"Yazmak, aslında hiçbir şey yapmamak için harika bir bahanedir." — Franz Kafka"

Geç Kalmanın Ahlakı

yazı resim

Geç kaldığımda ilk düşündüğüm şey zamandır. Kaç dakika geciktim, ne kadar beklettim, yetişebilir miyim? Oysa gecikmenin asıl yükü çoğu zaman dakikalarda değil, karşımdaki insana verdiğim mesajdadır.

“Benim zamanım seninkinden daha önemli.”

Bunu açıkça söylemem. Hatta çoğu zaman böyle düşünmem bile. Yine de davranışım bazen niyetimden daha yüksek sesle konuşur.

İnsan kendini niyetiyle, başkasını etkisiyle değerlendirir.

Ben geç kaldığımda trafiği, yorgunluğumu, son anda çıkan işi bilirim. Karşımdaki geç kaldığında ise yalnızca bekletildiğimi hissederim. Kendi gecikmemin hikâyesi vardır. Başkasının gecikmesi karakter kusuru gibi görünür.

Bu farkı kendimde yakaladığımda rahatsız oldum.

Çünkü adalet duygumun bile çoğu zaman kendime yakın tarafta çalıştığını gördüm.

Geç kalmak her zaman saygısızlık değildir. Hayat bazen planı bozar. Yol kapanır, insan hastalanır, beklenmedik bir şey olur. Zaman üzerinde sandığım kadar güçlü değilim.

Fakat her gecikmeyi hayatın üzerine atmak da dürüstlük değildir.

Bazı gecikmeler kaza değildir.

Alışkanlıktır.

Ben bazen hazırlanmayı geç başlatırım. Yol süresini iyimser hesaplarım. Son dakikayı kendime ait sanırım. Karşımdaki insanın bekleyebileceğini sessizce varsayarım.

Sonra gecikince özür dilerim.

Fakat tekrarlanan özür, değişmeyen davranışın süsüne dönüşebilir.

İnsan aynı şeyi sürekli yapıp her defasında üzgün olduğunu söylüyorsa, üzüntüsü artık yeterli bir kanıt değildir.

Davranış değişmiyorsa pişmanlık yalnızca duygudur.

Sorumluluk değildir.

Geç kalmanın ahlaki tarafı tam burada başlıyor. Çünkü mesele yalnızca saate uymak değil. Başkasının hayatında kapladığım alanı fark etmek.

Beni bekleyen kişi yalnızca dakikalarını kaybetmez. Planını değiştirir, dikkatini böler, ne zaman geleceğimi düşünür. Belki öfkelenir ama bunu göstermemeye çalışır. Belki değersiz hisseder.

Benim on dakikam, onun içinde daha uzun sürebilir.

Zaman eşit ilerler.

Ama beklemek herkeste eşit yaşanmaz.

Bunu bildiğim için artık gecikmeyi yalnızca teknik bir hata olarak görmüyorum. Bazen ilişkideki görünmez güç dağılımını açığa çıkarır.

Kim kimi bekliyor?

Kimin işi ertelenebilir sayılıyor?

Kimin programı daha kolay feda ediliyor?

Güçlü olanın gecikmesi çoğu zaman daha kolay tolere edilir. Yönetici geç kalır, herkes bekler. Öğretmen geç kalır, sınıf bekler. Önemli görülen biri geciktiğinde bunun bir nedeni olduğu düşünülür.

Daha az güçlü olan geciktiğinde ise disiplinsiz sayılır.

Demek ki toplum yalnızca zamanı ölçmüyor.

İnsanların değerini de saat üzerinden sıralıyor.

Bu düzeni dışarıda eleştirmek kolay. İçimdeki izlerini görmek daha zor. Kendimi önemli hissettiğim bazı anlarda başkasının bekleyişini küçümseyebiliyorum. Sanki benim yoğunluğum onun yoğunluğundan daha gerçekmiş gibi.

İnsan gücü eline geçirdiğinde, başkasının zamanını görünmezleştirmeye yatkındır.

Bu yüzden dakiklik yalnızca düzen değildir.

Karşılıklı eşitliğin küçük bir ilanıdır.

“Senin zamanın da benimki kadar kıymetli.”

Bir yere zamanında varmak bana bazen gereğinden fazla sıradan görünürdü. Kimse alkışlamaz. Kimse bunu özel bir erdem saymaz. Oysa medeniyet dediğimiz şeyin önemli bir kısmı, kimsenin alkışlamadığı bu küçük sadakatlerle ayakta durur.

Söz verdiğin saatte gelmek.

Gelemeyeceksen haber vermek.

Beklettiysen açıklama yapmak.

Bunlar büyük ahlaki gösteriler değildir.

Fakat güven, zaten büyük sözlerden çok küçük tekrarlarla kurulur.

İnsan birine güvenmeye çoğu zaman onun söyledikleri yüzünden değil, öngörülebilirliği sayesinde başlar.

Ne zaman geleceğini bilir.

Ne zaman haber vereceğini bilir.

Bir sözün havada kalmayacağını bilir.

Güven, belirsizliğin azalmasıdır.

Sürekli geç kalan biriyle kurulan ilişkide yalnızca zaman bozulmaz. Beklenti de bozulur. Saat söylenir ama kimse saate inanmaz. Söz verilir ama herkes içinde pay bırakır.

İlişki, küçük bir güvensizlik payıyla işlemeye başlar.

Ben bunu kendimde de görüyorum. Birine birkaç kez geç kaldığımda, sonraki buluşmada yalnızca yetişmeye çalışmıyorum. Daha önce zedelediğim güveni de taşıyorum.

Davranışın hafızası vardır.

İnsanlar bazen özrümü kabul eder.

Ama bedenleri tekrarını bekler.

Geç kalmakla ilgili en rahatsız edici gerçeklerden biri şu: Bazen bunu bir karakter özelliği gibi sunuyorum.

“Ben zaten hep geç kalırım.”

Bu cümle rahatlatıcıdır. Çünkü davranışı seçim olmaktan çıkarıp kimliğe dönüştürür. Değiştirmem gereken bir alışkanlık değil, benim doğal hâlim olur.

İnsan değiştirmek istemediği davranışa kolayca kişilik adı verir.

Oysa “Ben böyleyim” cümlesi çoğu zaman özgünlük değil, sorumluluktan kaçıştır.

Kendimi tanımak, kendimi olduğu gibi bırakmak anlamına gelmez.

Hangi yanımın başkalarına sürekli bedel ödettiğini görüyorsam, orada değişim borcum vardır.

Yine de dakik olmayı ahlaki üstünlüğe çevirmek de başka bir tuzak. Zamanında geldiğim için bekleyeni küçümsemek, düzenimi başkasının insanlığının üzerine koymak da mümkün.

Bazı insanlar geç kalır çünkü dikkatsizdir.

Bazıları ise yaşamları gerçekten dağınıktır.

Evde bakım verdiği biri vardır.

İki iş arasında koşuyordur.

Kaygısı yüzünden hazırlanmakta zorlanıyordur.

Zamanı planlama becerisi sandığım kadar eşit dağılmamıştır.

Anlamak, sınırı kaldırmaz.

Ama hükmün tonunu değiştirir.

Bir insanı sürekli beklemek zorunda değilim. Fakat onu hemen değersiz de ilan etmem. Davranışın etkisini açıkça söyler, niyeti konusunda acele karar vermem.

Olgunluk, açıklama ile mazereti ayırabilmektir.

Bir şeyin nedeni olabilir.

Bu, sonucunu ortadan kaldırmaz.

Ben geç kaldığımda da kendime aynı netlikle bakmaya çalışıyorum. Bahane üretmeden, kendimi de ezmeden.

“Neden böyle yaptım?”

“Bunu önleyebilir miydim?”

“Karşımdaki ne yaşadı?”

Bu sorular suçluluk üretmek için değil, özdenetim kurmak için gerekli.

Suçluluk insanı içine kapatır.

Sorumluluk dışarıya bakmasını sağlar.

Geç kaldığımda gerçek bir özrün nasıl olması gerektiğini de düşünürüm. Uzun açıklamalar bazen özrün önüne geçer. Trafiği, işi, telefonu, yolu anlatırken fark etmeden kendimi aklamaya çalışırım.

Karşımdaki ise yalnızca şunu duymak ister:

“Beklettim. Bunun sende yarattığı yükü görüyorum.”

Gerçek özür, kendini savunmayı bir süreliğine bırakabilmektir.

İnsan özür dilerken bile haklı çıkmaya çalışıyorsa, karşısındakine hâlâ yer açmıyordur.

Bazen geç kalmak istemediğim bir yere gitme konusundaki isteksizliğimi de açığa çıkarır. Hazırlanmayı ertelerim, evden çıkmak ağır gelir, yola son anda koyulurum.

Bedenim benden önce itiraz ediyordur.

Bu her zaman gitmemem gerektiği anlamına gelmez. Fakat içimdeki direnç hakkında bilgi verir.

Neden gitmek istemiyorum?

Karşılaşmaktan mı çekiniyorum?

Orada kendimi değersiz mi hissediyorum?

Yoksa yalnızca yorgun muyum?

İnsan bazen söyleyemediği “hayır”ı gecikerek söyler.

Bu çok dolaylı bir dildir.

Hem karşıdakini cezalandırır hem beni dürüstlükten uzaklaştırır.

Gitmek istemiyorsam bunu söylemek daha temizdir. Gidiyorsam da karşımdakini belirsizlik içinde bekletmemek benim sorumluluğumdur.

Pasif direnç, sessiz olduğu için masum değildir.

Bazen insan açık çatışmadan kaçarken daha derin bir saygısızlık üretir.

Geç kalmak bana kontrol meselesini de düşündürüyor. Bazı insanlar hep son anda gelir. Tam başladığı anda, herkes yerini aldıktan sonra. Bu yalnızca plansızlık olmayabilir. Bazen görünür olmanın, kendini merkeze koymanın bir biçimidir.

Herkes gelmiştir.

Son gelen fark edilir.

Bazen gecikme, kişinin sahneye girişidir.

Bunu kendimde fark ettiğim anlar oldu. Tam zamanında gelip sıradan biçimde oturmak yerine, yetişmeye çalışan biri olarak görünmek garip bir önem duygusu verebiliyor.

Yoğunum.

Çok işim var.

Bana yetişmek zor.

İnsan yorgunluğunu ve gecikmesini statü işaretine çevirebilir.

Oysa gerçek ağırlık, insanları kendine göre bekletmekte değil, kendi önemini gösterme ihtiyacı duymamaktadır.

Karizma, odaya geç girip dikkat çekmek değildir.

Odaya girmeden önce bile güven vermektir.

Kendinden emin insan, başkasının zamanını küçültmeden de değerli olduğunu bilir.

Bu yüzden dakiklik bana artık yalnızca saat disiplini gibi görünmüyor. Karakterin gündelik ve gösterişsiz biçimlerinden biri.

Verdiğim sözün arkasında durabilecek miyim?

Bir başkasının hayatında açtığı boşluğu önemseyecek miyim?

Gecikirsem haber verecek kadar sorumluluk alacak mıyım?

Küçük görünen bu davranışlar, kim olduğumu büyük sözlerden daha açık anlatıyor.

Çünkü insanın ahlakı çoğu zaman olağanüstü anlarda değil, kimsenin önemsemediği ayrıntılarda belirir.

Yine de zamanında olmak her zaman mümkün değil. Hayat çizelge gibi işlemiyor. Bazen ben bütün önlemimi alırım, yine de gecikirim.

O durumda kendimi insanlığın dışına atmıyorum.

Ahlak kusursuzluk değildir.

Etkisinin farkında olarak düzeltmeye çalışmaktır.

Asıl mesele hiç gecikmemek değil.

Kendi gecikmemin bedelini hep başkasına ödetmemektir.

Ben artık saate bakarken yalnızca kaç dakika kaldığını düşünmüyorum. Beni bekleyen insanın hayatını da düşünüyorum. Onun günü, planı, zihni ve belki de benim fark etmediğim yorgunluğu var.

Zaman kişisel bir mülk gibi görünür.

Ama birlikte yaşadığım anda ortak bir alana dönüşür.

Geç kalmak bazen yalnızca gecikmektir.

Bazen de karşımdaki insanın görünmez olduğunu ilan etmektir.

Aradaki farkı niyet değil, tekrar belirler.

Bir kez gecikebilirim.

Fakat sürekli gecikiyorsam artık saatle değil, sorumlulukla ilgili bir problemim vardır.

Kendime bunu söylemek sertlik değil.

Netliktir.

Çünkü insanın kendine gösterdiği en büyük saygılardan biri, kusurunu kişilik diye korumamaktır.

Zamanında varmak her zaman mümkün olmayabilir.

Ama başkasının zamanını ciddiye almak her zaman mümkündür.

Ve bazen insanın ahlakı, verdiği büyük sözlerde değil, birini kaç dakika beklettiğini önemseyip önemsemediğinde görünür.

Yorumlar

Başa Dön