Şırnak'ın İdil İlçesinde Ortaköy denen küçük yerleşim, yüzyıllardır aynı rüzgârı solurdu. 1928'de devlet defterlerine "Şeyh Hasan Köyü" olarak geçen bu yer, taşlarına kadar hikâyeyle doluydu. Ama hiçbir hikâye, gerçeğin tamamını anlatmıyordu. Ömer, köyün en yaşlı çınarının gölgesinde oturmuş, elindeki Kur'an'ı kapatmıştı. Gözleri kapanmıştı ama uykusu yoktu içinde. Düşünüyordu. Annesi her sabah namazdan sonra aynı şeyi söylerdi: "Oğlum, ben seyyidlerdeniz. Nebimizdenim. Alnın her zaman dik olsun." Ömer çocukken bu sözleri yastık gibi başının altına koymuştu. Bir tür güvenceydi onlar. Köyde kimse seyyid ailesine yan bakmaz, misafir sofrası ilk onlara uzatılır, anlaşmazlıklarda son söz onlardan sorulurdu. Bu düzen o kadar yerleşmişti ki sorgulamak, havanın neden aşağıdan yukarı değil yukarıdan aşağı estiğini sorgulamak kadar anlamsız görünürdü. Ta ki Hucurât'ı okuyup anlayana kadar. O gece köyde bir düğün vardı. Davulun sesi vadiden vadiye sekiyordu. Ömer'in dayısı Mahmud Efendi, düğün evinin en baş köşesine oturtulmuştu. Beyaz sarığı, uzun cübbesi, ellerini bağrında kavuşturmuş duruşuyla adeta bir mihrap gibiydi. İnsanlar elini öpmeye geliyordu. Kimileri öperken gözleri yaşarıyordu. Ömer uzaktan izledi bunu. İçinde bir şey sıkıştı. Dayısı kötü bir insan değildi. Hatta iyiydi; ihtiyaca koşan, komşuyu gözeten biriydi. Ama o otururken hiç kimse onun ne kadar namaz kıldığını, ne kadar dürüst yaşadığını sormuyordu. Sorular hep aynıydı: "Efendim, siz seyyid misiniz? Bizim için dua eder misiniz? Soyunuzun bereketi üzerimize aksın." Soy. Yine soy. Ömer'in zihninde o gece bir kapı aralandı ve bir daha kapanmadı. Ertesi hafta, köyün imam hatibi Abdurrahim hoca ile uzun bir sohbet etti. Abdurrahim hoca, Ömer'i severdi; merakını ciddiye alan nadir insanlardandı. "Hoca," dedi Ömer, "Hucurât'ta Allah açıkça söylüyor: 'En üstününüz en takvalınızdır.' Peki bu soy meselesi nereden çıktı?" Abdurrahim hoca bir süre baktı ona. Sonra çayını yudumladı, ağır ağır konuştu: "Oğlum, bu soruyu sorabiliyorsan iyi bir yere gelmişsin. Ama cevabı kolay değil. Kolay olsaydı, bin yıldır böyle sürüp gitmezdi." "Nereden başladı?" "İnsanın zayıflığından. Kaybolduğunda tutunacak bir dal istersin. Yabancı bir şehre gittiğinde hemşehrini ararsın. Allah soyut geldiğinde, somut bir şeye sarılmak istersin. İşte seyyidlik bu şekilde uydurulup zamanla bu ihtiyacın içine yerleşti. Önce rehber, sonra aracı, sonra... efendi." "Ama bu Allah'ın istediği değil ki." "Hayır, değil. Ama insanın istediği bazen öyle güçlüdür ki Allah'ın istediğini örtebilir." O günlerde Ömer, köydeki bazı yaşlıların elinde dolaşan bir kitabı fark etti. Kenzü'l-Havvâs. Kalın, sararmış sayfaları olan, deri ciltli bir kitaptı. İçinde dualar vardı ama aynı zamanda başka şeyler de: tılsımlar, büyü tarifleri, bir düşmanı hasta etmenin yolları, sevdirme ve soğutma ritüelleri. Ömer kitabı eline alıp incelediğinde içi burkuldu. Bir sayfada şöyle yazıyordu: "Bu vefki yalnızca seyyid eli yazan kişi yapmalıdır, aksi hâlde tesir etmez." Anladı. Kitabın meşruiyeti yazarının soyundan geliyordu. Soy, burada bir kalkan olmuştu. İslam'ın adını taşıyan ama İslam'dan uzak içeriklerin üzerindeki bir zırh. Kitabı kapattı. Ellerini yıkamak kitabıysa çöpe atmak istedi. O yıllarda Ömer, köyün dışına çıkmaya, şehre gitmeye başlamıştı. Orada farklı insanlarla tanıştı. Bir gün, eski bir kütüphanede Seyyid Abdülkadir ve Kürt Teali Cemiyeti üzerine yazılmış bir broşüre rastladı. Adamın seyyidliğini siyasi meşruiyet aracı olarak kullandığını anlatan bir metindi. Ömer bir an durdu. Soy, dini hiyerarşiye dönüşmüştü. Dini hiyerarşi siyasi otoriteye. Siyasi otorite etnik ayrışmacılığa. Ve her adımda İslam'ın adı kullanılmıştı. Ümmet birliği diye başlayan yol, biz ve onlar ayrımına çıkmıştı. Yıllar geçti. Ömer evlendi, çocukları oldu. Bir gün büyük oğlu Yusuf sordu: "Baba, biz seyyid miyiz?" Ömer oğluna baktı. Yusuf'un gözleri merakla parlıyordu. Aynı soru. Aynı kapı. Ömer derin bir nefes aldı. "Oğlum, sana bir şey sorayım önce. Nebimizdenim demek ne anlama gelir sence?" Yusuf omuz silkti. "Onun soyundan?" "Peki Nebimizin erkek çocuğu oldu mu?" "Oldu ama hepsi küçük yaşta vefat etti." "O zaman onun soyundan gelmek nasıl mümkün olur. Kızı Fatma'dan mı? Ama soy baba tarafından takip edilir İslam'da. Yani Fatma'dan gelen nesep, Halife Ali'nin soyu olur. Bizim soy bağımız oraya dayanıyor olabilir. Ama bunu bile doğrulamak imkânsız. Yüzyıllar geçti, sözlü aktarımlar karıştı, belgeler yoktu. Belgeler uyduruldu. Bu belgelerin de büyük kısmı kayboldu. Üstelik düşün: bu topraklarda kendini seyyid sayan kaç aile var? Hepsinin soyu gerçekten o tek kaynağa mı çıkıyor? Demografi bunu kabul etmez." Yusuf düşünceli görünüyordu. "Peki o zaman biz kimiz?" Ömer güldü. Sıcak, derin bir gülüştü bu. "Biz Müslümanız, oğlum. Bu yeterli. Hatta bu her şeyden büyük. Nebimizdenim demek, ona iftira atmamak demektir. Gerçek olmayan bir nesep iddia etmek, onun adını kirletmek demektir. Bunu yapmamak, bize düşen en dürüst görevdir." "Peki seyyidlik hiç mi önemli değil?" "Bir önder olarak doğmak değil, önder gibi yaşamak önemli. Hucurât söylüyor: 'Ey insanlar, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi milletlere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız. Allah katında en üstününüz en takvalınızdır.' Soy, tanışmak içindir. Üstünlük için değil. Ama biz bunu tersine çevirdik." O akşam Ömer, çocukları uyuduktan sonra yine çınarın altına oturdu. Rüzgâr hafifti. Köyde ışıklar sönmüştü birer birer. Düşündü. Bir insan hayatı boyunca taşıdığı kimliği bırakmak zorunda kaldığında ne hisseder? Ömer bunu biliyordu. Ağırdı. Ama aynı zamanda tuhaf bir hafiflik getirmişti içine bu bırakış. Sanki yıllar önce omuzlarına yüklenen bir taşı yere indirmişti. Seyyid değildi. Bir Müslümandı. Takvasıyla ölçülecekti, soyuyla değil. Ve bu ölçüt, ne kadar zorlu olursa olsun, en dürüst ölçüttü. Kur'an'ı açtı. Hucurât Suresi'nin 13. ayetine geldi. Okudu. Yavaş, kelime kelime okudu. Ve ilk kez, o ayeti gerçekten duydu. En değerli insan, en takvalı olandır. Bu ölçüt hiçbir aile siciline, hiçbir unvana ve hiçbir tarikata devredilemeyen bireysel bir sorumluluktur.
KİTAP İZLERİ
Barbarın Kahkahası
Sema Kaygusuz
Barbarın Kahkahası: Bir Toplumun Tatil Maketi Bir yaz tatilinden beklentimiz nedir? Güneş, deniz ve belki biraz da huzur. Oysa Sema Kaygusuz'un 2016 Yunus Nadi Roman
İncelemeyi Oku