"Yazmak, aslında hiçbir şey yapmamak için harika bir bahanedir." — Franz Kafka"

Gelecek Bugünü Nasıl Tüketir?

yazı resim

Geleceği düşünmenin beni hazırlıklı yaptığına inanıyorum. Olasılıkları hesaplıyor, riskleri önceden görüyor, olacaklara karşı kendime bir savunma kuruyorum. Zihnim bunu akıllılık gibi sunuyor.

Fakat bazen hazırlık dediğim şeyin içinde yaşamadığımı fark ediyorum.

Henüz gelmemiş bir gün, bugünün üzerine gölge düşürüyor. Ortada kesinleşmiş hiçbir şey yokken bedenim olacakmış gibi geriliyor. Konuşulmamış bir konuşmayı defalarca yapıyor, yaşanmamış bir kaybın acısını önceden taşıyor, ihtimallerin içinde gerçekleşmiş olaylara tepki verir gibi yoruluyorum.

Gelecek gelmeden benden payını alıyor.

İnsan yalnızca yaşadıkları yüzünden tükenmiyor.

Yaşanabileceğini düşündüğü şeyler de onu tüketiyor.

Bir işin sonucunu beklerken bugünkü emeğimi göremiyorum. Zihnim sonucu öne çekiyor. Olacak mı, olmayacak mı, yeterli miyim, geç mi kaldım? Daha süreç bitmeden kendimi bir mahkemenin önüne çıkarıyorum.

Gelecek, henüz hüküm vermemişken ben cezayı uygulamaya başlıyorum.

Bunu kendimde açıkça görüyorum. Yaklaşan önemli bir gün varsa, ondan önceki günleri ona teslim ediyorum. Bir görüşme cuma günü yapılacaksa pazartesiden itibaren içimde sürüyor. Salı günü başka bir şey yaşasam bile zihnimin arka odasında o görüşme devam ediyor.

Takvimde bir saatlik yer tutan olay, içimde beş gün yaşayabiliyor.

Bu yüzden zamanın yalnızca geçtiğine inanmıyorum.

Zihin zamanı genişletebilir, daraltabilir, kirletebilir.

Gelecek kaygısı, yaşanmamış zamanı bugünün içine sızdırır. Henüz olmayan şey, şu anda varmış gibi bedenimde karşılık bulur. Kalbim hızlanır, omuzlarım sertleşir, dikkatim daralır. Ortada gerçek bir tehlike yoktur ama beden ihtimal ile gerçek arasındaki farkı her zaman ince ince tartmaz.

Zihin “olabilir” der.

Beden “oluyor” diye cevap verir.

İnsan bu yüzden düşünceleriyle yalnızca fikir üretmez.

Kendi biyolojisine emir de verir.

Bunu bildiğim için artık her düşünceme masum bir misafir gibi davranmıyorum. Bazı düşünceler kapıyı çalmaz. İçeri girer, eşyaların yerini değiştirir ve evin sahibiymiş gibi konuşur.

“Hazırlıklı olmalısın.”

“En kötüsünü düşün.”

“Şimdiden bir çözüm bul.”

İlk bakışta bu ses beni koruyor gibi görünür. Fakat koruma ile kuşatma arasında ince bir fark var. Sürekli olasılık hesaplamak, kontrol gücümü artırmıyor. Çoğu zaman yalnızca belirsizliğe tahammülümü azaltıyor.

Geleceği ne kadar kontrol etmeye çalışırsam, kontrol edemediğim kısım o kadar tehditkâr görünüyor.

İnsan bazen güven kazanmak için plan yapmaz.

Güvensizliğini hissetmemek için plan yapar.

Ben de bunu yaptım. Listeler hazırladım, ihtimalleri sıraladım, konuşmaları önceden kurdum. Zihnimde her yolun sonuna gittim. Sanki yeterince düşünürsem sürpriz kalmayacakmış gibi.

Oysa hayat düşünceye boyun eğmiyor.

Hazırlık yapabilirim.

Kesinlik üretemem.

Bu ayrımı geç öğrendim. Uzun süre belirsizliği kişisel bir tehdit gibi yaşadım. Ne olacağını bilmiyorsam, zayıf durumdaydım. Sonucu kontrol edemiyorsam sanki kendimi de kontrol edemeyecektim.

Asıl korkum gelecekte ne olacağı değildi.

Ne olursa olsun kendime yetip yetemeyeceğimdi.

Bu farkı gördüğümde kaygının dili değişti. Çünkü gelecek üzerine kurduğum senaryoların çoğu olayla ilgili görünse de aslında kendi dayanıklılığıma duyduğum kuşkuyla ilgiliydi.

Ya başarısız olursam?

Ya reddedilirsem?

Ya kaybedersem?

Bu soruların altında daha sessiz bir soru vardı:

Bütün bunlardan sonra kendime nasıl bakacağım?

İnsan bazen yaşanabilecek acıdan çok, acı çektiğinde kendini küçümsemekten korkuyor.

Kendime karşı sert olduğum dönemlerde gelecek daha tehditkâr görünüyordu. Çünkü hata yaptığımda beni karşılayacak iç sesin acımasız olduğunu biliyordum. Dışarıdaki başarısızlıktan önce içerideki cezayı hesaplıyordum.

Kendi içinde güvenli bir yere sahip olmayan insan, geleceği daha çok kontrol etmek ister.

Çünkü dışarıda olacak her şey, içeride yeni bir saldırıya dönüşebilir.

Bu nedenle insanın kendisiyle kurduğu ilişki, gelecek kaygısının sessiz temelidir. Kendime şunu söyleyebiliyorsam gelecek biraz hafifler:

Ne olursa olsun bakarım.

Yanılırsam öğrenirim.

Kaybedersem üzülürüm ama kendimi terk etmem.

Bu cümleler geleceği güzel yapmaz.

Beni geleceğin karşısında daha sağlam yapar.

Kendinden emin olmak, başına kötü bir şey gelmeyeceğine inanmak değildir. Ne gelirse gelsin kendi yanında kalacağına güvenmektir.

Asıl karizma da burada başlıyor.

Hayatın sana özel ayrıcalık tanıyacağına inanmamakta, yine de başını eğmemekte.

Bazen geleceğin bugünü tüketmesi korkudan değil, umuttan kaynaklanıyor. İleride her şeyin daha iyi olacağına o kadar bağlanıyorum ki bugünkü hayatımı bir bekleme salonuna çeviriyorum.

Şu iş bitsin.

Şu dönem geçsin.

Biraz daha para kazanayım.

Doğru insan karşıma çıksın.

Kendimi toparlayayım.

Sonra yaşamaya başlayacağım.

Bu “sonra” kelimesi ne kadar masum görünüyor.

Oysa hayatın en büyük ertelemeleri çoğu zaman onun içinde saklanıyor.

Gelecek mutlu olacaksa bugünün katlanılması gereken bir hazırlık dönemi olduğunu düşünüyorum. Böylece bugünkü yorgunluğu, yalnızlığı, eksikliği geçici sayarak taşıyorum. Bu bazen gerekli. Her zorluğun ortasında neşe aramak zorunda değilim.

Fakat geçicilik fikri kalıcı bir yaşam biçimine dönüşürse, hayat hep başlamak üzere kalıyor.

İnsan yıllarca hazırlanabilir.

Ve hazırlanırken yaşayacağı şeyi tüketebilir.

Bunu fark ettiğimde ürktüm. Çünkü bazı hedeflerime ulaştığımda içimde beklediğim dönüşüm olmadı. Sonuç geldi, ben yine bendim. Sadece eski kaygının yerini yeni bir hedef aldı.

Zihin boşluğu sevmez.

Bir gelecek tamamlandığında hemen yenisini üretir.

Başarıdan sonra rahatlayacağımı sanmıştım. Rahatlamadım. Çünkü sorun hedefin uzakta olması değildi. Kendimi sürekli ileriye bağlama alışkanlığıydı.

Bir şey bitince yaşayacaktım.

Fakat yaşayabilmek de ertelenmişti.

İnsan geleceği amaç olarak kullandığında ilerler.

Onu sığınak olarak kullandığında bugünden kaçar.

Aradaki farkı dışarıdan anlamak kolay değil. Aynı çalışkanlık, aynı disiplin, aynı hedef duygusu iki ayrı yerden gelebilir. Biri değer verdiği bir hayatı kuruyordur. Diğeri durursa içinde ne hissedeceğinden kaçıyordur.

Ben çalışırken kendime bunu soruyorum:

Bir şeye mi gidiyorum, bir şeyden mi uzaklaşıyorum?

Bazen cevap hoşuma gitmiyor.

Ama kendime dürüst görünmekten daha önemli olan, kendime dürüst olmaktır.

Toplum da geleceğe bağlanmayı ödüllendiriyor. Sürekli gelişmek, büyümek, ilerlemek, daha fazlasına hazırlanmak bekleniyor. Bugün olduğum yerde kalırsam geride kalacağım hissi oluşturuluyor.

İnsan başkalarının hızına baktığında kendi hayatını yavaş sanıyor.

Sonra ihtiyacı olmayan hedefler edinmeye başlıyor. Çünkü bir hedefin değerli görünmesi için ona gerçekten ihtiyaç duymam gerekmiyor. Çevremde yeterince insan peşinden koşuyorsa, ben de geç kalmış hissedebilirim.

Kalabalığın arzusu, kişisel ihtiyaç gibi hissedilebilir.

Bu yanılgıyı kendimde gördüğümden beri her isteğime hemen güvenmiyorum. Bazı arzular bana ait değil. Bana tekrar tekrar gösterilmiş, övülmüş, normal kabul edilmiş şeylerin içimde bıraktığı yankılar.

İnsan bazen geleceğini seçmez.

Kendisine sunulan geleceği arzular.

Sonra o hayale ulaşmak için bugününü feda eder. Daha çok çalışır, daha az dinlenir, ilişkilerini erteler, bedenini susturur. Yaptığı fedakârlığa anlam vermek için hedefi daha da büyütür.

Çünkü ne kadar çok bedel ödersem, seçtiğim yolun doğru olduğuna o kadar çok inanmak isterim.

İnsan yatırdığı emeğin yanlış ihtimale gitmiş olabileceğini kabul etmekte zorlanır.

Bu yüzden bazen beni tüketen gelecekten vazgeçemiyorum. Onu gerçekten istediğim için değil, uğruna çok şey verdiğim için sürdürüyorum. Bırakırsam kaybettiğim zamanı kabul etmek zorunda kalacağımı düşünüyorum.

Oysa geçmişte ödenmiş bedel, gelecekte de ödemeye devam etmem gerektiğini göstermez.

Yanlış yolda ne kadar ilerlediğim, geri dönmeyi daha anlamsız yapmaz.

Yalnızca daha zor yapar.

Bunu bilmek bana soğukkanlılık veriyor. Bir hedefe emek verdim diye ona sonsuza kadar sadık olmak zorunda değilim. Kendi kararlarımın tutsağı değilim. Fikrimi değiştirmek, eski hâlimi küçük düşürmez.

Bazen kendime duyduğum saygı, sürdürmekte değil bırakmaktadır.

Gelecek bugünü yalnızca beklentiyle değil, karşılaştırmayla da tüketiyor. Bugünkü hâlimi henüz olmadığım kişiyle kıyaslıyorum. Daha bilgili, daha başarılı, daha sakin, daha güçlü bir ben hayal ediyorum. Sonra şimdiki kendime onun gözünden bakıyorum.

Eksik görünmeye başlıyorum.

İnsan kendisini yalnızca başkalarıyla kıyaslamaz.

Hayal ettiği hâliyle de kıyaslar.

Bu karşılaştırma daha acımasız olabilir. Çünkü hayalimdeki ben yorulmaz, kararsız kalmaz, hata yapmaz. Gerçek bir insan olmadığı için kusurları da yoktur.

Sonra etten kemikten hâlimi, zihnimde ürettiğim kusursuz bir gölgeyle yarıştırırım.

Elbette kaybederim.

Hayalî bir rakibi yenmek mümkün değildir.

Kendimi geliştirmek istemem doğal. Fakat gelişme arzusu kendime duyduğum nefretten besleniyorsa, ulaştığım hiçbir yer yeterli olmaz. Çünkü hedef değişse bile bana bakan göz aynı kalır.

Kendini küçümseyerek kurulan gelecek, başarılsa bile huzur getirmez.

Yalnızca küçümsemenin çıtasını yükseltir.

Bu yüzden gelecekte kim olmak istediğimi düşünürken bugünkü kendimi masadan kaldırmıyorum. Onu bir engel gibi görmüyorum. Şimdiki hâlim yalnızca aşılması gereken eski bir sürüm değil.

Bütün değişimi taşıyacak kişi de o.

Kendimi reddederek kendime ulaşamam.

İnsan geleceğini kurarken bugününü aşağılıyorsa, evin temelini kırarak üst kat çıkmaya çalışıyor demektir.

Geleceğe dair düşüncelerimin bir kısmı da geçmişi onarma isteğinden doğuyor. Bir gün yeterince başarılı olursam geçmişte beni küçümseyenlere cevap vereceğimi sanıyorum. Bir gün mutlu olursam yaşadığım bütün acıların anlam kazanacağını düşünüyorum.

Böylece geleceği yaşamaktan çok, geçmişe kanıt göndermek için kuruyorum.

Bu yük ağır.

Çünkü bugün verdiğim kararları artık var olmayan insanların bakışına göre almaya başlıyorum.

Geçmişteki bir ses, geleceğimin yöneticisine dönüşüyor.

Bunu fark ettiğimde kendime sert ama gerekli bir soru sordum:

Bu hayatı gerçekten ben mi istiyorum, yoksa birilerine ne kaybettiklerini göstermek için mi kuruyorum?

İnsan intikamını başarı kılığına sokabilir.

Dışarıdan hırslı görünür.

İçeride hâlâ görülmek isteyen bir çocuk çalışıyordur.

Bunu görmek beni güçsüzleştirmedi. Tam tersine, emeğimi özgürleştirdi. Artık her zaferi birilerine göstermek zorunda değilim. Başardığım şey sessizce bana ait olabilir.

Gerçek güç, seyirci olmadan da devam edebilmektir.

Gelecek kaygısıyla baş ederken kendime “hiç düşünme” demiyorum. Bu hem mümkün değil hem de akıllıca değil. Gelecek dikkate alınmalı. Plan yapılmalı, sonuçlar düşünülmeli, sorumluluk taşınmalı.

Fakat düşünmek ile orada yaşamak aynı şey değildir.

Geleceğe bakabilirim.

Oraya taşınmak zorunda değilim.

Planımı yaptıktan sonra bugüne dönmek bir disiplin. Zihnim tekrar tekrar ihtimallere koştuğunda onunla kavga etmiyorum. Ne yaptığını biliyorum. Beni korumaya çalışıyor.

Ama direksiyonu ona bırakmıyorum.

Korku iyi bir uyarıcı olabilir.

Kötü bir yöneticidir.

Kendime şu soruyu soruyorum:

Şu anda çözebileceğim gerçek bir sorun mu var, yoksa yalnızca belirsizliği yok etmeye mi çalışıyorum?

Gerçek bir sorun varsa harekete geçiyorum.

Yoksa düşüncenin kendisini eylem sanmıyorum.

Çünkü çok düşünmek, her zaman çok hazırlanmak değildir.

Bazen yalnızca aynı korkunun etrafında daha fazla dönmektir.

Bugüne dönmek için büyük cevaplara ihtiyacım yok. Bedenimin bulunduğu yeri fark etmek, önümdeki işe bakmak, bir konuşmayı gerçekten dinlemek, yediğim şeyin tadını almak… Bunlar küçük görünüyor.

Ama insan hayatı hep büyük kararlarla kaçırmıyor.

Bazen sürekli başka yerde bulunarak kaçırıyor.

Gelecek beni çağırdığında artık hemen gitmiyorum. Ona bakıyorum, gerekli olanı alıyorum ve sonra bulunduğum yere dönüyorum. Çünkü yarın için kurduğum her şeyin hammaddesi bugün.

Bugünü tüketerek sağlam bir gelecek kuramam.

Yorgunluğumu, ilişkilerimi, bedenimi, dikkatimi sürekli ertelersem ulaştığım yerde kendime rastlamayabilirim.

Geleceğe varmak, kendini oraya taşıyabildiğin sürece anlamlıdır.

Yoksa yalnızca hedef ulaşmış olur.

İnsan ulaşamaz.

Ben artık geleceği reddetmiyorum.

Onu yerine koyuyorum.

Gelecek yön gösterir.

Fakat yaşam alanı değildir.

Hayat henüz olmamış ihtimallerin içinde değil, şu anda bana temas eden şeylerin içinde gerçekleşiyor. Bunu unuttuğumda yarını kazanmak için bugünü harcıyorum.

Oysa yarın geldiğinde onun adı da bugün olacak.

Bu yüzden geleceğe hazırlanıyorum.

Ama ona peşin ödeme yapmıyorum.

Çünkü henüz yaşanmamış hiçbir gün, elimdeki günü bütünüyle alma hakkına sahip değil.

Yorumlar

Başa Dön