"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

?

???

July 2026 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

?
İzEdebiyat Teknik
Açık Büfe
Yazıların güncellenmesi için İzedebiyatın güncellenmesini mi beklememiz gerekiyor.İki haftadır bekliyorum ve yayım süreci hakkında fazla bilgim yok açıkcası.En azından; beğenilmedi,yazım yanlışları vardı gibi açıklama yapılırsa,bu bizi bilinçlendirir diye düşünüyorum.Yazıların onaylanması her zaman bu kadar uzun zaman alıyor mu? Bilgi verirseniz sevinirim. Şimdiden teşekkürler!
?
Dilimizin Gizemleri
Yaratıcı Yazarlık
Sayın Erhan Tığlı; Derdiniz, bizim de derdimiz. Türkçe can çekişiyor. Bu ülke yüzünü 300 yıldır Batı'ya çevirmiş ve hayatın her alanında Batı'dan gelen rüzgarların açık tesiri altında. Bu rüzgarlardan dilimizde nasibini aldı. Önce Osmanlıca eleştirildi, içinde Türkçe çok az, yarısı Arapça, yarısı Farsça dendi. Osmanlıcanın en azından bir estetiği, bütünlüğü, belli bir yapısı vardı. Osmanlıca'yı attık hayatımızdan. Yerine ne koyduk? Hiç, hiç bir şey. Batıdan gelen rüzgarlar rasgele doldurdu kelimeleri hayatımıza. Kültürün indiği tahta, argo, arabesk ve pop çıktı. Cemil Meriç; "Argo kanun kaçaklarının, haydutların lisanıdır." diyor. Bugün topyekun bütün toplum haydut lisanı konuşuyor. Oldukça zengin örnekler vermişsiniz, eminim bunları sıralamakta hiç zorlanmadınız ve hatta fazla uzatmamak için bir kısmını da yazmadınız. Örneklerinizde dikkat ettim, Yüklemlerin önemli bir kısmı hala Türkçe. Fakat özneleri kaybetmişiz. Özneler, kendimizdir, benliğimizdir. Kendimizi kaybetmişiz. Bilgisayara, çamaşır makinasına (makina kelimesi hariç tabii) buzdolabı gibi nazar boncuklarımız yok değil. Ancak arabanızda Türkçe ifade edebildiğiniz tek bir parça bulamazsınız, eczane Türkçe bir kelimedir de içinde Türkçe isimlendirilmiş bir bir ilaç satılmaz. Hastane Türkçe bir kelimedir de hastalıklarınızın hepsi ithaldir. Bilgisayara Türkçe isim verebilmişiz ama, bütün parçaları yabancı kelimelerle ifade ediyoruz. Örnekler çok, ortak nokta aynı; kabuğumuz Türkçe, içimiz yabancılaşmış. Türk Dil Kurumu masa başında kelimeler icat etti. Bir çoğu yukarıda verdiğiniz örnekler kadar yavan ve suni idi. Benimsenmedi, TDK sözlüğünden başka hiç bir yerde ne duyabilirsiniz, ne de görebilirsiniz. Dil, tek başına kurtarılabilir mi? Zannetmiyorum. Dilimiz, kendimizin ve kültürümüzün ifadesidir. Kendimiz olduğumuz zaman, aslımıza döndüğümüz zaman dilimiz de kendi mecrasını bulacaktır. Üç yüz yıldır, yüzümüzü batıya çevirmişiz, güneşin batışını izliyoruz. Üç yüz yıldır, her geçen gün güneşle beraber biz de battık. Artık güneşin doğuşunu izleme vakti gelmedi mi? Güneş Doğu'dan doğar. Selamlarımı sunuyorum.
?
Devran-i Şairane
Yaratıcı Yazarlık
İzmir de Dramatik Yazarlık kursu arıyorum ama bir türlü bulamadım.Bilginiz var mı?
?
Yazma Teknikleri
Yaratıcı Yazarlık
İzmir de Dramatik Yazarlık kursu arıyorum ama bir türlü bulamadım.Bilginiz var mı?
?
Dilimizin Gizemleri
Yaratıcı Yazarlık
İzmir de Dramatik Yazarlık kursu arıyorum ama bir türlü bulamadım.Bilginiz var mı?
?
Esin Perisi
Yaratıcı Yazarlık
Ben İzmir de Dramatik Yazarlık Kursu var mı öğrenmek istiyorum .İki haftadır araştırıyorum ama somut bir şey bulamadım ....bilgisi olan varsa yardım rica ederim.
?
Dilimizin Gizemleri
Yaratıcı Yazarlık
NE OLACAK DİLİMİZİN HALİ? Gazeteyi açıyorum. “Tamer Taşpınar start verdi” yazıyor.” Bu start da ne böyle, yenilir mi, içilir mi, yoksa boğazımızda mı kalır?” diye söyleniyorum. Öbür sayfada “start” veren “kondisyon, mantalite, pres, fikstür, sponsor, deplasman, motivasyon, performans, asist, avantaj, dezavantaj...” gibi “sportif” sözcükler cirit atıyor, top oynuyor, Türkçemizin kalesine gol yağdırıyorlar. Yollarımız viyadüklü, virajlı, damperli, ışığımız amperli, satışlarımız dampingli, televizyonlarımız reytingli, zappingli. Dilimiz soslu, acı biberli! “Aleksin şutuna Mondragon planjon yapıyor. Fabiano pres yapıyor, Aulerio rövaşata yapıyor, top avuta çıkıyor ama hakem korner veriyor. Amigolar yaşa demeyi unutmuşlar, oley diye bağırıyorlar. Beşiktaş yeni bir yabancı futbolcuyla iki yılı obsüyonlu mukavele imzalıyor. Galatasaray oyunu tolore ediyor, forse etmiyor, Fenerbahçe’ye altı yabancı futbolcu yetmiyor!” Ondan sonra da Türk futbolu niye ileri gitmiyor, diye tartışıyorlar...”Vizyon, komisyon, istasyon, misyon” gibi uyaklı yabancı sözcükler hiç yadırganmadan, zevkle, hevesle kullanılıyor. Dil otomatiğe bağlanmış! Matikle para çekiyoruz, kozmetikle süsleniyoruz, hijyenik nesnelerle temizleniyoruz, yabancı dili ne kadar çok kullanırsak o kadar sosyetik oluyoruz! Gençler animasyon yapıyor, kızlar imitasyon takılar takıyor, istasyonumuzda fabrikasyon eşyalar üretiliyor. Ben de ajitasyon yapıyorum!.. Kafamın tası atıyor. Gazeteyi kapatıp televizyonu açıyorum. Bir kanalda “spiker” takımımızın faynıl fora kaldığını söylüyor. Ne dediğini anlayamıyorum önce, sonra çözüyorum bilmeceyi. Takımımız ilk dörde girmiş, yarı finale kalmış meğerse. Kırk yıllık final olmuş faynıl! Kırk yıllık kulüp de “klap” olmamış mı! Şu işe bak! Kimileri de “clup”a benzeterek “klüp” yazıyorlar. Böylece başları göğe eriyor! Dizideki kız, arkadaşına hoşça kal diyeceği yerde hadi bay diyor, hem de TRT 1’de...Devlet televizyonunda böyle olursa diğerlerinde neler olmaz? Balık baştan kokar. Geçenlerde yolda gidiyordum. Baba işe gidiyor, karısı onu yolcu ederken çocuğuna, “Hadi bay bay de babana” diyerek onu küçük yaşta yabancı dil konuşmaya “teşvik ve tahrik” ediyor! Edebiyat Fakültesinde okurken bir kız arkadaşımız bize “çav” diye veda etmişti de çok şaşırmıştım. O zamanlar “bakir” Anadolu çocuğuydum. Şimdi şaşırmıyorum artık bu tür “Turistik, lojistik(!) varyasyon”lara! Batıl-ı oldum çok şükür! Yozlaşma atını alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Dil “erozyon” a uğruyormuş, aldıran yok. Bir başka kanalda Müslüm Baba’ya rastlıyorum. Mesaj hattında “okey mi? Okey!” diyor reklam kuşağında seyircilerine. Onlar seyire alışmışlar, hiç tepki göstermeden seyrediyorlar. Geleneklerine bağlı olduğunu söyleyen bir baba böyle yaparsa çocuklarının “performansı” nasıl olur kimbilir? Okey sözcüğünü Türkçeleştirmişler(!), okeylemek diye yeni bir sözcük türetmişler bir de. Aferin demek yetmez, bravo demek gerek bu çabalara. “Çivisi çıkmış bu işlerin” diye söylenerek sokağa fırlıyorum. “Stres” basıyor. O da ne? Dilimiz ölmüş de ağlayanı yok! “Showroom”lar, “center”lar, “mega”lar, “süper”ler ayrık otları gibi kaplamış her yeri. Biraz “nostaljik” takılayım diyorum. Bir öğretmen arkadaşımın yanlışlıkla yazılmış anlamına gelen “sehven yazılmıştır” yerine “şehven yazılmıştır” yazması, bankada tanıyorum anlamına gelen “marufumdur” yaz dedikleri kişinin “masumumdur” yazması, nüans farkı, mütevazı yerine mütevazi, sukutu hayale uğramak yerine sükutu hayale uğramak yazılışı gibi gülünçlükleri anımsıyorum. Yabancı dil merakımız o kadar artmış ki, pastane patisserie oluvermiş göz açıp kapatasıya dek! Ayakkabıcılar “tabela”larına “shoes” kondurmuşlar. Bir yerde sentez(!) yapmışlar ve “Döner Chi” diye bir levha asmışlar. Ne orjinallik, marjinallik bu, vallahi çok “fantastik” ve artistik! Kültürümüz turizme bağlandı. Lokanta yetmedi, restoran oldu aşevleri. Et yemekleri satılan yerler de “Steak Hause” haline dönüştü. Turistik lokantalarda yemek adları hep yabancı. Çorba bile soupe adını almış... Artık globalleşeceğiz, dünya vatandaşı, Avrupalı olacağız, daha ne? Türkçe mi? O çoktan yükledi sermayeyi kediye; bilinç çeşmesi, anadil sevgisi akmıyor çoktandır. Eğer “agresif” olmazsak, “hiperaktif” bir etkinlik gösteremezsek ateş bacayı saracak, yozluk yangını gönül evimizi yakacak. Önce Arapça, sonra Farsça, derken Fransızca, Almanca, İngilizce sayesinde(!), dilimiz iyice yabancılaşacak, öyle bir hale geleceğiz ki, okullarda çocuklarımıza yabancı dil öğretmemize gerek kalmayacak! Erhan Tığlı erhantigli@mynet.com erhantigli.sitemynet.com/erhantigli
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Madde 1) Fransa da, mecliste önerge oylanırken kapının dışında ellerinde Atatürk resmini ve o yıla ait gazete manşetini taşıyanlar oradayken, siz neredeydiniz… Madde 2) Bu gazete demeci niçin yalanlanmadı… Madde 3) Ovaya gelin, ovaya… Madde 4) Nobeli Türkiye almadı, Pamuk aldı...
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Madde 1) Fransa da, mecliste önerge oylanırken kapının dışında ellerinde Atatürk resmini ve o yıla ait gazete manşetini taşıyanlar oradayken, siz neredeydiniz… Madde 2) Bu gazete demeci niçin yalanlanmadı… Madde 3) Ovaya gelin, ovaya… Madde 4) Nobeli Türkiye almadı, Pamuk aldı...
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Konu, bir Türk yazarının ilk defa Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasıdır. Ancak bu, bir tür "Pirus Zaferi"dir. Buruk bir sevinç duyduğumu belirtir, 'tamamlayıcı eleman' olarak hizmet etmeye devam edeceğimi hatırlatırım.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Bu benden kaynaklanan bir eksiklik... Verdiğiniz açıklayıcı bilgi için teşekkür edrim... Konu ile ilgili bir takım düşünceleriniz vardır herhalde birde onları sunsanız , tamamlayıcı eleman modundan çıkıpta...
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Alıntı yapılan kaynak belirtilmelidir, örneğin: "Sabah Gazetesi - 14 ekim 2006 tarihli Yılmaz Özdil'in köşe yazısından bir alıntı yapıyorum" gibi.. İhmal edilmiş olabilir, ama hoş değildir İmdat bey.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Bir geçmiş örnek ile istatistiği sunuyorum... Salman Rüşdi... Elinizi vicdanınıza koyun... Bir Allah'ın kulu tanıyor muydu? Tanımıyordu. Ne yaptı? İslam'a küfür etti. Aniden meşhur oluverdi. Oluverdi ama... "Böcek gibi" saklanıyor... O artık, meşhur bir böcek... Bu nedenle, Türkiye'ye Nobel Edebiyat Ödülü verildi diye havayi fişek patlatırken, biraz düşünmemiz lazım. Evet, Nobel Edebiyat Ödülü alanların şöyle bir ortak özelliği var... "Devlet"in rejimiyle sorunlu olmak. Doğru. Ama ait olduğu "millet"le sorunlu olup, Nobel alan yok! İsterseniz bir bakalım... Octavio Paz... 1990'da aldı. Meksikalı. Babası Zapata'yı destekleyen bir avukattı. Yerli kültürü ile Batı kültürü arasında bocalayan Meksika halkını anlattı kitaplarında... Halkını savundu yani... Meksikalıların en sevdiği yazar. Dario Fo. 1997'de aldı. İtalyan. Hayatı boyunca, halkın parasını cebine atan alçaklara karşı mücadele etti... Yani, kimin yanında yer aldı? Halkının... Onun için bayılıyor ona İtalyanlar. Gao Xingjian. 2000'de aldı. Çinli. Komünist rejimi yerden yere vurdu. Ama özellikle "Alarm İşareti" isimli tiyatro oyunu, kapalı gişe oynuyordu... Çin halkı, onun tiyatrosunu izleyebilmek için kapıları kırıyordu... Devlete karşıydı. Kimin yanındaydı? Halkının... Patrick White. 1973'te aldı. Avustralyalı. Sağlam karakterli olarak bilinen insanların, aslında çevreyi kandırmak için maske takmış olabileceğini, pekçoğunun şerefsiz olduğunu yazdı hep... Şerefsizlere karşı kimi uyardı yani? Halkını... John Steinbeck. 1962'de aldı. Amerikalı. Irgatlık yaptı. İşçilik yaptı. Irgatları yazdı. İşçileri yazdı. Kimin kahramanı oldu? Halkının... İyi tartışmamız lazım. Orhan Pamuk... Evet, rejime karşı... Peki halkı onu seviyor mu? Bir de deniyor ki... "Nobel Edebiyat Ödülü'nde asla siyasi karar verilmez... Edebi değere verilir..." Yapma yav? 1953'te kime verildi? Winston Churchill'e... Bildiğin siyasetçi. Peki neden verildi? "İnsani değerleri savunan konuşmaları" nedeniyle... İyi de... Ne demişti bu Churchill denen arkadaş, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere'nin Irak'ı işgali sırasında? "Uygarlaşmamış kabilelere karşı zehirli gaz kullanılmasını şiddetle destekliyorum..." Bu mudur insani değerleri savunan konuşma? Saddam'a da verseydiniz o zaman... Ya da Bush'a. Ve bir savunma daha... Deniyor ki... "Bu ödül, hayatını doğrulara adayan insanlara verilir. Nobel alanların hayatı, onurlu bir geçmişe sahiptir." 1999'da kime verildi? Günter Grass'a... Hayatı boyunca, Nazi karşıtlığının sembolü olmuştu çünkü. Hayatını Nazi karşıtlığına adamıştı. Ödülü de bunun için aldı. Onurlu bir geçmişe sahipti. Nobel'i veren İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi bu konuda "asla" hata yapmazdı. Ne çıktı Günter Grass? Nazi çıktı, Nazi. Hem de kendisi itiraf etti. 71 yaşında Nobel'i aldı. 78 yaşında itiraf etti. Bu nedenle, Türkiye'ye Nobel Edebiyat Ödülü verildi diye havai fişek patlatırken, biraz düşünmemiz lazım. Çünkü düşünmek için illa millete küfür etmek gerekmiyor. Millet adına da düşünmek mümkün. En azından şimdilik...
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Önce küçük bir özür, sabaha az bir zaman kala kaleme aldığım bir önceki yazı, birçok anlatım ve cümle hatalarıyla dolu. Bir edebiyat sitesine bu kadar bozuk bir yazı gönderdiğim için sizlerden özür diliyorum. Memnuniyetim, tartışmanın karşılıklı bir saygı eksenine oturmuş görünmesinden kaynaklanıyor. İşin bundan sonrası artık bilgi ve birikimimizi derinliği ve bunu birbirimize aktarabilme yeteneğine kalmakta. Tartışma birbirimizi ikna etmek çabası veya ikna olmak korkusu içinde olmamalıdır. Şimdi gelelim Türkçe'ye. Sayın Diren Türkçe literatürün kısıtlılığından bahsederek çok önemli bir konuya değinmiş. Evet Türkçe literatür özellikle bilim, sanat ve teknoloji alanında oldukça kısıtlı. Bu kısıtlılığın en az hissedildiği alan belki de edebiyattır. Çünkü roman kültürümüz henüz çok köklü olmasa da bunun dışındaki edebiyat alanlarında (divan edebiyatı, halk edebiyatı, aruz ve hece vezni vs.) oldukça orjinal ve köklü bir edebiyat geçmişimiz vardır. Bugün Türkçenin yetersizliği veya dağınıklığı, Türkiyede II. Mahmut döneminden itibaren başlatılan Batılılaşma anlayışının maalesef bir taklit algılamasına dönüşmesinden, batıda ne varsa aynen alınıp kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Öz Türkçemiz Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden itibaren, Arapça Farsça ve Türçenin bileşimi ile yeni bir dile, Osmanlıca'ya dönüşmüştür. Bu belki bir dilin orjinalitesini yitirmesidir ama üç dilin özelliklerini bünyesine katmış olması itibarıyla bir zenginleşme olarak da değerlendirilebilir. Lakin, Batılışma anlayışı yukarıda belirttiğim gibi batılı terimleri de aynen ithal ve kullanma yoluna gitmiş ve terminoloji sıkıntısı bu noktada başlamıştır. Tabi bu konuda sorgulanması gerekenler dönemin batılılaşma yanlısı düşünür ve edebiyatçıları olmalıdır. Dili en iyi şekilde kullanan/kullanması gereken topluma önder ve örnek olması gerekenler onlardır. Bir diğer sorumlu da bu konuda kurumsallaşmayı ihmal ederek dilin korunması ve geliştirilmesini ihmal eden devlet adamlarıdır. Cumhuriyet döneminde ise; her alanda olduğu gibi dil konusunda da bir öze dönüş çalışmaları başlatılmış, kurumlar (TDK gibi) oluşturulmuş, bilimsel çalışmalar başlatılmıştır. Ancak bu çalışma içinde olanlar da soruna biraz ideolojik, biraz da geçmişin siyasi ve kültürel tüm mirasını peşinen reddetme önyargısı ile hareket ettiklerinden beklenen sonuç alınamamış, çalışmalar masa başında kelime üretmeye indirgenmiştir. Üretilen saçma sapan kelimelerin büyük bir bölümü TDK nın sözlüklerinden başka hiç bir yerde, ne halk ağzında, ne edebiyat ne de bilim çevrelerinde kullanılamamıştır. Zorlama ve yapay bir üretim olmuştur. Orhan Pamuk ta bir Cumhuriyet dönemi yazarı olarak Türkçenin uğradığı bu hezimetten nasibini almıştır. Ohan Pamuk eserlerini dilin kalıp ve özellikleri içinde kaleme almak yerine dili kendi düşünce ve algılama tarzına göre kullanmayı tercih etmektedir. Hangisinin iyi olduğuna her okur farklı cevaplar verecektir. Türkçe işte bu ikilem içinde dil yapısı ve gramer özellikleri içinde mükemmel ancak kelime zenginliği bakımından giderek sığ ve yabancı terminolojinin isitilası altında bugünkü yetersiz ve güdük şeklini almıştır. Çözüm, her alanda olduğu gibi dil konusunda da aslımıza dönmektir. Aslımızı, benliğimizi bulduğumuz kültür ve medeniyetimizin zirveye ulaştığı dönemlerde aramamaız gerekmektedir. Bu derin ve kapsamlı konular hakkında bilgilenmek isteyen arkadaşlara Cemil Meriç in eserlerini öneririm. (Bu ülke, Ummandan uygarlığa, Mağaradikeler vd. İletişim Yayınları) Selam ile... Ahmet Tekin
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Sayın Tekin'in söyleyeceklerine hiç bir itirazım yok.. Sadece Orhan Pamuk'un kitaplarının Avrupada sattığı falan tamamnen uydurmadır, Ermeni ve Kürt lobilerince hem Türkiye'de hem de Avrupa'da satmamak üzere basım yapılmıştır. Evet hem de yıllarca ve planlı bir şelikde. Rakamlar aldatır. O sözde satış rakamlarına bakmayın, ONLAR ASLIDA SATIŞ DEĞİL BASIM RAKAMLARIDIR. Bence Sayın Pamuk Türkçe'yi ezik dil haline getirmiştir...Türkçe'nin kaybolmasının miladıdır o. İngilizceci olması maruz görülemez, rüşveti nobel olsa bile. Nobel eşittir Oskardır. Salt sanatsal hiç bir esere nobel verilmez. Aynı sinemadaki oskar ödülleri gibi belli bir ekonomi yaratmanız ve belli kalıplara sığmanız gereklidir. Pamuk'un Beyaz Kale adlı eserinin en can alıcı beş sayfası Pedro'nun zorunlu İstanbul seyahatinden çalıntıdır. Edebiyatı'na saygı duymam için bir yazarın önce insanlığına saygı duymam gerek. Her şey insanlar için, romanlar da... Saygılar...
Başa Dön