"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

?

???

July 2026 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

?
İzEdebiyat
Açık Büfe
Piyango sanaymış… Aslında ben Necati’ye diyecektim ama baktım kapüşonlu, üniformasını çıkartmış, yıldızlarla ladese tutuşmuş. Maksat aynada gördüğü yüzle barışık olmakmış, şimdi yerinde migros olan meydanda eskiden sihirli aynaların da olduğu bir lunapark vardı. Eş zamanlı cüce veya dev olmak, bakanın aynasına göre değiştiği göz kırılması. Yine aynı mekânda üç bekçi, uzun zincirleri olan döner salıncağa binmeyi kafaya koymuşlar. İkisi oturmuş, üçüncüsü başlat butonuna basarak, koşar adım kendisini bir salıncağa atmış. Dönmüşler! Akşamdan kalma, sabahtan sorumlu makinist, devri âlem yapan bekçileri görünce nutku tutulmuş. Üç baygın bekçi, ambulans, hastane falan… Süryani mezarlığının zehirli çitlembikleri… Misketlerimiz olmadan önce, gazoz kapağına veya kibrit kutularının allı, yeşilli resimlerine düş kurardık. Kendimizi bir çemberin içine para atarken bulduğumuzda, saklambaç ve kurtarmaca oyunlarımız, biz daha kapıların zilini çalıp, kaçmadan bitmişti. Şimdi anladığım ne güzellik ki, iki ayrı ölüleri sadece bir duvarın ayırdığı. Tütsülerden mi korkmuştuk… Duvarın ayırdığı aynı toprakta da çitlembik ağaçları. Dönme dolap beygiri… İpini çözdüğünde aynı çapta kırlarda dönen beygirin arpasını bol vermeli. Dönmeye şartlanmış olması onu deli yapmaz. Kuzulara özenerek kırları arşınlaması, pamuk tarlalarından koparıp, yüzüne makyaj yaptığı aklıklarla da bu iş olmaz. Sektirilmiş taşlar senfonisi… Her yaz denize ilk adım atışta başlar göz aramaları. Kimsenin bulamadığı bir kabuk veya ilk atanın daha az sektirdiği ince ve yassı bir taş. Elbette kuralları vardır, geçen seneden kalma bir taşı sektirmenin. Birinci kural, bulduğunuz taşı etrafınızda bulunanlara göstereceksiniz. İkinci kural, taşı sektirmeye yeltendiğiniz istikameti atar gibi yaparak, atmayarak gözlerin odaklanmasını sağlayacaksınız. Üçüncü kural, denize sıfır olana kadar çömelecek, güneş gözlüklerinizi düzeltecek, son kez arkanıza bakacak ve o nadide taşı denize savuracaksınız. Sekme sayısı anlamını tam burada yitiriyor. Seneye siz o taşı bulacak mısınız, hadi bulamadınız, bulan kaç sektirecek farkında mısınız? Salya, sümük…
?
Edebiyat ve Felsefe
Edebiyat Tartışmaları
Temelde bikaç kondansatörün saniyede birkaç milyon defa dolup boşalması üzerinden yorumlanmış birkaç elektron yekününün bikaç transistör ve birkaçyüzbin elektron tabancası sayesinde foton dalgalarına ( hem madde hem dalga olabilen iki parçacıktan biri olduğundan... ) dönüştürülmesinden sonra havanın içindeki azotun cüzzi kırılmasından geçmesinin ardından gözümüzdeki korneanın saydam ( fotonların kırılmasına engel teşkil etmeyen yapı... ) yüzeyini aşıp, iristeki kaslar yardımıyla şiddeti ayarlanıp ağ tabakadaki foto-reseptörlerdeki kimyasallar ( ışıkla elekrtron koparma olayının sadece bitkilerde fotosentezde değil gözde duyu hücrelerinin aldıkları verinin kimyasallaştırılmasında da kullanılması olayı ) yardımıyla bir akıma dönüştürülmesi ve akabinde sodyum ve potasyum alışverişi ( ikisinin de + yüklü metaller olduğuna dikkat ) sayesinde 1-0lara çevrilip biyolojik bir bitmap resim oluşturulup ardından öğrenilmiş yargı kabiliyeti ( karmaşık ağ içerisinde doğru veri iletimleri "öğrenilen" düşünce şeklinin oluşturulmuş halidir... ) sayesinde yorumlanıp hipotalamustan yayılmak üzre motor nöronlara yine sodyum ve potasyumla iletilip bunların yanlarına bi de yoldaşlık etsin diye miyelin kılıflar eşliğinde elektrik akımına çevrilmiş halinin beyinciğin ağ yapısı sayesinde ( aynı öğrenilmiş bağlantılar bütünü ) ve omurganın taşıyıcılığı sayesinde ( tabii ) parmaklara iletilmesi ve oradaki serbest sinir uçlarının kaslarda kalsiyum pompasını uyarması bitiminde birkaç demetin birbirine sırayla kenetlenmesi ve iskeleti buna destek "bilmesi" sayesinde tekrar kondansatörlere iletilmiş bir F kuvvetinin klavye diye tanımladığımız şekil üzerine doğru sırayla aktarılması üzerine içerideki iletkenler üzerinden elektron transferleri ve interruptlarla yine saniyenin milyonda biri düzeydeki zaman aralıkları süresince iletimleri aynı kondansatörler ve FFlar sayesinde tanınıp (!) ardından birkaç voltaj çevrimi akabinde kablolara iletimi ve bu kablolardan aşağıdaki kutulardan fiber kablolara ışık olarak yansıtılması ve bunun kilometrelerce öteye ulaştığında yeniden elektrik akımı ve kondansatörler flip floplar tarafından tutulması ve bunların matrisler halinde tutulması sonucu saklanmasının ardından bizim isteğimiz (!) doğrultusunda flipfloplardaki matrislerden alınma ve aynı yolları izleyerek istekleri karşılaması ve benzer biyolojik yapıların "öğrenilmiş" ağlarının gerektirdiklerinin yapılması olayıdır sanal alem... Ulan panturk bana da bulaştırdın can sıkıntısını anasını satiim... by mithandir eminden
?
Öykü Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
Mezarlıkta inecek var mı ? | | | Gelen Kutusu Gecenin karanlığı, saydam ışıklarla birleşip yeryüzünü ateşe verdi. Ezan sesleri davetini sundu. Horozlar çığlık çığlığa ; uyan insanoğlu sabah oldu .Der gibi yankılandı. Yağmurun toprakla birleşip gökyüzüne ulaşan, ve her daim zikir eden nağmeleri işitildi. Kulaklarda , bir horultudur duyuldu. Hadi kalk ne uyşuksun dedi. Çınlayan çalar saat,gözler çiğ tanesi gibi dağıldı. Dalgın uyuşuk gözler oda da gezindi. Ya Alllah dedi. Ömer efendi,kalktı. Yeryüzü gibi kıvrımlı yatağından. Hanım çoktan uyanmış , çayı pekmezi koymuş , sofrayı kurmuş . Ömer efendi çoktan uyanmış ,abdestini almış, namazını kılmış tesbihini çekmiş, yer ehli çoktan uyanmış , aramış Ömer efendiyi ,Ömer efendi seslenmiş : Kapıyı çekip geliyorum . Ömer efendi salına salına otobüse bindi. Can sıkıntısıyla otobüs şoförüne seslendi : Kaptan ne zaman kalkacaksın. Yarım saattir bekleşiyoruz . Dedi ,otobüs şoförü heycanla : Hemen efendim , hemen kalkıyoruz . Ömer efendi içinden hasbinallah çekti. Etrafını solgun ve ışık saçan gözlerle seyretti. Sıkıntı ile saatine baktı. Derin bir nefes alıp , kaşlarını gerdi. Otobüs şoförüne : Hadi gülüm geç kalıyoruz. Dedi ,otobüs şoförü hemen kontağı çevirdi, sıkılarak gaz pedalına yüklendi. Bir sıkıntıdır bastı Ömer efendiyi , işe geç kalacaksın, işe geç kalacaksın sesleri kulağında çınlıyordu. Hiç susmak bilmeyen sesleri toprakla kapatıp , dalgın bir halde çevresine bakındı. Tüm cisimler yıldırım gibi göz perdesinden belleğine ,bellekten uçsuz bir boşluğa atılıyordu. Her şey karmakarışık,her şey ressamı olmayan bir tabloyu seyretmek gibiydi. Sıkıntı veren reklam panoları, yamaçlarda ki yalnız kulubeler , vınlayan motorlar ,sürü halinde ki siyah kargalar, zayıf güvercinler ,eşeğini zorla çekip götüren köylüler ,son olarak otobüsün ninni söyleyen gürültüsü . Karanlığa bürünmemek için direnen göz kapakları . Sen hiç zeytin ağacı gördün mü ? Dedi , Gözler güneş gib parladı . Aman Rabbim ! Dedi . Ömer efendi. Hayretle , etrafında ejdarhalarla korunan,yalnız bir zeytin ağacı , heycanla başını çevirdi. Zeytin ağacının fotoğrafını gözleri ile çekip kalbiyle banyo yaptırdı. Yanında ki mayışmış yolcuya : Kardeş sende gördünmü ? O zeytin ağacını . Diyecekti , vazgeçti . Olağanüstü şevkle kendini kabına sığdıramıyordu. Başını koltuğa yasladı . Düşünüyordu. Bir daha görebilecek miyim ? Evet görmeliyim ,hatta seni kendi evime götürmeliyim . Evet seni bir kez daha görmeliyim , göreceğim... Birden , ninni söyleyen, cızırtılı radyo sesini yırtan bir inilti yankılandı. Mezarlıkta inecek var mı ? Ömer efendinin nefesi tutuldu sanki . Yüzlerce zeytin ağacı gördü. Uyuşuk bir nefes tiz sesiyle homurdadı . Mezarlıkta inecek var mı ? Ömer efendi doğruldu. Elleriyle dizini pençeledi . Bir çığlık gibi tüm mayışmış yolcular büyülendi . Tüm sesler aynı yerde hüküm sürüyordu. Sesler ve ezgiler radyo cızırtısına kapıldılar .Son bir fısıltı eşliğinde söylendi. Mezarlıkta inecek var mı ? Yolcular yerlerindenden fırladı, herkes Ömer efendiye sarılarak haykırdı. VAR ! Ahmet Fatih Kılıçkıran. Arkadaşlar noktalama işaretlerinde biraz zayıfım , sizin düşüncelerinizi öğrenmek istedim . Yani ilk defa yazdığım bir öyküyü yayınlıyorum . Herkese iyi çalışmalar . ( Kul Hakkı Vardır )
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Merhaba , öyle demek istemedim. Gönderdiğim ileti sadece bir gurubu kapsıyordu. Öyküyü yerinde bilen insanlar için öykü nedir ?Sorusuna ; yüzlerce hatta binlerce cevap almak mümkün . Ama şunu belirtmek istiyorum siz beni yanlış anladınız . Cevap yazdığınız için teşekkürler .
?
Öykü Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
Herkese merhaba : Ben amatör öykü yazarıyım , yani adam akıllı değil (hala noktalama işaretleriyle boğuşuyorum) sekiz tane öyküm var. Öykü atölyesine gönderdim , diyelim . Şunu sormak istiyorum buraya yazdığımız öykülerin telif hakkı korunacak mı ? Birisi soruma cevap verirse sevinirim . İyi çalışmalar
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Ahmet Fatih'in edindiği izlenimin ne denli kanıtlanabilir olup olmadığını bir kenara bırakırsak (ki kanıtlanabilir tarafları mutlaka vardır, olmadığını söylemek istemiyorum elbette); sözünü ettiği (öykü biçimine ters düşen) durumun aksi veya tersi, yani "doğru öykü biçimi", nasıl olmalıdır sorusunu da içinde barındırıyor. Bu sorunun yanıtı üzerinde bir tartışma olmalıdır kanımca. Yanıtı üzerinde diyorum, çünkü hepimizin aşağı yukarı bu bağlamda belli (önceden oluşturulmuş) yanıtları var sanırım, ancak bu yanıtlar birbirleriyle nerede kesişiyor veya ayrışıyor, neden birleşiyor veya ayrışıyor, hiç belirgin bir şekilde netleştirilmiyor. Somut bir ifadeyle söylemek gerekirse: Öyküler eğer bir "aşk mektubu" gibi yazılmayacaksa, nasıl yazılacak sorusuna Ahmet Fatih'in bir olasılık vereceği yanıtlara yine örneğin ben katılmayabilirim ve yine başka bir arkadaş benim görüşüme katılmayabilir vs...-demek öykülerin şu ya da bu biçimde yazılarak yanlış ele alındığını belirten bir saptama (doğru bir saptama olsa da) sonrasında içinden çıkılmaz bir tartışmaya da yol açabilir. Ahmet Fatih'in öykülerin nasıl yazılması gerektiği konusunda iletisinin en sonunda belirttiği şeyler de yine buna benzer: bana göre öyküler "kulakları gıdıklayan bir fısıltı" olmamalı, üstelik bu tanımdan -genel olduğu için- bir şey çıkaramıyorum. Öykü yazmaya yeltenen bir insan olsaydım, böyle bir tanım bana ne denli yol gösterici olabilirdi? Şimdi ben de kendi görüşümü belirtip tartışmaya çeşitlilik getirebilirdim, ama bunun yararı -birincil derecede- pek yok kimseye. O halde? O halde: öyküleri nasıl yazılmalı sorusuna verilebilecek olası yanıtların arasında birleştirici nokta nerededir diye sormak gerekir. Kaldı ki: öyküler "beğenilmek" için elbette ki yazılmaz, yazınsal gelişim ve boyutlar şu ya da bu öykü yazma tekniğinin isabetli diğerinin ise isabetsiz olduğunu belirler (örneğin bugün kimse 18.yy. nesrini kullanmaya kalkışmıyor, "çağın gerekirleri" doğrultusunda öykü biçimi kendine kanallar ve güzergahlar yaratıyor daha çok...). Ne olursa olsun: Ahmet Fatih'in saptamalarını bir tartışmaya sevk etmeleri bakımından çok olumlu karşılamak gerekir diye düşünüyorum... Suyel
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
hergün umutla uyanıp o umdun yok olmasıı ve hergün bekledigin ışıgın yanmaması gecneniin bitmeyen karanlıgında tam bogulurken sizin elinizden tutup yönlendiren varmıydı ? böle dudrumlarad tam oldu derken vazgecmek gibi bi şey olsa gerekk zaman geciioo dakkikalar hızla ilerliyo fakan neden herkes bişeyin cabasını veriyokii umutsuzluk içinde umut arama en iiyisi bence siz kendinize bakın cevrenize bakın mutlulugu yakalarsın emin olun her sabah kalkıpp bugün çok gusel olacak dediginiz an zaten herseyin basalanguç nokatası olacak vede ogün işte siz artık kendiniz olacaksın tek bi nokta baskasında deilde kendiniz de arayın mutlulugu baskası sizin içindeilde siz kendiniz için bişeler yapıı işte ozman sizz acılarınız unutup kendi kaderinizi çizin kader deriz ama bazen biz kendii kaderimizi çizioruz oyüzdan başakasını deil kendinizi sevinn bunları yapın ve işet BEN BUYUMM DİYEBİLİNN SEVGİLİLERLE....
?
Edebiyat ve Felsefe
Edebiyat Tartışmaları
Kral zalim Dionysius, Eflatun'a İran işi, uzun damalı ve kokulu bir elbise hediye etmiş. Eflatun: "[[I]][[B]]Ben erkeğim; kadın elbisesi giymek istemem[[/B]][[/I]]", diyerek almamış; ama Aristippos almış ve demiş ki: "[[I]][[B]]İnsan, ne giyerse giysin mertliği yine mertliktir.[[/B]][[/I]]" Yine birgün Kral Dionysius Aristippos'un yüzüne tükürmüş; Aristippos aldırmamış. Dostları bu küçüklüğünü yüzüne vurdukları zaman; onlara: "[[I]][[B]]Ne olur?[[/B]][[/I]]" demiş, "[[I]][[B]]balıkçılar da ufacık bir balığı tutmak için tepeden tırnağa deniz suyu ile ıslanmaya pekala katlanıyorlar.[[/B]][[/I]]" Diogenes, lahanalarını yıkarken, yanından geçen Aristippos'a: "[[I]][[B]]Lahana ile yaşamasını bilseydin, bir zalime dalkavukluk etmezdin[[/B]][[/I]]" demiş; O da ona: "[[I]][[B]]İnsanlar arasında yaşamasını bilseydin böyle lahana yıkamazdın[[/B]][[/I]]" diye cevap vermiş. Bakın akıl ayrı ayrı görüşleri insana nasıl kabul ettiriyor: iki kulplu bir çömlek, ister sağında tut, ister solundan... Montaigne-Denemeler Montaigne-Denemeler
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
Yeni katılan arkadaşımız Engin Satılmış'ın (hoş geldiniz Engin!) şiirin soluklanmaları ile ilgili saptamalarına katılıyorum büyük oranda. Yazınsal ürünlerin oluşumu bağlamında elbette ki kesin ve tek hesap yoktur, fakat, Engin'in de belirttiği gibi "Şiir farklı platformlara taşınsa da gücünü birikiminden almaya devam edecektir" şeklindeki genel yargı göz önünde tutulursa, şiirin (ve genel anlamda yazının) kendi güzergahında soluğunu eşyalara ve biçimlere aksettirmesi hiçbir koşul ve zamanda daralmayacak veya genişlemeyecektir; nasıl ki Orpheus (Yunanlılara göre şiirin Tanrısı), bir sazla başladıysa yeryüzü müziğini biçime dönüştürmeye, nasıl ki sonraları bu müziğe "sözcük" dahil olduysa, nasıl ki sözcükle beraber zaman içinde "anlam aktarımı" ve "mesaj" şiirin özüne katıldıysa, ve yüzyıllardır çeşitli "gelişmeler" şiirin kendi özünden uzaklaştığı hissini uyandırsa da, hep şiir kendi kendini yeni oluşum içinde (özüyle de) koruyabilmiştir; Sanırım şu ifadeyle her bir yöne bir göndermede bulunabiliriz: Beri tarafta bizi ayıran şeyler, öte tarafta -yani şiir tarafında- kendiliğinden birleşiyordur. O duyusal dünyaya geçiş sırasında her bir sözcük (en belirsizi bile) büyülenerek kendine gelircesine, bu tarafta ona atfetmeye alıştığımız "değer"inin ötesinde bir boyuta erişiyor, bunun için bizim bir şeyi kastetmemiz bile gerekmez. Suyel Not: Şiirin soluklanmaları dışında bir şeyle ilgilenmek ve şu ya da bunun kaygısı içinde olmak, doğru eşyaları ya yanlış tartıya koymaktır ya da yanlış eşyaları doğru tartıyla tartmaya çalışmaktır sadece. Bu kafa karışıklığından beslenmenin adını da siz koyun artık, benim lugatım burada tükeniyor.
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
hayır mizah falan değil bu tamamen hakaret artık... ama şu da var ki yüzü olan insan , diğer insanlarla oturup konuşabiliyor - yüzü olmayan yada birden fazla yüzü olan ise sanal saldırılar peşinde koşuyor... paranoyak o rahat bırakmak lazım...
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Merhaba , önce arkadaşlar şunu söylemek istiyorum . Öykünün tadı kaçtımı . Sanki öyküyü çağımızda bir mektup gibi yazıyoruz. Nasıl mı ? Aşk mektubu yada birisine anlatamadığımız derin duyguları ruhsal perestleri , niçin olduğunu bilmiyorum aklıma sadece insanların farklı bir şey oluşturma çabasında olmadıklarını ve yazarken hiç bir hedef ve prensip benimsemeden eğer beğenilirsem yazarım düşüncesi ile yazan çok arkadaşımız olduğunu gördüm . Şimdi şunu söylemek istiyorum , bazı insanlar öyküyü aşk mektubu ile karıştırıyor . Kimisi ise yanlış düşünüyor bana göre öykü bir çığlık değil sadece kulakları gıdıklayan bir fısıltı ,Herkese iyi çalışlmalr
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
Kara mizah mı?
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
İçmiş ve kendinden geçmiş paranoyak salyalarını sal sen.... Çamuru atsanda izi kalmaz beni bilen bilir...
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
Yuvaya kabul civcivleri aşı ile mi test ediyorsunuz, burunlarından akan sümük ile mi belirliyorsunuz? Merihli toplantınız nasıl geçti? 14 Aktif, 25 pasif üyeler mi cillop. Sonra utanmadan ettiğiniz küfürleri silerek buralarda adamlık taşlıyorsunuz. Ben aleni ederim, senin gibi msn de reklam yapmam. İZ' hakkında ettiğin küfürleri tekrarla, Kenana neler ettin?
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
Yazın, sanal mekanlara göç etmiş durumda,yakın geçmişimizde edebiyat emekçilerinin adres edindiği ve edebiyatın 'manifaktür' evresini konuştukları ne bir kahve ne de bir han kaldı artık.'Bu yok oluşun nedenlerinden biri de edebiyatın endüstri haline gelmesidir' diyor Ahmet Oktay.Teknolojik edebiyat eskiye ait birçok üslubu da sonsuzluğa yolcu ediyor ve herşeyin rengi daha çabuk soluklaşıyor. Son yüzyılda birçok evreden geçmiş Türk şiiri yeni bir dönemin eşiğinde soluklanıyor.Şiir tıkandı söylemleri bu soluklanmada(bu kıyafet değişikliğinde) hissedilen durağanlıktan kaynaklanıyor.Her yeni dönemin başlangıcında olduğu gibi... Şiir farklı platformlara taşınsa da gücünü birikiminden almaya devam edecektir kanısındayım. Yazıya zaman/emek ve enerji vakfeden dostları selamlıyorum.
Başa Dön