Şehrin tam ortasında, gökdelenlerin gölgesinde küçücük kalmış eski bir cami vardı. Sabah ezanı okunduğunda, çevredeki apartmanların pencerelerinden birkaç ışık yanıp sönerdi; ama çoğu karanlık kalırdı. Tarık, o karanlık pencerelerden birinde oturuyordu. Otuz sekiz yaşındaydı. Kurumsal bir şirketin finans müdürüydü. Masasının üzerinde iki ekran, bir kahve bardağı ve hiç açılmayan bir Kur'an vardı. O Kur'an'ı ona annesi vermişti; yıllar önce, hastaneye girmeden birkaç gün önce. "Bir gün ihtiyacın olur," demişti. Tarık kibarca gülümsemiş, kitabı çekmecesine kaldırmıştı. Sonra annesini kaybetmiş, çekmeceyi bir daha açmamıştı. Şimdi o kitap masanın üzerindeydi. Ama Tarık ona bakmıyordu. Bakıyordu, evet — ama ekranlarına bakıyordu. Rakamlar. Grafikler. Patronu Cengiz beyin yarın sunulmak üzere istediği rapor. Cengiz bey, şehrin en güçlü iş insanlarından biriydi. Rakipleri ondan çekinir, gazeteler onu över, belediye başkanları onunla fotoğraf çektirmeye can atardı. Tarık ise onun için rakamları düzenliyordu. Kimi zaman biraz... düzenliyordu. Geçen ay Cengiz bey, "bu sütunu buraya taşı zarar hanesi kaybolsun ortadan demişti. Tarık sorgulamadan yapmıştı. O gece, tam raporu kapatmak üzereyken ekranının sağ köşesinde küçük bir şey dikkatini çekti. Masasının camına yapışmış bir örümcek ağıydı. İnce, neredeyse görünmez ipliklerden örülmüştü. Işık ona belirli bir açıdan vurduğunda muhteşem görünüyordu — geometrik, kusursuz, sanki bir mühendis çizmiş gibi. Tarık bir an baktı. Sonra parmağını uzatıp ağa dokundu. Dağıldı. Bir hamlede. Sanki hiç yokmuş gibi. İlginç, diye düşündü. Ama fazla düşünmedi. Raporu kaydetti. Bilgisayarı kapattı. Birkaç gün sonra, öğle arası şehrin en kalabalık caddesinde yürürken eski bir tanıdıkla karşılaştı: Yusuf. Yusuf, üniversitede onun en yakın arkadaşıydı. Aynı yurtta kalmışlardı, aynı dershanede uyumuşlardı, aynı çay bardaklarından içmişlerdi. Sonra hayat ikisini farklı yönlere çekmişti. Yusuf büyük şehirden çıkmış, küçük bir kasabada öğretmenlik yapmaya başlamıştı. Tarık ise basamakları tek tek çıkmıştı. "Tarık!" diye seslendi Yusuf. Yüzünde o eski sıcaklık vardı. Sarmaştılar. Bir kafe buluştular. Konuştular. Yılların birikimi, birkaç kahvenin içine sığdı. Yusuf anlatıyordu — kasabadan, çocuklardan, okuldan. Gözleri parıldıyordu. Tarık ise dinliyordu; ama içinde garip bir şey vardı. Bir sızı. Yusuf'un anlattığı hayat, mütevazıydı, sıradan görünüyordu; ama Tarık'ın içini ısıtıyordu. "Sen nasılsın?" diye sordu Yusuf sonunda. Tarık bir an durdu. "İyiyim," dedi. Sonra bir şey ekledi, beklemediği bir şey: "Sanırım." Yusuf onu süzdü. Eski arkadaşını çok iyi tanıyordu. "Tarık," dedi sessizce. "Doğru yerde mi duruyorsun?" Tarık güldü. "Ne demek istiyorsun?" "Şunu soruyorum," dedi Yusuf. "Geceleri rahat uyuyabiliyor musun?" Cevap vermedi. Vermeye gerek yoktu. Yusuf'un gözleri her şeyi anlıyordu. O akşam eve dönerken Tarık, farkında olmadan caminin önünden geçti. Duraksamadan, neden durduğunu bile anlamadan içeri girdi. Cami boştu. Yatsı namazından sonraki sakin vakitti. Bir yaşlı adam köşede Kur'an okuyordu. Sesi kısık ama kararlıydı. Tarık arka sıralara oturdu. Uzun zamandır böyle sessiz bir yerde oturmamıştı. Şehrin gürültüsü, dışarıda sanki yokmuş gibiydi. Biraz sonra yaşlı adam okuduğu sayfayı kapattı ve ona baktı. "Hoş geldin, evladım." "Hoş bulduk," dedi Tarık. Sesi dudaklarından tuhaf geldi. "Uzun zamandır gelmedin galiba." "Hiç görüşmedik ki," dedi Tarık. Yaşlı adam güldü. "Seni camiden değil, gözlerinden tanıdım. O bakışı bilirim. Bir yerde sıkışmış adam bakışı." Tarık bir şey söylemedi. Adam devam etti: "Oğlum, bu şehirde herkes bir yere tutunmaya çalışır. Kimi makama tutunur, kimi paraya, kimi güçlü adama. Gördüm bunları. Yıllarca gördüm. Ve hepsinin aynı sonu olduğunu gördüm." Durdu. Sonra ekledi: "Örümcek ağı gibi. Güçlü görünür, ama bir dokunuşta dağılır." Tarık irkildi. Tam o kelimeleri duymaya ihtiyacı varmış gibi hissetti. Eve döndüğünde, annesinin verdiği Kur'an'ı aldı. Sayfaları çevirdi. Bilmiyordu nereden başlayacağını. Bir süre öyle tuttu elinde. Sonra gözü bir ayete takıldı. Bakara 257. "Allah inanan kimselerin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velisi ise tağuttur; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır." Üç kez okudu. Aklına Cengiz bey geldi. Kaybettirilen zarar hanesini düşündü. Rakamların arkasına gizlenen gerçeği. Ve o gerçeği gizleyen kendi ellerini. Kimi veli edindim ben? diye sordu kendi kendine. Cevap ağır geldi. Sabah, Cengiz beyin ofisine girdiğinde masasında yeni bir dosya hazırdı. Bu sefer rakamlar düzenlenmemişti. Zarar hanesi yerli yerindeydi. Gerçek rakamlar, gerçek yerlerindeydi. "Bu ne?" dedi Cengiz bey. Sesi düşmüştü. "Gerçek rapor," dedi Tarık. Bir sessizlik oldu. Uzun. Ağır. Cengiz bey masasına yaslandı. "Bu işten ne anlarsın sen? Ben bu şirketi on beş yılda kurdum. Sen bana 'gerçek' diyorsun." "Evet," dedi Tarık. "Ben size gerçeği diyorum." Cengiz bey güldü. Soğuk bir gülüşle. "Yarın masa başında oturacak yer ararsın." Tarık kapıya yürüdü. Durdu. Döndü. "Belki," dedi. "Ama en azından uyuyabilirim." Çıkarıldı. Birkaç hafta karanlık geçti. Birikim eridi. Arkadaşlar onu arayıp sormaya başladı. Kimi acıdı, kimi anlamadı, kimi yavaşça uzaklaştı. Cengiz beyin gölgesi büyüktü; o gölgede durmak istemeyenler, Tarık'ın yanından çekildi. Ama Yusuf aradı. Yaşlı adam camide bekliyordu. Ve annesinin kitabı, artık çekmecede değildi. Aylar sonra Tarık, küçük bir mali müşavirlik bürosu kurdu. Küçüktü. Mütevazıydı. Parlak değildi. Ama her akşam eve döndüğünde, yaptığı işten utanmıyordu. Bir gün bir müşterisi geldi. Genç bir adamdı, yorgun gözleri vardı. "Size doğru rakamları getirdim," dedi adam. "Ama başka biri, biraz düzenlersek daha iyi görünür dedi. Ne dersiniz?" Tarık gülümsedi. "Oturun," dedi. "Size bir şeyden bahsedeceğim. Dişi örümceğin evinden." Adam şaşırdı. "Görünürde sağlam," dedi Tarık. "Ama bir dokunuşta dağılır." Şehrin ortasındaki o küçük cami hâlâ ayaktaydı. Sabah ezanında artık Tarık'ın dairesinde de ışık yanıyordu.
KİTAP İZLERİ
Bir Zambak Hikayesi
Mehmet Rauf
Tabuları Yıkan Erken Cumhuriyet Dönemi Erotik Edebiyatı: "Bir Zambak Hikayesi" Türk edebiyat tarihinin tozlu raflarında uzun yıllar gizli kalmış, adı bilinse de içeriği hakkında fısıltılarla
İncelemeyi Oku