Boş kaldığımda rahatlamam gerektiğini düşünüyorum. Yapılacak hiçbir şey yoksa içimin genişlemesini, zihnimin sakinleşmesini bekliyorum. Fakat çoğu zaman bunun tersi oluyor. Önümde serbest bir saat açıldığında ne yapacağımı bilemiyorum. Elim telefona gidiyor, bir şey açıyor, kapatıyor, odalar arasında dolaşıyorum. Dinlenmek için bulduğum zamanı, dinlenemediğim için tüketiyorum.
Demek ki boşluk her zaman özgürlük gibi hissedilmiyor.
Bazen insanın kaçtığı şeyleri görünür hâle getiriyor.
Gün içinde işler varken kendimle karşılaşmam gerekmiyor. Bir görevden diğerine geçiyor, zihnime düşünmesi için geniş bir alan bırakmıyorum. Yapılacaklar listesi yalnızca hayatımı düzenlemiyor. İçimdeki dağınıklığı da örtüyor.
Meşgulken ne hissettiğimi erteleyebilirim.
Boş kaldığımda ertelediğim her şey yanıma oturur.
Bu yüzden huzursuzluğumu hemen tembellik sanmıyorum. Bazen içimde uzun süredir duyulmayı bekleyen bir şey vardır. Bir kırgınlık, bir yorgunluk, anlam veremediğim bir isteksizlik… Günün gürültüsü çekildiğinde bunların sesi yükselir.
Sessizlik yeni bir şey üretmez.
Zaten içeride olanı duyulur hâle getirir.
Kendimde bunu birçok kez gördüm. Yoğun bir haftanın ardından boş bir gün geldiğinde mutlu olacağımı sanıyorum. Fakat sabah uyandığımda içimde belirsiz bir sıkıntı oluyor. Ne yapacağıma karar veremediğim için değil yalnızca. Yapacak bir şey olmadığında kim olduğumu da bir anlığına bilemiyorum.
Çalışırken işe yarayan biriyim.
Birine yardım ederken gerekli biriyim.
Bir sorunu çözerken güçlüyüm.
Peki hiçbir şey yapmadığımda neyim?
İnsanın kendine verdiği değer yalnızca üretimine bağlıysa, boş zaman tehdit gibi gelir.
Çünkü o anda başarı, yararlılık ve takdir ortadan kalkar. Geriye yalnızca varlığım kalır. Varlığımı tek başına yeterli bulmayı öğrenmediysem, bu karşılaşma rahatsız edicidir.
Bu yüzden bazen dinlenirken bile performans gösteriyorum. En iyi filmi seçmeye, en güzel yere gitmeye, zamanı en doğru biçimde değerlendirmeye çalışıyorum. Boş saatleri bile verimli kullanmak istiyorum.
Dinlenmeyi bir göreve dönüştürüyorum.
Sonra iyi dinlenemediğim için kendimi başarısız sayıyorum.
İnsan, özgürlüğü bile ölçmeye başladığında ondan zevk alamıyor.
Boş zamanın huzursuz etmesinde seçim yükünün de payı var. Mecburiyet varken seçenek azdır. Ne yapacağım bellidir. Fakat serbest kaldığımda bütün ihtimaller önüme açılır.
Kitap okuyabilirim.
Dışarı çıkabilirim.
Birini arayabilirim.
Uyuyabilirim.
Hiçbir şey yapmayabilirim.
Seçeneklerin çoğalması her zaman rahatlatmaz. Bazen insanı kendi arzusuyla yüz yüze bırakır. Ne istediğimi bilmiyorsam, özgürlük geniş bir alan değil, yönsüzlük gibi gelir.
Zorunluluk bana rota verir.
Boşluk ise yönümü kendim seçmemi ister.
Bu sorumluluk düşündüğümden daha ağırdır.
Çünkü yanlış seçim yaptığımı hissedebilirim. Evde kalırsam günü kaçırdığımı, dışarı çıkarsam gerçekten dinlenemediğimi düşünürüm. Bir şey seçtiğim anda diğer ihtimalleri kaybetmiş olurum.
Böylece boş zaman, kullanılacak bir fırsattan çok yanlış harcanabilecek bir kaynağa dönüşür.
Zamanı kaybetmekten o kadar korkarım ki zamanı yaşamayı unuturum.
Bunda başkalarının hayatlarını sürekli görmenin de etkisi var. Ben evde otururken birileri geziyor, üretiyor, eğleniyor, yeni yerler keşfediyor. Başkasının seçilmiş görüntülerine baktıkça kendi sakin günüm yetersiz görünmeye başlıyor.
Kalabalığın neşesi, yalnızlığımı kusur gibi gösterebiliyor.
Oysa gördüğüm şey hayatın tamamı değil. İnsanlar boşluklarını sergilemiyor. Yalnızca anlamlı görünen anlarını paylaşıyor. Ben de onların düzenlenmiş hayatını kendi dağınık iç hâlimle karşılaştırıyorum.
Bu karşılaştırmada huzur değil, eksiklik çıkar.
İnsan başkasının vitriniyle kendi deposunu kıyasladığında kendine haksızlık eder.
Boş kaldığımda sürekli bir şey tüketme ihtiyacı duymamın nedeni de bu olabilir. Müzik, video, haber, mesaj… Zihnimi bir uyaranla doldurduğum sürece içimdeki boşluğun ne söylediğini duymam.
Bazen sıkılmıyorum.
Kendimden kaçıyorum.
Bu cümleyi kabul etmek kolay değil. Çünkü meşguliyet saygın görünür. İnsanlara çok yoğun olduğumu söylediğimde değerli biri gibi hissedebilirim. Kimse kaçtığımı düşünmez. Ben de düşünmem.
Toplum meşgul insanı ciddiye alır.
Boş duran insandan ise açıklama bekler.
Ne yapıyorsun?
Neden çalışmıyorsun?
Günün nasıl geçti?
Sanki varlığımı bir faaliyetle savunmam gerekiyormuş gibi.
Bu baskıyı yalnızca dışarıdan almıyorum. İçimde de taşıyorum. Dinlenirken bile kendimi izleyen bir göz var. Daha faydalı bir şey yapabileceğimi söylüyor. Yattığımda kalkmamı, durduğumda ilerlememi, sustuğumda üretmemi istiyor.
İnsan bazen kimse zorlamadığı hâlde, içinde eski bir otoriteyi çalıştırmaya devam eder.
O ses benim sesim gibi konuşuyor.
Ama her cümlesi bana ait değil.
Belki yıllarca çalışkanlığın övüldüğü, boş durmanın ayıplandığı bir ortamda öğrendiğim hükümler bunlar. Belki sevilmek için işe yaramam gerektiğini düşündüğüm eski zamanlardan kalmışlar.
Bir düşüncenin uzun süredir içimde olması, onun doğru olduğunu göstermez.
Yalnızca köklü olduğunu gösterir.
Boş zaman bana bu kökleri fark ettiriyor. Kendime neden dinlenme izni veremediğimi, durduğumda neden suçluluk duyduğumu, huzuru neden hak edilmesi gereken bir ödül gibi gördüğümü soruyorum.
Dinlenmek için önce tükenmem gerektiğine inanıyorsam, bedenimi ancak çöktüğünde dinlerim.
Bu bir disiplin değil.
Kendime geç kalmaktır.
Uzun süre yorgunluğu ciddiyetin kanıtı sandım. Ne kadar yorulursam o kadar emek vermiş, o kadar değer üretmiş olacaktım. Rahatlık bana şüpheli geliyordu. Bir iş kolay ilerlediğinde yeterince uğraşmadığımı düşünüyordum.
Oysa acı çekmek ile anlamlı bir şey yapmak aynı şey değildir.
Zorluk her zaman değer üretmez.
Bazen yalnızca zarar üretir.
Boş zamanla kurduğum ilişki, kendime ne kadar güvenli bir alan sunduğumu da gösteriyor. İçimde durmak huzursuz ediciyse, sürekli dışarıdan uyarılmaya ihtiyaç duyarım. Birilerinin mesajı, bir ekranın ışığı, yapılacak yeni bir iş…
Kendi içimde tek başıma kalmak zor geliyorsa, dünyanın beni sürekli meşgul etmesini isterim.
Fakat insan kendisinden sonsuza kadar kaçamaz.
Hız yalnızca karşılaşmayı erteler.
Bu yüzden boş kaldığımda huzursuzluğumu hemen gidermeye çalışmıyorum artık. Bazen birkaç dakika hiçbir şey yapmadan oturuyorum. İçimde hangi düşüncenin yükseldiğine bakıyorum.
Sıkıntı mı?
Suçluluk mu?
Yalnızlık mı?
Belirsiz bir yas mı?
Hepsinin çözülmesi gerekmiyor. Her duygu bir problem değildir. Bazıları yalnızca hissedilmek ister.
İnsanın içinden geçen her şeyi düzeltmeye çalışması, kendine karşı başka bir tahammülsüzlük biçimidir.
Boş zaman bana tahammülü öğretiyor. Hemen karar vermemeyi, her dakikayı doldurmamayı, huzursuzluğun içinden kaçmadan geçebilmeyi.
İlk başta kolay değil. Zihin alıştığı uyaranı arıyor. Sessizlikte büyüyen düşünceler, gerçekte olduklarından daha önemli görünebiliyor.
Fakat bir süre sonra dalga çekiliyor.
Her sıkıntının emir olmadığını anlıyorum.
Canımın sıkılması, hemen bir şey yapmam gerektiği anlamına gelmiyor. Yalnız hissetmem, yanlış bir hayat yaşadığımı kanıtlamıyor. Huzursuz olmam, boş zamanın bana kötü geldiğini göstermiyor.
Bazen yeni bir hâle alışırken eski düzenim direniyor.
İnsan sürekli hareket etmişse, sakinlik ilk anda huzur değil tehdit gibi hissedebilir.
Beden gürültüye alıştığında sessizliği tehlike sanabilir.
Bunu bilmek bana sağlamlık veriyor. Kendimde ortaya çıkan ilk tepkiyi kader gibi görmüyorum. Boşluğa dayanmayı öğrenebilirim. Sıkılmanın altında ne olduğunu görebilirim. Dinlenmeyi yalnızca çalışamadığım zamanlara bırakmayabilirim.
Çünkü boş zaman, hayatın arta kalan kısmı değildir.
Hayatın bana ait olduğunu hissettiğim yerdir.
Orada kimsenin talebi yoktur. Rolüm zayıflar. Benden bir şey beklenmez. Bu özgürlük ürkütücüdür ama değerlidir.
İnsan kendisiyle ne yapacağını bilmediğinde başkalarının isteklerine kolayca teslim olur.
Kendi boşluğunu taşıyamayan, onu dolduracak her şeye açık hâle gelir.
Bu yüzden boş durabilmek edilgenlik değildir. Dikkatimi geri alabilme becerisidir. Her çağrıya cevap vermemek, her boşluğu tüketimle kapatmamak, her sessizlikten kaçmamak.
Kendime ayırdığım zamanı savunmak da bir karakter meselesidir.
Boş zamanın huzursuz etmesi, onun gereksiz olduğunu değil, bana yabancı olduğunu gösteriyor olabilir. Belki yıllarca kendimi yalnızca görevler içinde tanıdım. Şimdi görevler çekilince yüzümü seçemiyorum.
O hâlde boşluk beni eksiltmiyor.
Maskelerimi azaltıyor.
Ben artık huzursuzluğumdan utanmıyorum. Onu dinlenemediğimin kanıtı olarak değil, nasıl yaşamaya alıştığımın işareti olarak görüyorum.
Boşlukta ilk karşıma çıkan kişi her zaman huzurlu biri olmayabilir.
Yorgun, öfkeli, yönsüz biri de olabilir.
Ama o da benim.
Onu sürekli meşgul ederek susturmak yerine yanında kalmayı öğreniyorum.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu en gerçek ilişki, yapacak hiçbir şeyi kalmadığında başlar.
Boş zaman beni huzursuz ediyor olabilir.
Ama bazen huzursuzluk, yanlış yerde olduğumu değil, sonunda kendime ulaştığımı gösterir.