, elleri hamurda, ona uzun uzun bakmıştı. Sonra yavaşça şunu söylemişti: "Çünkü ben bile neden taktığımı tam bilmiyorum, kızım." Bu cevap Elif'in içine bir taş gibi düşmüştü. O günden sonra Elif kitaplara gömüldü. Arapçasını geliştirdi. Tefsir kitaplarını okudu, hadis külliyatlarını karıştırdı. Ama en çok Kuran'ın bizzat kendi metnine döndü. Defalarca, farklı mealler yanında Arapça metni açık olarak okudu. Nur Suresi'nin 31. ayetine geldiğinde durdu. "Bihumurihinne ala cuyubihinne..." Örtülerini göğüslerinin üstüne koysunlar. Kelime kelime baktı. Himar. Kök harfleri: ha, mim, ra. Örtmek. Kapamak. Gizlemek. Evet, örtü demekti bu kelime. Ama ayette ne yazıyordu tam olarak? Örtülerini başlarına koysunlar mı? Hayır. Örtülerini göğüslerinin üstüne koysunlar. Elif defterine yazdı bunu. Altını çizdi. Sonra saatlerce o tek cümle üzerinde düşündü. O dönemde Arap kadınlarının giyim kuşamını araştırdı. Cahiliye döneminde kadınların göğüs açıkta bırakılacak şekilde giyindikleri, başlarına örttükleri kumaşı arkaya attıkları hakkında bilgilere ulaştı. Ayetin o zaman için ne anlam taşıdığını düşündü. Yani ayet, "başını ört" demiyordu. Ayet, "zaten başında olan örtüyü aşağı çek, göğsünü kapat" diyordu. Bu, Elif için bir deprem gibiydi. Danıştığı hocalardan biri, yaşlı ve saygın bir ilahiyatçı olan Profesör Abdulkadir Bey, onu dinledikten sonra derin bir iç çekti. "Bu yorumları bilen çok az insan var, Elif Hanım," dedi. "Ve bilenler de çoğunlukla susmayı tercih ediyor." "Neden?" diye sordu Elif. "Çünkü söylemek kolay değil. Yüzyıllık bir algıya karşı çıkıyorsunuz. İnsanlar buna kolay inanmak istemez." "Ama doğruysa?" Profesör Abdulkadir Bey gözlüklerini çıkardı. Uzun bir sessizlik oldu. "Doğruysa zaten söylenmesi gerekir," dedi sonunda. "Kuran'ı korumak, onu olduğu gibi anlatmakla olur. Üstüne bir şey eklemekle değil." Elif'in karşısına en sert muhalefet, beklediği yerden değil, beklemediği bir yerden geldi. Aynı fakültede okuyan, başörtülü arkadaşı Merve'den. Merve zeki, dürüst ve kararlı bir kadındı. Başörtüsünü tamamen kendi iradesiyle taktığını, kimsenin baskısıyla değil, içten gelen bir inançla bu kararı aldığını her fırsatta vurgulardı. "Sen benim örtümü anlamsız mı ilan etmeye çalışıyorsun?" dedi bir gün, sesi titrek ama gözleri sakin. "Hayır," dedi Elif. "Ben senin örtünü değil, başkalarının senin üzerindeki baskısını sorgulamaya çalışıyorum." "İkisi aynı şey değil." "Ben de onu söylüyorum zaten." Merve bir süre baktı ona. Sonra masaya oturdu. "Anlat," dedi. Elif anlattı. Himar kelimesini anlattı. Ayetin bağlamını anlattı. Ahzab'daki cilbabı anlattı. Kadınların kendi bedenleri üzerinde karar verme hakkını anlattı. Ve en önemlisi şunu söyledi: "Kuran, sana başını ört demiyorsa ve sen içten gelen bir inançla örtüyorsan, bu senin kararın. Güzel bir karar. Ama Kuran seni buna zorlamıyorsa, başkalarının da zorlamaya hakkı yok." Merve gözlerini kırptı. "Peki ya," dedi yavaşça, "yıllarca insanlar bana 'örtmezsen günahkarsın' dedi. Bu ne oluyor o zaman?" Elif "bu Kuran'a eklenen bir şeyin, onun adına söylenmesi oluyor." dedi. Panelin sabahı, Elif kürsüye çıktığında salon doluydu. Örtülü, örtüsüz, yaşlı, genç, erkek, kadın... Herkes oradaydı. Kürsünün önünde durdu. Bir an için içi sıkıştı. Sonra nefes aldı. "Bugün size Nur Suresi'nin 31. ayetindeki tek bir kelimeden bahsetmek istiyorum," diye başladı. "Himar. Ve bu kelimenin, onlarca yıldır nasıl farklı bir anlama büründürüldüğünden." Salon sessizleşti. Elif konuştu. Kelime kelime anlattı. Arapça kök harflerini tahtaya yazdı. Ayetin Türkçe çevirisini okudu. Göğüslerinden bahsetti, baştan değil. Cilbabı açıkladı. Haramların Kuran'da nasıl açık ve net bir şekilde belirlendiğini, oysa başörtüsünün bu netlikten yoksun olduğunu ortaya koydu. Sonra durdu. "Bu konuşma, başörtüsü takan kadınlara karşı değildir," dedi. "Bu konuşma, başörtüsü takmayan kadınlara 'günahkarsın' diyenlere karşıdır. Bu konuşma, Kuran'ın söylemediği bir şeyi Kuran adına söyleyenlere karşıdır." Arka sıralardan biri elini kaldırdı. Yaşlı bir kadındı. Saçları beyazdı, başı açıktı. Kadın sesi kısık bir şekilde "ben yetmiş iki yıldır başım açık diye kendimi eksik hissettim. Bunumu demek istiyorsunuz?" dedi. Elif ona baktı. Gözleri doldu. "Evet," dedi. "Tam olarak bunu söylüyorum." Konferanstan sonra Merve onu bekliyordu kapıda. Yanında başka arkadaşlar da vardı. Bir kısmı örtülü, bir kısmı değildi. "İyi konuştun," dedi Merve. "Teşekkür ederim." "Ama hâlâ tartışmamız gereken çok şey var." Elif güldü. "Biliyorum." Beraber yürümeye başladılar. Bahçedeki ağaçların arasından süzülen öğle güneşi ikisinin üstüne de eşit düşüyordu. Örtülü olanın da, olmayanın da üstüne. Elif o an içinde yumuşayan bir şey hissetti. Yıllardır taşıdığı o ağırlık. O "yeterince Müslüman değilsin" bakışlarının bıraktığı iz. Gitti. Çünkü o artık biliyordu: İman, bir kumaşın başta olup olmamasıyla ölçülmezdi. İman, kalpte oturur. Ve kalbi gören yalnızca Allah'tır. O gece eve döndüğünde annesi kapıda bekliyordu. Konuşmayı internetten izlemiş, gözleri kırmızıydı. "Anne, ağladın mı?" diye sordu Elif. Zeynep hanım başını iki yana salladı. Sonra kızını bağrına bastı. "Hayır," dedi. "Çok geç öğrendim bazı şeyleri. Ama sen öğrendin. Bu yeter." Elif annesinin omzuna başını yasladı. Ve iki kadın, biri örtülü, biri örtüsüz, uzun süre öyle kaldılar. Aralarında ne bir duvar vardı, ne bir eksiklik. Sadece sessiz ve sıcak bir anlayış.
KİTAP İZLERİ
Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı
İlber Ortaylı
Cumhuriyet'in Mirası ve Geleceği Üzerine Bir Sohbet Milletlerin kurucu yüzyıllarıyla hesaplaşması, kopuş ve devamlılık arasındaki o hassas dengeyi sorgulaması, tarih yazımının en çetrefilli alanlarından biridir.
İncelemeyi Oku