Site yönetimi ve/ya da editörleri sayfalarda belirtilen birkaç alan dışında hiçbir yazıyı öne çıkaramaz, hiçbir yazının reklâmını yapmaz ve hiçbir yazıyı eleştirmez.
http://www.izedebiyat.com/f/yayin_ilkeleri_genel.asp
----------
Yukarıdaki ilke dikkate alındığında başka bir yöne kayıyor konu. İşi editörlük olmayan bir arkadaş kalkıp bu işe girişebilir bence...
Ama ben kişisel bir şart/dilekle onay veririm buna. Eleştirici eleştiri yapmak için bir büyük devirmeyecek, eleştirilen eleştiriyi kabul etmek için bir büyük devirip üstüne iki tek atmayacak : )
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Sayın Nida 'ya katılıyorum.
Sanırım çoğumuzun ihtiyacı olduğu şey. Birilerinin yapıcı olarak eleştirmesi gerekiyor.. Kırmadan, yermeden... Çogu zaman böyle olmasa da benimde temennim..
Sevgiyle, ışıkla, tebessümlerde kalınız.
Alttaki cümleye bakınız,
Vallahi benim mantığım, zekam, aklım, on senedir süren edebiyat çabam bunu anlamadı,
Hayatın neresinde böyle bir cümle vardır,
adı lazım değil, şöyle diyor, (başlık)
Seni, Seninle Paylaşamayacak Kadar Çok Seviyorum...
Bir bakkal hesabına benzemese de, alacak-verecekler çok hanelerde. Hep şüphelenmişizdir “bakkal çok mu yazdı”. Tazeler ya bilmez, ya da son anına denk gelmiştir bakkal defterinin. Şöyle lügat kadar, kalınca… Vurdun mu adamın ensesine, pekmez misali… Şimdilerin kredi kartı ekserilerine benzese de, o defterin bir sevecenliği vardı. Komşu çocuğuna lades olmak, gibi… Değildi aklımda. Asıl ben sizlerin yüzlerinizi merak ediyorum. Kaç maskelisiniz? Başınızı yastığa koyduğunuz yanağınızla, dünyada dolaştığınız yüzünüzün kaçı asıl… İrdeledikçe benim de beynimde sülükler bir başka depreşiyor. Kartaloş olmanın da zamanı koklamak veya gerektiğinde altına yatmak, gibi ön yargılarım vardır. Cinlerin çarpmasına, denk… Mesela; Özgür gitmemeli. Veda busesi vermemeli. “Kalana git denmez, gidene kal” Kocakarı macunu. Bir sevdiğiniz ise giden, dur! Güllerle uğurlayacak kadar cesursanız, iki hikmeti şahane yatar altında ki, söylemeyeceğim. Hep maskeleriniz yan para cebinin yanında saklanmadı mı? Paragöz olmanızdan, değil. Sevdiğiniz unsurları saklama hünerinizden.
İzedebiyat! Bir boş kağıt… Boşluğu ilkelerinden, değil. Bir yol gösteren olmamasından. Yazımda hata, düşümde hata, ilk onlarda hata, hata üstüne hata. Bir erdemi sır ki… Kimseden para istemedi, eserlerinin yayınlanması için… Çok Medine fukaraları çıktı, banka hesapları kabarık… İsim babası kim ise, kutluyorum. İz! Bir iz olmayı ilke edinmişliğin göstergesi, bu. Site; site gezen seyyahlara sormalı anlatma güdüleri ölmemişse, anlatırlar mı…? Ben eleştirilmezsem, yazdığım doğruların eğri tuğlalarını, doğru bilirim. Ben eleştirmen değilim. Ama bu sitede her şiir yazanın çoğu “ben dahil” düz yazı yazıyor. Ekranın sağ üst köşesinde ki papyonlu ve fularlı abilere ve ablalara, susuyorum. Yazma özgürlüğümüz var da, güzel yazma özgürlüğümüzü kısıtlıyorsunuz. Samimi eleştirilerinden, gocunmayacağımız, ilkelerine bağlı, hoşgörülü bir editör olmasın mı? Katılıyorum, duygumuz payidar ama kurallarımız da acemi. Duygularımızın fırınlanması, preslerden geçmesi… Hamlığımızı atmamız lazım. Ben edebi değilim. Sen de değilsin, o da… Kargadan kılavuz, değil… Adamdan eleştiri. Bizimse bu site, yazıyorsak yarım yamalak, neden tam olmasın.
Papatyalar olsun daktilonda
Karlar erisin mesela
Ben de et sevmem ama
Şeker olsun tuşlarında
Dürüst bir eleştirgen istiyorum.
Doğru tesbitin mevcut ama bakma sen buranın havasına ya da buradakilerin havasına.Şiir olunca konu ahkam kesmek bedava...
Üstad kisvesine bürünmek kişinin kendine kalmış.Kimse o hitabı kondurmayınca bazıları kendini usta ilan ediyor...
Beni abi olarak görürsen uzuun bir süre forumları sadece oku...Hatta ipsiz sapsız yazılar görürsen okuma bile.Yazacaklarını ise şiir vs. şeklinde yazar sayfanda sergile...
Sevgilerimle...
Affına sığınarak abi diyorum kusura bakma. Doğru söylüyorsun yaş söz konusu olmaya bilir. İyi bir anlatım ya da güzel türkçeyle insan kendini tanıttığı gibi sözün eri kıvamında oturtabilir kendini koltuğa aniden. Ama Türk Dil Kurumuna inat bir türkçeyle çıkmıyorum bende karşınıza be kenan abi. Yanlış anlama ben sadece ortamın tamamen soğukluğu ve Ustat tarzı takılışından biraz rahatsızdım. Onuda yanlış dile getirdim herhalde........
Sevgilerimle......
İzEdebiyat'ın yaş ortalamasını bilmiyorum, ama senin en genç katılımcı olmadığını söyleyebilirim... Bu izlenime kapılmanda kimimizin kullandığı samimiyetten uzak, ağdalı üslubun etkili olduğu kanısındayım… (Bkz: bu ileti.)
Şaka bir yana. Ben bu sitede, insanların gerçek yaşamdan bile daha çok kendileri olabildiklerini düşünüyorum. Bir şeyin ezikliği yaşanırsa o da kötü dilbilgisinin olabilir… Diline dikkat eden, düşüncelerini iyi anlatabilen hiç kimsenin yaşı söz konusu edilmiyor burada.
Emekli öğretmen olup dilimizi katledenden, ilköğretim öğrencisi olup hepimize bir güzel ders verene pek çok arkadaşımız var… Umarım yukarıda verdiğim bilgi seni kaygılarından kurtarmıştır…
Esenlikler…
Arkadaşlar (abiler ya da ablalar demem mi gerekir acaba?) ben size bir bunalımımdan bahsetmek istiyorum. Ya yaş kompleksi yaşıyorum adeta. Sorması biraz abes kaçıcak ama İzedebiyatın yaş ortalaması tahminen kaçtır. 18 olmam nedense bende bir "Sen çocuksun git bahçede top oyna" manası yaratıyor bu sitede. Sanki Meclis edasında milletvekilliğini oynuyor herkes. Ve ben sadece 23 nisan törenlerinin başkan vekili oluyor, günü birlik "söz meclisin" içinde lafım kayda değer kazanıyor. Belkide en küçük olmanın eziklğini yaşıyacağım her zaman.............
Ah be Özgür ne yaptın sen..Keşke bu kararı almasaydın.Mutlaka kendince geçerli sebeplerin vardır ama veda lar iyi olmuyor be...
Ama şimdi neden giderken veda ettin diye sana saldırırlar...Aslında giderken veda etmek kadar normal birşey yok ama...Anlam kıtlığı mevcut.
Neyse Özgür GÜLE GÜLE git...Bende fazla açmayayım ellerimin kilidini...
Ben de kendi adıma teşekkür ederim sana...Teşekkür ettiğin yazarlar arasında yer verdiğin için..
Eyvallah Özgür...
Hoş kalasın...
Bir kaç gün sonra yayınlanacak "Son Yazı" isimli yazımla beraber, kişisel nedenlerimden dolayı İzedebiyat' a veda ediyorum... Başta
Kamuran Esen
Atilla Güler
İmdat Özcan
Nida Karaçizmeli
Gürcan Erbaş
bee bee
Sanem Altaylı
Feray Korkmaz
Zeliha Gökkan
olmak üzere yazılarıma yorum gönderen, onları kütüphanelerine alan herkese çok teşekkür ediyorum... İsmini yazmayı unuttuğum yazar ve okurlardan çok özür diliyorum... Herkesi en içten saygı ve sevgilerimle selamlıyorum...
Hoşçakalın...
ÖZGÜR
“Söyle,” dedi, “Anlat elinden geldiğince…”
“Şuramda,” dedim, “Bir boşluk var,
“Ve buramda da,
“Dokunma,
“Orada hiçbir şey yok!”
Güldü.
“Pekâlâ,” diye mırıldandım.
“Şöyle şöyle, şu şu boyda bir şey işte,”
Sonra ekledim,
“Ve biliyorsun,
“Boşluğu anlatmak
“En iyi, yalanlarla oluyor…”
[[I]]Konuşa... Konuşa... [[/I]]
Çocukluğumun bahar bayramıydı 1 Mayıs. 12 Eylül İhtilaline kadar da resmi tatildi.
Tüm mahallelinin doluştuğu otobüsler, kamyonlarla pikniklere gidilirdi. Akşamdan hazırlanırdı ahali. En çok da anneler yorulurdu tabi ki.
piknik masalarında babalar otururdu. çocuklar ve kadınlar yerlere serilen büyük kilimlerde yerdi yemeklerini. çocukların pek oturduğu söylenemezdi aslında. Çünkü oynanacak oyunlar onları bekliyordu. ekmek arasına tıkıştırılan yiyecekler eşliğinde kaçıverirlerdi sofradan.
"gözü kör olmıyasıca gel buraya yemeğini ye" diyen anne tarafından orası burası çekiştirilen çocuğun sessiz gözyaşları, burnunu da harekete geçirirdi. kolunun tersiyle silinen burun, "boyun posun devrilmesin, sana kaç kere söyleyeceğim, burnunu kazağına silme diye" bağırmasına yol açardı annenin.
papatyaları bir ipe dizmek yoluyla kolye yapan köylü çocukları ahalinin etrafında dolaşırlardı, ellerindekini satabilmek için. hemen atılırdı kız çocukları, "anne ya, bana bundan al" diye sızlanarak. boyunlarına geçridikleri papatya kolyesiyle ip atlamaya başladıklarında, papatyalar yüzlerini okşardı kızların. kimbilir papatyaya olan aşkım o zamanlarda başlamıştı belki...
mahallenin gençleri ise, etraftan buldukları büyük taşlarla oluşturdukları kalecisiz kalelere gol atmaya çalışırlardı minyatür kale maçlarında. futbol bu işte. etrafa toz toprak saçardı. büyüklerin kızgınlıkla "burada oynamayın. her şeyi toz içinde bıraktınız. ileri gidin" demeleri üzerine, yeni bir yere taşınırdı taşlar.
büyüklerin "sakın denize girmeyin" uyarısı daha da cazip kılardı, gizlice denize girmeyi. ve girilirdi de. kulaklar çekilir, ense köküne tokatlar indirilirdi, ıslak donla titreyerek büyüklerin karşısına gelindiğinde.
45 devirli küçük plaklardan yayılan cızırtılı müzik eşliğinde içilen rakılar, hoş edince kafaları, "hadi şöyle bir dönelim" deyip doğal piste atmalarında sallanarak oynamaya yönlendiriyordu büyüklerin bazılarını. "lan bu Mustafa'da köçek gibi ha" diye gülerek birbirlerine takılmalar da eksik olmuyordu tabi ki.
çam ağaçlarına kurulan salıncaklarda sallanan genç kızın saçlarına rüzgar da eşlik edince, "daha hızlı salla" diyordu saçının saçtığı sevgiden gurur duyan bir kararlılıkla, salıncaktaki genç kız. Sarışındı ve masmavi gözleri vardı Emel Abla'nın. Tüm mahallenin gençleri peşinde koşardı. O da bundan çok hoşlanırdı. Ama hiç birine pas vermez, yanına yaklaştırmazdı. Sonradan mahalleden taşınıp gittiler. Duyduk ki, kendinden hayli yaşlı biriyle evlendirmişler. Sadece 2 tane 1 Mayıs Bahar Bayramı hatırlıyorum, onun saçları ve gözleriyle katıldığı.
diğer yandan da şehirde, işçi bayramı olarak kutlanırdı, farklı kesimler tarafından, 1 Mayıs. halaylar çekilir, türküler okunur, konuşmalar yapılırdı, günün anısına.
Aradan onlarca yıl geçti. ve geldik bu sene ki 1 Mayıs'a.
30 Nisan günü, "Yarın sakın dışarı çıkmayın. Başınıza bir şey gelebilir" uyarısı yapan bir büyüğümün bu sözleri, beni aldı yıllar öncesine götürdü.
Küçük bir Medeniyet iken, büyük seller döşendi yollarımıza. Uzun dereler boyu yürüdük, aşmaya çalıştığımız kendimiz biz iken, yeşile suya dadandık. Ve büyük bir koloni belirdi önümüze, dağıtmak için küçük çehremizi, üzerine basılmadık yeşil kalmasın diye, acı veren küçük görülmüşlüğümüzün hırsı ellerimizden kayıp giderken, o eli tutacak ve yanacak sürrealist bir yer lazımdı. Akalar’ı gördük, görmenin bakmaktan öteye geçtiği o yerde, duruyorlardı, duru’lardı.
Ve bir istilâ planladık doğmamışlarımız için, bizler kendimizi var etmekten aciz iken, yarınlarımıza kan verebilirdik, dökebilirdik HİÇ hesapsızca. Var olmanın amacının feodaliteden geçtiğini biliyorduk, bilmenin öteye geçtiği o yerde, bildiklerimizi türetip ondan bir ok bir yay yarattık. Zeka kötüye ödül verildiğinde sapkındır, biliyorduk, biliyoruz, öğrendik. Hazımsız bir yağmur gibi yağdık, asidimizle betonları bile deliyorduk, zaten medeniyetlerde taş taş üstüne kalmamalıydı. Kadırgalarla maviye daldık, üç koldan ve bir beşer yok oldu, ağzımızdan saçtığımız yapışkan sıvının denize karışıp yunusları vurmasıyla.
Su artık siyahtır. Karadır tüm medeniyetler, zeka olduğu sanılan gözler, dudaklar ise çürümüş insanlık müzesinde sergilenmektedir. Yüzyıllarca alıcı bulamadığından, böceklenmiş mumyasına…
Kadırgalar sulh’a gitmedi hiçbir vakit…
Sulh, kendini "insanlık"tan var etti.
Birçok sitede şurada burada yazıyorum.
Biri bir şiir yazmış. Şair demiyorum. Onun alıp evirip çevirip ne olduğuna bakıyorum. Buzdolabı taşıyan hamal gibi değil ama.onun inciğini boncuğunu çıkarırım. İstersem.
Onu başka bir gözle görmelerini sağlarım.
Ne var ki, çıkar birileri, siz çok sivri dillisiniz, kırıcısınız.
Gerçekleri söyleyince böyle.
Konu kırılmak değil ki.
Konu çözümleme.
Şiir çözümlemesi.
Böyle birçok kişi çıkar, yani benim kırıcı olduğumu söyleyen.
Vallahi ben tek adam göremedim şimdiye kadar, seni anlıyorum diyen.
Bazısı da oldukça meraklı.
Sadece bu şiir kritiklerini okuyorlar.
Bunlar özel mesajlarla bana ulaşıyor.
Dilden haberi olmayan insanlar, kendilerini tatmin etmek için yazıyorlar.
Yazsınlar.
Koca koca insanlar.
Tabiî ki biri çıkıp limon gibi suyunu çıkarırsa, başlıyorlar ağlamaya.
Öğrenme çabası yok ki.
Yüz sene geçse, yine aynılar.
Eleştiriyi düşmanlık olarak algılıyorlar.
Kimisi de, sen kimsin, o öyle değil böyle, falan filan, diyor…
Fikrin varsa, söyle,
Eleştirin varsa söyle,
Ya kardeşim, her gittiğim, her konuştuğum yerde böyle.
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Aynen böyle.
eleştiriye tahammülleri sıfır.
eleştirdin mi, EGOLARI CANAVARLAŞIYOR....
morukların kaç dizesi sana uyar ki...
Başlaması hata olan bir derginin, dilencliği sana düşer.
Allah versin. Edebiyatı cami önü.