"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

?

???

July 2026 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

?
Dilimizin Gizemleri
Yaratıcı Yazarlık
Öncelikle, Türk Milli Kültürü denilince neleri anlıyoruz, kısaca bunlardan söz edelim. Türk Milli Kültürü, Türklerin, tarihi süreç içerisindeki toplumsal yapılarını, dini, iktisadi hayatlarını, edebi kültür, dil ve sanatlarını, düşünce ve ahlak özelliklerini içerisine alan geniş bir konudur. Bu kadar geniş bir konuyu, tüm ayrıntılarıyla ele almak oldukça zor bir iştir. Bu sebeple, yazımızda, Türk Milli Kültür'ünün önemli bir unsuru olarak, Türk Dili üzerinde durulacaktır. Türk Dili'nin tercih edilişinin bir diğer sebebi ise, dilin, bir toplum için, son derece önemli ve etkili bir araç olduğu gerçeğidir. Bize göre, dilini kaybetmiş bir millet, milli benliğini, değerlerini, özünü, daha doğrusu, her şeyini kaybetmiştir. Peki, bir dil nasıl olur da kaybedilir? Bu sorunun cevabını vermek bizler için pek de zor bir durum değildir. Bugün, şehir merkezlerine gittiğimiz zaman, etrafımızdaki alış-veriş yerlerine, dükkanlara dikkatlice bakarsak, gördüğümüz tablo karşısında şunu söyleyebiliriz: Bir dil işte böyle kaybolur! Evet, ne yazık ki, güzel Türkçemiz tehlikeli bir durumla karşı karşıyadır: Yok olma tehlikesi! Bir dil, kullanılmazsa ortadan kalkar. Konuşulmayan, yazılmayan bir dilin devam etmesi, kuşaklar boyunca var olması, söz konusu değildir. Konuya, Türk Dili'nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu belirterek başladık. Buraya tekrar döneceğiz; ancak, öncelikle, dilin bir toplum için ne kadar önemli olduğuna değinelim. Dil, düşünmenin aracıdır. Düşünemeyen insanların fikir üretme gibi bir şansları yoktur. Dil ile düşünme arasındaki bu sıkı bağ, milli hissin oluşmasında da etkilidir. Milli bir his, ancak, o milletin dili ile oluşturulabilir. Şöyle diyelim, İngilizce konuşup, fikirler ortaya koyarak bir Fransız milliyetçiliğinden söz edebilir misiniz? Tabi ki, bu gülünç bir durum olur. Demek ki, dil, bir milletin milli duygularının oluşmasında, bu duyguların geniş kitlelere yayılmasında birinci derecede önemlidir. Her millet, ancak, kendine özgü bir dil ile milli hislerini kuvvetlendirip yayabilir. Bu gerçeği gören büyük önderimiz ATATÜRK, Türk Dili'ne son derece önem vermiş, birçok yabancı kelimenin Türkçe karşılığını aramış, Türkçe'ye hak ettiği değeri göstermiştir. Bugün, matematikte kullandığımız birçok terim ATATÜRK'ün bizzat kendisinin ortaya koyduğu Türkçe kelimelerdir (örneğin; artı, açı, üçgen). Bu konuda ATATÜRK ve ona destek verenlerin yaptıkları tüm çalışmalar, hep bir düşüncenin ürünüdür: Milli bilinci canlandırmak. Milli bilinç, her şeyden önce, dilin ayakta durması, gelişmesi, yabancı kelimelerden arındırılması ile mümkün olabilir. Tabi ki böyle bir milli bilinç sahibi olunabilmesi için de, ortada, bir milletin bulunması gerekir. Atatürkçülükte, milletin tanımında dahi "dil birliği" esastır. Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasi ve toplumsal bir heyettir. Bu sebeple, tüm Atatürkçülerin (tabi ki gerçek Atatürkçülerin!) Türkçe'ye önem vermeleri, bu konuya duyarlı olmaları gerekmektedir. Tarih bize göstermiştir ki, milli kültürünü kaybeden milletler, daima "güçlü milli duygu"lara sahip olan milletlerin egemenliğine girmişlerdir. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, madem ki dil, milli kültürün ve milli kültür de bağımsızlığın temeli, öyleyse, bize düşen görev, Türkçe'ye gereken önemi vermek; Türkçe konuşmaktan, Türkçe yazmaktan gurur duymaktır. Bugün, ABD ve Batılı ülkelere olan hayranlıkları ile İngilizce'ye duydukları özenti birçok insanı ve özellikle "sözde aydınlar"ımızı Türkçe konuşmaktan alıkoymuş, bu durumdan utanır hale getirmiştir. Böyle, aşağılık duygusuna sahip insanların, bir de, büyük önderimizi ağızlarına almaları yok mu, işte bu durum işin en ilginç, en düşündürücü ve korkutucu tarafıdır. Bu zihniyete sahip kişilerin, kurtuluş savaşı sonrası ikinci bir kurtuluş savaşı başlatıp, ilk işi Türkçe 'yi korumak, geliştirmek olan bu büyük insanı ağızlarına almaları, akıl sır erdirilebilir bir durum değildir. Şöyle ki, bu eşsiz insan, dili, milli kurumların en başta geleni sayıyor, milli duygu, düşünce ve yönelişin, milli benlik ve şuurun milli dile bağlı olduğu üzerinde önemle duruyor, uzun vadeli düşünülürse, milli bağımsızlığın, ancak, Türk dili varoldukça, dil bağımsız oldukça mümkün olacağı temelinden yürüyordu. Nasıl olabilir de, Batılılaşmak uğruna güzel Türkçe'den vazgeçilebilir. Böyle bir Batılılaşmayı ne Mustafa Kemal ATATÜRK kabul ederdi, ne de günümüzde herhangi bir Türk vatanseveri kabul edebilir. Türkiye, eğer ki, AB ya da benzeri birtakım örgütlerin içerisinde yer alacaksa, böyle bir durum ancak, Türk Milli Kültürü 'nün tam anlamıyla korunacağı bir ortamda gerçekleşmelidir (Böyle bir durum Batılı ülkeler ve ABD'nin asla kabul etmeyeceği açıktır. Ne acıdır ki, bu devletlerin, Türk Milli Kültürü'nü, hatta, Türkleri dünya üzerinde görmeye tahammülleri yoktur.) Türk Dili'nin ne kadar önemli olduğunu kısaca anlattıktan sonra, yazının başında, tekrar döneceğimizi belirttiğimiz konuya gelelim: "Türkçe'nin yok oluşu sorunu." Evet, Türkçe yok olmaya yüz tutmuştur; gerek içte, gerek dışta bu yok oluşa destek verilmekte, adeta seferberlik içine girilmektedir. Bu tehlikeli durum, kem}isini en açık şekli ile sokaklarımızda, iş yerlerimizde göstermektedir. Bu yerlerin isimlerine bakıldığında, Türkçe bir kelime görmek neredeyse imkansızdır. Ayrıca, kendisini aydın sanan kişiler arasında da, her geçen gün, Türkçe'den kopuş söz konusudur. Ne kadar üzücü bir durum! Bunun için mi verildi onca mücadele? Şurası bilinmeli ki, bu topraklar, yalnızca İngilizlerden, Fransızlardan kurtarılmadı, aynı zamanda İngilizce'nin, Fransızca'nın egemenliğinden de kurtarıldı, bu uğurda savaşıldı. Tüm bunları görmezlikten gelerek, birtakım ülkelere yaranmak, özenmek ve bu doğrultuda hareket etmek cidden içler acısı bir durumdur. Konumuzla ilgili olduğu için, "Eurovision Şarkı Yarışması"na değinmek istiyoruz. Bu yarışmadaki birinciliğimiz ve bir sonraki yarışmanın Türkiye'de yapılacak olması, cidden, bizleri gururlandırdı. Ancak, bu sevincimizin içerisine hüzün de karıştı. Birinciliği elde ettiğimiz parça, ne yazık ki, İngilizce. Peki, bu parça Türkçe olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Hem de, öyle iyi olurdu ki, kendimizi bize özgü değerlerden birisiyle ( Türkçe ) ifade etmiş olurduk. Buraya kadar söylediklerimizden, Türkçe dışında herhangi bir dili bilmeyelim, öğrenmeyelim anlaşılmasın. Tabi ki birçok dil öğrenip, kendimizi her alanda geliştirmek durumundayız. Bizim isteğimiz, Türkçe'nin konuşulduğu bir Türkiye olarak kalmaktır. Bu doğrultuda hareket etmeyen her kişiye, kuruma karşı ise mücadelemiz sürecektir. Bu mücadele, her şeyden önce, tepki ile başlamalıdır. Örneğin; İngilizce eğitim yapan okullara, sırf bu sebeple çocuklarımızı yollamayarak ya da ismi Türkçe olmayan yerlerden alışveriş yapmayarak, yemek yemeyerek tepkimizi gösterebiliriz. Bizim düşüncemizde, Türk demek Türkçe demektir! Bu sebeple, ne uluslar arası yarışmalarda, toplantılarda, ne de ülke içerisindeki etkinliklerde, Türkçe' den asla vazgeçmeyeceğiz. SONUÇ Dil, milli kültürün ilerlemesi ve yayılmasında önemli bir araç olduğu gibi, milli duygunun gelişmesinde ve bağımsızlığın korunmasında da önemli bir etkendir. Bu sebeple, Atatürkçülükte, milli kültürün, bağımsızlığın, milli bütünlük ve toplumsal barışın korunması, sürdürülmesi için, milleti oluşturan kişiler arasında konuşulan dilin, birbirinden farklı olmaması, sade, anlaşılır ve zengin olması gereklidir. Türk'üm diyen herkesin Türk Dili'ni bilmesi ve kullanması şarttır. Türkçe'nin en büyük koruyucusu, geliştiricisi eşsiz liderimiz ATATÜRK'ün dediği gibi" Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." Bu uğurda mücadeleye devam...Gökhan SAVAŞ tan örnek alınmıştır
?
Şiirhane
Edebiyat Tartışmaları
Ataç, şiir üstüne yazar ya da konuşurken, sık sık, "yapı"sözcüğünü kullanırdı; sözgelişi, "Ozan, sözcüklerle bir yapı kurar," derdi. Burada "yapı" sözcüğü ile anlatılmak istenen, ilk bakışta ve hele şiir sorunlarınayabancı olanlarca sanılacağı gibi, şiiri eskilerin deyişiyle bir "abide" saymak, böylece de onu göklere yükselen ölümsüzbir kalıt olarak övmek değildir. Başka türlü söylemek gerekirse, "şiirin yapısı" sözünde bir mecaz yoktur; buradaki benzetme, düpedüz taştan, tuğladan, demirden yapılan yapılarla, sözcüklerden kurulan şiir arasındaki öz birliğini göstermek amacını gütmektedir. Eskilerin "inşa" sözcüğü de bu anlamdadır, ama düzyazı için kullanılmıştır. Gerçekten de şiirin, temelli, dengeli, bir ucu öteki ucunu tutar, ağırlıkları eşitçe dağıtılmış, kendi içinde kendine benzeyen, özdeş öğelerden kurulduğu için benzerlikleri dönerek yineleyen, sayıca da düzenli bir yapıda olduğu yadsınamaz. Ancak bu yapı, her şiirde kolayca gösterilemez ve bütün ayrıntıları ile gösterilemez. Ayrıca "şiirin yapısı" sözünden, bütün şiirler için, her çağda ortak ve uyulması gerekli bir kurallar toplamı anlaşılamayacağıiçin, kendi çağımızın ya da kişiliğimizin beğenisine uygun belli bir yapı düzenini, bütün şiirler için aramak ve istemek, bulamayınca da onları yapısızlıkla suçlamak yanlış olur. Hele eskiler, ölçü ile uyaktan başka yapı gereci bilmeyenler, çağdaş şiirleri baştan başa düzensiz, bizim konumuz olan sözcükle söylemek gerekirse "yapısız" buluyorlar, "Bunun başı sonu tutmuyor!" diyerek yeni şiirleri alaya alıyorlar. Gerçi ölçü ile uyak da şiiri bir yapıya sokar, daha doğrusu, onu bir yapısı varmış gibi gösterir; ama şiirin yapısını ölçüden, uyaktan başka yerde aramak gereklidir, çünkü ölçü de, uyak da bizi aldatabilir, yapısız olan bir şiiri bize yapılı gibi gösterebilir., böylece gerçekte anlamadığımız bir şiiri sanki anlamışız sanısına kapılırız. Çünkü bir şiirin anlamı da, gerçekte şiirin yapısından başka bir şey sayılmamalıdır. Bir ev, bir fabrika, bir tiyatro yapısı karşısında, "Ben bunun anlamını kavrayamadım demektir. Bunun gibi, şiirin biçimi, yapısı da onun anlamını, gerçek anlamını belirtir, ortaya koyar. Bizdeki anlamsız şiir tartışmaları, belki bir de bu nedenden ötürü, çoğun verimsiz oluyor, karanlıkta kalıyor. Çünkü şiirde biçimden bağımsız anlam arayanların karşısına dikilen birtakım ozanlar, biçim - yapı kaygısı taşımadıkları için, anlamı ya düpedüz yoksuyor ya da şiirlerine koydukları anlamların ancak ileride anlaşılacağını söylüyor ki, bunların ikisi de, şiirde biçimden bağımsız anlam arayanların anlayışından hiç de başka değildir, başka türlü yorumlanamaz. Şiirin yapısından anlamayan, anlamadığı için de gerçek şiir güzelliğine varamayan okur, nasıl şiirdeki sözcüklerle gizli kapaklı ya da üstü örtülü olan anlamı ortaya çıkarmakla görevli sayıyor ve bunu başaramayınca elindeki şiir anlamsızlıkla adlandırıyorsa, tıpkı bunun gibi, şiirin anlamıyla birlikte doğduğunu bilmeyen ozan da, "şiire ayrıca bir anlam kondurmak gerekli midir, değil midir?" biçiminde ortaya attığı bir soruyu, "Hiç de değildir," diye yanıtlayarak anlamsız olabilmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Gerçekte bu iki anlayış, o çeşit okurla bu çeşit ozanın anlayışları, karşıt değildir; olsa olsa bunların ikisi de şiire karşıttır. (...) Ahmet Haşim' i, "Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça her okuyan ona kendi hayatının da nalamını verir ve böylelikle şiir herkesin istediği yolda anlayacağı ve bundan ötürü de sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır," sözlerinin arkasından Valery' nin şu sözlerini getiriyor: "Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam bana göredir, kimsenin onlara başka anlamlar vermesine engel olmaz. Her şiirin, şairin belirli bir düşüncesine uygun, yahut bu düşüncenin tıpkısı, asıl, tek bir anlamı olduğunu söylemek, şiirin yapısına aykırı, şiiri öldürebilecek bir yanılmadır...Şiirin amacı, hiçbir zaman belirli bir şey anlatmak değildir...Şiirin anlamı, şairin içinden geçen anlaşılabilir, olabilir olayları okura aktarmak değildir. İstenilen, okurda bir ruh hali yaratmaktır." Bakın, Yahya Kemal de bu sözlerin bir benzerini dile getirmektedir, şöyle diyor : "Şiir duygusunu lisan haline getirinceye kadar yoğurmak, onu çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi okura samimi bir vehim vermek...İşte bunu özlüyorum." Oktay Rifat' ın bu konuda yazdığını da görelim : "Bir sözün gözümüzün önüne gelen görüntüsü, olabilecek bir şeyse o söze anlamlı, olamayacak bir şeyse anlamsız deriz. Ahmet düştü sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir. Lambanın saçları ıslak sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lambanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı, bu yüzden görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden, anlala da bağlı kalması istenemez." Tümü de doğru, güzel, yerinde sözler. Ancak bıunlar bir şiirseveri gene de doyurmayabilir. Çünkü şiirsever bir okurdur, okumak ise "sözcük" denilen göstergelerle düşünmek demektir. Bir sözcüğün nasıl olup da bir nesne durumuna geleceği kolayca anlaşılamaz Ayrıca şiir sanatı, oldum bittim, burada burada açıklaması yapılan şiir olmamıştır; o bir zaman masal anlatmış, öykü de anlatmıştır, öyle yaptığı zamanlar , şiirlerin imgeleri, görüntüleri, düzyazıdaki imgeler, görüntüler gibiydi. Burada sözcüklerin niteliğini araştırırken, unutmamak gerekir ki, şiir sanatı sembolizmden sonra büyük değişikliğe uğramıştır. Şimdi gene sözcüklere, bilimsel adı ile "gösterge" lere dönelim. "Gösterge" yeni anlam bilimin temel terimlerinden biridir. Onun genel olarak ne olduğunu Pierre Guiraud' nun çevirisi Berke Vardar'ca yapılan Anlam Bilim adlı kitabındaki tanımlardan almakta konumuz açısından yarar bulunduğunu sanıyorum. "Anlamlama, bir nesneyi, bir varlığı, bir kavramı, bir olayı, bunları anladığımızda canlandırabilecek bir göstergeye bağlayan olştur : Bir bulut, yağmur göstergesidir, yukarı doğru kalkan kaşlar şaşkınlığın, bir köpeğin havlaması kızgınlığın, at sözcüğü bir hayvanın göstergesidir." Şurası çok önemli ki, anlamın ortaya çıkması için bir değil, iki gösterge gerekli. Sürdürelim okumayı : "Demek ki, gösterge uyarıcı bir şey.Ruhbilimciler uyaran diyor buna. Uyaranın organizma üzerindeki etkisi bir başka uyaran'ın belleksel imgesini anlıkta canlandırır; bulut yağmurun, sözcükse nesne ya da varlığın imgesini uyandırır." Durum aşağıda biraz değişecek. Biz şimdi sözcüğün bir gösterge olduğuna gelmiş olduk. Onun bildirişim aracı olma niteliği de buradan doğuyor. Ancak "gösterge, anlıksal imgesini uyandırdığı bir başka uyaran'a bağlı bir uyarandır." Demek ki, anlığımızda birbirini çağıran nesnelerin anlıksal imgeleri ile bunlara ilişkin olarak bizde uyanan kavramlardır. Saussure' ün şu sözü üzerinde önemle duralım : "Dil göstergesi, bir nesne ile bir adı birleştirmez, bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir." Saussure' ün sözündeki yenilik şurdadır : Sözgelişi "ağaç" sözcüğünün kulağımda uyanan işitim imgesi, anlığımda ağaç kavramını uyandırır, ağacı değil. Nesne aradan çekildi gitti. Her şey iki imge arasında olup bitiyor. Böylece "anladım" dediğim zaman, işitimsel gösterge ile anlığımdaki kavramın birliğini söylemiş oluyorum. Fakat, "saf, arı diye nitelendirilen sanatlar diyor Pierre Guiraud, "bir başka uyaran'a bağlı olmayan uyaranlardır. Gerçeği göstermezler, kendileri bir gerçek oluştururlar. Gösterge değildirler, nesnedirler." Böylece tek göstergeli anlam diye bir anlama gelmiş olduk. Burada gösterge artık bir nesnedir. İşte Valery' nin, Ahmet Haşim' in, Yahya Kemal' in, Oktay Rifat' ın söyledikleri, söylemek istedikleri de bu değil miydi? Bir tür dil göstergesinin araç değil nesne, kendi başına varlık olduğu bilgisi buradan doğuyor. Hangi tür imgelerdir bunlar? Müziğin uyandırdığı işitimsel imge belleğimde bir kavramsal imgeye dönüşmez artık. Şiirin müziğe benzetilmesi de bundandır. Sembolizm denilen şiir akımından sonra ortaya çıkan, çağdaş şiiri bütünü ile etkisi altına alan "saf şiir" anlayışı nesne-göstergelerin ardına düşmüştür, anlamın değil. Şiirde anlam konusunu tartışırken, bütün şiir tarihini eş örneklerle dolu sayamayız. Şiir sanatı büyük bir değişime uğramıştır. Nitekim resim sanatı da izlenimci akımdan sonra nitelik değiştirmiştir: Çizgiyi atmış, doğayı yalnızca renk olarka görmüş, konturu kaldırmış maddeyi eritmiş, renk karşıtlıkları kuramından büyük ölçüde yararlanmış, böylece akılla bilineni değil, gözle görüleni tuvale geçirmiştir. Yeni resmi anlamamız için, ona bakışımızı yeniden ayarlamak gerekir. Bu zahmete değer. Şiir, resim, yonut, müzik... Niçin böylesi büyük değişikliklere uğradılar? Eskiden halk ile sanatçı arasında bir birlik vardı, şimdi ortadan kalktı mı o birlik? Kalktı ise doğru mudur bu? Bu sorular yerindedir, sorulmalı ve yanıtları araştırılmalıdır demek istiyorum. Ama şunu da unutmayalım : Çağımızda değişen yalnızca sanatlar değildir, çağımızda bilimlerin de başdöndürücü değişimlere, gelişmelere, gelişmelere uğradıklarını hesaba katalım. Bu gün fiziğin bulduğu yeni gerçekler, bildiğimiz dille anlatılabilir gerçekler değildir, onları ancak yeni matematik anlamlandırabilir. Bunun gibi çağımızın felsefeleri de... Nereye gelmek istiyorum? İnsan aklının yetersizliğine mi? Hayır, bilimleri öğrenmek bizden nasıl yeni bir çaba istiyorsa, sanatlar da bakışımızı, görüşümüzü, anlayışımızı değiştirme yolunda bir çaba bekliyor bizden. Şiirde anlamdan, anlamsızlığa geçmek değildir olup biten, eski anlamlardan yeni anlamlara, daha zengin anlamlara geçmektir. Biliyorum, bilimleri anlamak için gerekli olan çabaya benzer bir çaba güzel sanatlar için de gerekli oldu mu, kişinin sıtkı sıyrılır onlardan. Şiir olsun, resim, yonut olsun, tadını doğrudan doğruya duyurmalıdır bize, araya bilgileri sokmadan. Ben de buna inandığım için, yeni sanatların bilgisel bir çabayı gerektirdiğini değil de, sadece anlayışımızı, bakışımızı değiştirmemiz gerektiğini söyledim. Bu tür değişiklikler tarihin dönemeçlerinde hep gerekli olmuştur, ilk çağdan ortaçağa, ortaçağdan yeniçağlara geçerken sözgelişi. MELİH CAVDET ANDAY DAN ALINMIŞ SÖZLERLE ÖRNEK VERDİM.
?
Yayınevleri
Kitap Dünyası
bir yazarın her çıkartacağı kitabının arkasında durulması gibi"Hizmette üstünlük , herkese kazandırır. Müşteriler kazanır. Çalışanlar kazanır, yönetim kazanır, hissedarlar kazanır. Toplum kazanır. Ülke kazanır." Zeithaml v.d., 1990,2 Hizmette üstünlük elde edebilmek için hizmet kalitesinde süreklilik esastır. Kaliteli hizmet sunmak ise karlı, ancak oldukça zor bir iştir. Bunu başarabilmek, hizmet kalitesinin ne olduğu ve hizmetlerde kalitenin nasıl sağlanabileceği ile ilgili temel unsurların bilinmesine bağlıdır. Hizmet kalitesinin temel unsurlarının araştırma sonuçları ile bağdaştırılarak işlendiği bu kitapta, hizmet işlemlerinde toplam kalite yönetimi sisteminin uygulanması esaslarına da yer veriliyor. Bu kitap teorik bir kitap değildir. Okuyucu olarak, firmaların üretim,araştırma-geliştirme, kalite ve mühendislik bölümlerinde çalışan mühendis ve teknik kökenli personel hedef alınmıştır. Kitabı takip etmek için istatistik bilgisine gerek yoktur. Ancak bazı bölümlerde, istatistik bilgileri olan okuyucular için, daha önceki bilgileriyle bağdaştırabilmeleri amacıyla yer yer notlar düşülmüştür. Ayrıca, kitabın sonuna, kitapta kullanılan teknik terimler için bir Türkçe-İngilizce sözlük eklenmiştir. Kitap, iki düzeyli deneyleri ve bu tür deneyler için uygun olan analiz yöntemini kapsamaktadır. Üç ve dört düzeyli deneyler ile bu tür deneylerin analizi için gereken "varyans analizi"yöntemi, ileride ele alınacaktırUygulandığı kuruluşta "tüm faaliyetlerin sürekli olarak iyileştirilmesi anlamına gelen" Toplam Kalite'nin, tüm eğitim kurumlarımızda mutlaka uygulanması gerektiğine inanan bir eğitimci olarak, bu kitabı özellikle okul liderleri, eğitim yöneticileri, öğretmenler ve kaliteye gönül vermiş olan aile ve veliler için hazırladım. Amacım, konuyla ilgili tüm ayrıntının ve detaylı açıklamaların verilmesi değil; çok karmaşık olduğu kadar da önemli bir felsefeyi tanıtabilmek. Bir eğitim kurumunda yapılacak köklü değişimin ilk basamağının aslında değişime gerek duyulduğunun farkına varmak olduğunu düşünüyorum. Okuduğunuz her satırın, bu değişimin sizin okulunuzda da gerekli olduğu düşüncesini vereceğine inanıyorum. Daha sonraki adım ise, değişimin nasıl, ne zaman ve kimlerle gerçekleştirileceği. Bu kitapta Toplam Kalite'nin Amerika ve Japonya'daki geçmişi ile tanışacak, felsefesinin özüne inecek, ilke ve prensiplerinin neler olduğunu, STRATEJİK PLANLAMA nın Toplam Kalite uygulaması için önemini, neler gerektirdiğini ve eğitim kurumlarına nasıl uyarlanabileceğini öğrenecek, ISO 9000 serisi ile kalite yönetimi ve eğitim kurumları arasındaki ilişkiyi kavrayacak ve değişim araçlarının neler olduğunu tanıyacaksınız. Kitabı okurken, hem kendiniz ve aileniz, hem de yakın çevreniz, okuduğunuz veya çalıştığınız kurum ve de ülkemiz adına kalite adına neler yapabileceğinizi düşünmenizi öneririz. Bu sürekli ve son derece keyifli bir yolculuk ve bitmesini hiç istemeyeceğinize eminiz
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
Nazım tabiki anlık yaşayanlardan, plansız ve cesurca. Öyle olmasaydı Bolşeviklerin ülkesine kaçmazdı ve öyle olmasaydı Deniz'e yazmazdı şiirlerini. Örneğin Orhan Pamuk hiç bir zaman şiir yazamayacak-Yaşar Kemal gibi- çünkü onlar düzenin birer dişlişi. Bu cümlemi açıklamam lazım tepki almamak için. Nedense bu edebiyat sitesinde bazı şeyleri açıklamak gerekiyor. Yoksa ya anlaşılmıyor ya da yanlış anlaşılıyor. Düzenin parçası demedim dişlişi dedim ve hangi düzen olduğunu belirtmedim. Herkes bir düzenin dişlişidir, hayal ettiği düzenin. Bunda kötü bir şey yok. Nazım'ın şiirini hatırlayın 'Makineleşmek istiyorum' Ayrıca herşeye tabiki şiir denmez aslında birçok şeye şiir denmez. Benim demek istediğim -Herkes bir şiiri olduğunu düşünür ama romanı olduğunu asla düşünmezdi- Sayın Özdeş. Lakırdı kelimesini anlamadım, edebiyatta bir örneğine rastlamadım. Ne demektir lakırdı? Argo galiba... Ayrıca uzunluğun zorlukla ne ilgisi var onu da anlamdım, önemli olan bir şeyi en kısa zamanda yapmaktır. Örneğin dünyayı en kısa zamanda değiştirmek makbuldür, zamana bırakırsanız zaten değişen değişir. Mükremin Abi kim? Kapatın şu televizyonlarınızı, bari siz yapmayın. Saygılar.
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
...
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
Zannediyorum bu genel bir yanılgıdır. Tüm insanlar için geçerli, genel geçer bir yanılgı: Eğer uzunsa mutlaka daha zor olmalı. Hani sevgili Y.Erdoğan'ın "Mükremin Abi" tiplemesininin dedği gibi anımsayın "... arkadaşta 'kalın' kitaplarım kalmış, onları alacağım...." Neden roman daha zor ve zor olduğu için de değerli? Soru kalıbınız bu dikkatimi çektiği kadarıyla. Fakat hiç düşündünüz mü, belki de kalıp hatalı! Üstelik sinemada bir kural vardır: izleyicinin göreceği her kare bir anlam ifade etmek zorundadır. Yani amaçsız görüntüler, sonuçsuz sebeplere yolaçar sinema tekniğinde kısaca. Dolayısıyla herşeyin "konservatif" hali, sıkıştırılmış, yoğunlaştırılmış ve fakat bir o kadar da etkileyici, çarpıcı, vurucu hali daha yoğun bir netlik, ve değer taşır... Üstelik şiir için yapılan bir benzetme var bir arkadaş tarafından. Bir tür "taşlama". Şöyle diyor "...Şiirse anlık yaşamayı sevenlerin". Soru: Sizce N.Hikmet anlık yaşamayı seven biri tanımınıza uyuyor mu?... "Bir de herkesin bir şiiri var" gibilerinden bir lakırdılar okudum sanırım. Hayretle okudum, bir edebiyat sever kişi olan sizi de esefle kınadım. Herşey şiir midir? Herkes şiir yazabilir mi? Her yazılan ve dörtlüklerden oluşan şey şiir midir? Şiir herkesin ulaşabileceği bir yoğunluk hali midir?... Herkesin bir şiiri yok bana sorarsanız. Herkes bir şiiri olduğunu sanıyor. Bırakınız sanmaya devam etsinler. Biraz daha derinleşmek isteyenler yazdıklarının şiir olarak adlandırılamayacağını anlayacaklardır zaten...
?
Bir Yazar
Edebiyat Tartışmaları
her yazar ruhunun eteğinden farklı bir çiçek koparır ve yazısına o çiçeği süs verir .her yazarın farkı böyle olsa gerek
?
Bir Yazar
Edebiyat Tartışmaları
her yazar ruhunun eteğinden farklı bir çiçek koparır ve yazısına o çiçeği süs verir .her yazarın farkı böyle olsa gerek
?
Edebiyatta Aşk
Edebiyat Tartışmaları
Başlık biraz Futbol Federasyonu tarzı oldu, ama kusura bakmayın... Merak ettim, gezip dolaştım... Pek çok Oyun, Hırdavat, Bilgisayar, Programcılık vb... konularla ilgili forumun içeriğinde bile bu kadar bozuk Türkçe'ye hoşgörü gösterilmiyor... Edebiyat forumundaysak kuralına göre oynayalım, söyleyeceğim bu...
?
Kitap Fuarları
Kitap Dünyası
57. FRANKFURT KİTAP FUARI (19-23 Ekim 2005) http://www.buchmesse.de Dünyanın en büyük kitap fuarı olarak kabul edilen Frankfurt Kitap Fuarı, yayın ve elektronik yayıncılık alanında faaliyet gösteren kuruluşların katılımıyla 1949 yılından bu yana gerçekleştirilmektedir. 111 ülkeden yaklaşık 7.000 yayıncıyı buluşturmakta olan fuarın ziyaretçi sayısı 2004 yılında 290.000 olarak tespit edilmiştir. Sadece fuarın düzenlendiği tarihlerle sınırlı kalmayan ve Frankfurt Kitap Fuarı tarafından yıl boyunca organize edilen edebiyat, sanat, bilim, kültürel etkileşimler, iş, dil, din konularında muhtelif ülkelerin önde gelen yazar, araştırmacı, bilim adamları ve sivil toplum örgütlerinin katılımlarıyla 3.000’den fazla açık oturum, söyleşi, panel ve konferans düzenlenmektedir. Ülkemiz yayıncılığının dünyaya tanıtılması, yayıncılarımızın bilgi ve telif alışverişinde bulunmalarının hedeflendiği fuara Bakanlığımız yeni yayın politikası ve anlayışı çerçevesinde tam donanımlı teknik altyapı ve kültürel dinamizmin ve yaratıcılığın desteklenerek yazar ve yayınevlerimizin uluslararası yayın dünyasına açılmasını sağlayacak faaliyet planını hazırlanmış olarak katılacaktır. Türkiye hakkında dünya kamuoyunda olumlu ve gerçekçi bir yaklaşım oluşturmak adına Özel yayınevleri ve dolayısıyla yazarlarımız için, 350.000 çeşit yayın ve elektronik yayının sergilendiği ,Telif haklarının pazarlandığı Frankfurt Kitap Fuarı, Türk kültür,sanat ve edebiyatının dünya ülkelerine pazarlanmasında büyük bir fırsattır.Özel yayınevleri ve telif ajanslarımızın organize bir şekilde ve ağırlıklı olarak bu fuarda yer almaları Türk yayıncılığının yeniden yapılanmasını ve dünya ile bütünleşmesini sağlayabilecektir. Tüyap 23. İstanbul Kitap Fuarı başlıyor Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde bu yıl 23. kez düzenlenecek olan İstanbul Kitap Fuarı 23-31 Ekim tarihleri arasında kitapseverle buluşuyor. Her yıl gerçekleşen fuarda her türden kitap bulmak mümkün. Kitaplar, Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi'nin 4 ve 5 numaralı salonlarında sergilenecek. TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen 23. İstanbul Kitap Fuarı, 23 Ekim 2004 Cumartesi günü saat 12:00'de Beylikdüzü - Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi'nde açılacak. Yaklaşık 400 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenen ve ana teması "Kültür Sanat ve Edebiyatta Komşuluk" olan İstanbul Kitap Fuarı'nda bu yıl da geniş bir konu yelpazesi içinde düzenlenecek konferans, söyleşi, ödül töreni ve açık oturum gibi 199 kültür ve edebiyat etkinliğinde yaklaşık 750 yazar, sanatçı, bilim adamı, gazeteci ve politikacı konuşmacı olarak yer alacak. Fuar boyunca yüzlerce yazar imza günlerinde okurlarıyla buluşup kitaplarını imzalayacaklardır. Bu yıl ilk kez çocuklar için ayrı bir salon oluşturularak, okuma ve tartışma saatleri ile çocuklar için etkinlikler gerçekleştirilecek. Fuarda bu yıl, Slovenya, Makedonya, Bulgaristan, İsveç Pen Yazarlar Derneği Başkanları ile Yunanistan, Ermenistan, Bulgaristan, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya, Slovenya, Polonya, Gana, Mısır, Ürdün, Kuzey Kıbtrıs Türk Cumhuriyeti, Fransa ve İspanya'dan yayınevleri ve yayıncılar birliği temsilcileri yer alacaklar. Orta Avrupa Edebiyat Günleri adı altında Slovenya, Slovakya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Avusturya ve Polonya'dan gelen çok sayıda yazar ve yayıncının katılacağı, yayıncılık ve kültür alanında işbirliği konularında etkinlikler düzenlenecek ve bu yazarlar kendi eserlerini kitapseverlerle paylaşacaklar. Fuarda Tarih Vakfı tarafından hazırlanan "Hikayemi Dinler misin? Tanıklarla İnsan Hakları ve Sivil Toplum" sergisi yer alacaktır. Geniş bir yelpaze taranarak seçilen 32 tanığın hikayelerinin görselleştirilmesinden oluşan serginin yanı sıra Can Dündar'ın hazırladığı Türkiye'de sivil toplum, insan hakları ve örgütlerinin öyküsünün anlatıldığı "Önce İnsan" belgeseli ve onurlu yaşama hakkı, kadın hakları, çocuk hakları, çok kimliklilik ile çevre ve kültürel miras konularını işleyen 5'er dakikalık kısa metrajlı film de ziyaretçiler tarafından izlenebilecek. "Kitaphaneden Yayınevine Bâbıâli" adlı bir arşiv sergisi, Hayvan Dergisi tarafından "Çizgilerle Portreler" adlı bir karikatür sergisi, Sarnıç Yayınları tarafından 1919 1938 yılları arasında yayınlanmış Atatürk ve dönemini kapsayan İsmail Şen'in yayına hazırlamış olduğu "Asi'den Gazi'ye Karikatürlerde Atatürk" adlı kitapla aynı adı taşıyan bir karikatür sergisi yer alacaktır. TÜYAP her yıl olduğu gibi bu yıl da çeşitli ülkelerden değerli yazarları konuk olarak ağırlayacaktır. Kitapseverler fuar süresince Adonis (Lübnan), Jacques Bertoin (Fransa), Cathie Dunsford (Yeni Zelanda), John Zerzan, Robert Jordan, Richard Zimmler, (ABD), Mara Meimaridi, Nikos Temelis, Yannis Canetakos (Yunanistan), Nancy Huston (Kanada), Thomas Eder (Almanya), Katıca Kulavkova, Luan Strova (Makedonya) Terry Carlbom (İsveç), Andrej Blatnik, Ivo Frebezar (Slovenya), Andrzej Nowakowski (Polonya), Attila Bal(Macaristan), Karin Spielhofer (Avusturya), Miloslav Topinka (Çek Cumhuriyeti), Petre Got, Mricea Popa (Romanya), Alex Aust (Slovakya) Ali Akle Ursan, Hüseyin Cuma (Suriye), Mehmet Azzan (Irak) ile tanışma fırsatı bulacaklardır. Fuarda bu yıl, Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri, İnkılap Yayınevi Roman Yarışması Ödülleri, TUDEM Edebiyat Ödülleri, Dünya Kitap tarafından edebiyat alanında yılın en iyilerinin belirlendiği ödül törenleri gerçekleştirilecek. Geçen sene 263,000 okuyucuya ev sahipliği yapan İstanbul Kitap Fuarı'nın ziyaret saatleri şöyle: 23-24-28-29-30-31 Ekim (10:30 - 20:00) 25-26-27 Ekim (10:30 - 19:00) İrtibat: tanitim@tuyap.com.tr Alaattin Çakıcı Dosyası Avusturya'nın iade ettiği Alaattin Çakıcı 14 Ekim 2004 tarihinde 5 kişilik polis ekibiyle İstanbul'a... AB'nin Türkiye Tavsiye Raporu 1- Giriş AB-Türkiye ilişkilerinin tarihi uzun. 1963'te Türkiye ve AET arasında, üyelik perspektifi... Cumhurbaşkanı yeni TCK'yı onayladı, 12 Ekim 2004 TBMM'nin iki kez olağanüstü toplanarak, görüşüp kabul ettiği Türk Ceza Kanunu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet... Bağımsız Türkiye Komisyonu Raporu, Eylül 2004 Giriş "Aralık 2004'te toplanacak Avrupa Birliği Konseyi, Komisyonun raporu ve tavsiye... Bilişim Dünyası 2004 Avrasya'nın en büyük bilişim fuarı CeBIT Bilişim Eurasia, 31 Ağustos - 5 Eylül tarihlerinde İstanbul Tüyap...
?
Edebiyatta Aşk
Edebiyat Tartışmaları
Bir yazara göre AŞK olmasa kelimeler kifayetsiz kalır.aşka inanmasaydık Tanrı aşkı yaratırmıydı.nice şairlerimiz nice yazarlarımız yazdığı ker kelimede aşka yer vermiş değer vermiştir.Aşk göktebirbirine çarpan ikibulut gibidir.Biranda her yeri aydınlatırve büyük ses getirir.insanlar ya hayretle izler yada korkuyla bakarlar.
?
Bir Yazar
Edebiyat Tartışmaları
neden her yazar yzdığı konularda farklı bir izlenim bırakıyor
?
Bir Yazar
Edebiyat Tartışmaları
YAZARLIK FARKILI BİRŞEY
?
Yazma Süreci
Yaratıcı Yazarlık
duygu ve düşüncelerimi fikirlerimi kimselerle paylaşamadığım için kaleme alıyorum ama her düşüncemi yazamıyorum.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
MERHABA Bir sanatçı sanata önem vermeli sanayçı sıfatını taşıyan herkez sanatçı kelimesini sevdirmelidir.herkez bir sanatçı olamaz.bir sanatçı idealleriyle ortaya çıkar Herbert Read, "Sanatın Anlamı" adlı eserinde şöyle söylüyor: "Genel bir sanat teorisi şu düşünce ile başlamalıdır; insan, duygularının önüne konan şeylerin biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Eşyanın biçim, yüzey ve kütlesinin belli ölçülere göre düzenlenmesi hoşumuza gider. Böyle bir düzenin eksikliği ise ilgisizlik ve hatta büyük bir sıkıntı ve tiksinti verir. Güzellik duygusu, hoşa giden bağlantılar duygusudur. Çirkinlik duygusu da bunun tersidir." Güzellik kavramını belirsiz, ya da çok defa aldatıcı belirtiler gösteren ve tarih boyunca durmadan değişen bir olay olarak kabul etmek, doğru bir düşünce tarzı gibi görünmektedir. Sanat bütün bu belirtileri içine almalıdır ve bir sanat öğrencisinin ciddiliği, kendi güzellik duygusu ne olursa olsun, diğer devirlerdeki güzellik anlayışlarını sanat sahasına kabul edebilmesiyle anlaşılır. O kişi için, primitif, klâsik ve gotik aynı derecede ilgi çekicidir ve o, zaman zaman değişen güzellik duygusunun değerlerini kıymetlendirmekten çok, her devrin gerçek ve sahtesini ayırmaya çalışmalıdır. Güzellik, estetik ilminin ele aldığı bir kavram olarak, çağlara ve düşünürlere göre değişik anlamlar kazansa da, sanat eserlerinde bulunması gereken şeydir. Ancak, sanat eserindeki güzellik, o eseri meydana getiren elemanların veya figürlerin yalnız başına güzelliği demek değildir. Yani, kendi dönemi içinde çok güzel kabul edilen "Venüs"ün tabloda yer alması, o tabloyu güzel yapmaya yetmez. Daha değişik bir ifade ile söylersek; sanatta, "neyin" yapıldığı değil, "nasıl" yapıldığı önemlidir. Sözgelimi savaş, güzel bir olay değildir. Yaşlı, yüzü buruşmuş bir kadının da güzel olduğu söylenemez. Fakat, Picasso'nun " Guernica "sı, Dürer'in " Yaşlı Kadın Portresi " ne kim çirkin diyebilir. O halde buradan çıkan sonuç şudur: Sanatta güzellik, eserin ifadesindeki güzelliktir. Sanatçı, eserine konu olarak çirkini de almış olsa, çirkini güzel bir biçimde ifade edebilmelidir. Sanattaki biçim elemanının insandaki devamlı karşılığı, güzellik duygusudur. Değişmez olan duyarlıktır. Değişen, insanın algılarını ve zihinsel yönünü soyutlaştırarak kendi kurduğu anlayıştır ki; ifade'yi buna borçluyuz. "İfade"nin "biçim"in tam karşıtı olduğunu söylemek güçtür. İfade, doğrudan doğruya duygu tepkilerini anlatan bir kelimedir, fakat sanatçının biçimini yaratırken başvurduğu düzen, kendi başına bir ifade tarzıdır. Ölçü, denge, ritim, ahenk (armoni) gibi terimlere ayrılabilen biçim, bu saydığımız terimlerin sağladığı hoşa giden bağlantılarla sanat olmaya, güzel olmaya başlar.
Başa Dön