Ben bey-hanım hitabını kullanmam sitede beni tanıyanlar iyi bilirler bu noktamı.
O dizilmiş noktalı dizeler tahmin ettiğin gibi bir göndermeydi.Ama gizli değil açık bir göndermeydi..
O noktalar içi boş anlamsız dizilişler değil elbette içi dolu noktaları vardır ömrün onların dizilişiydi...
Yani çok şeyler yazıldı burda , çok kişi kırıldı , çok kişi sevindi vs. ben kişisel şiirlerin ve kişisel yorumların bu alanı kapsamasına tepkiliyim...
Kendin çal kendin oyna hesabı oluyor...
Yakup...
Şiirlerin yazılması gereken yerleri zaten mevcut ve yorumların alacağı düzende bize sunulmuş.Bu şiirlerin yani kişisel yapıtların gösterim merkezi değil bu.Genel bir mesaj yok ise gereksizliğin daniskasıdır...
Sadec işgal etme mantığıdır bu...
Amacım kırmak değil...
Sağlıcakla...
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Değerli İmdat,
(umarım size bey demememi yanlış anlamazsınız, ben pek sevmem...bana Suphi veya Yakup diye hitap edebilirsiniz pekala).
Öncelikle hem teşekkür etmek istiyorum ilginize, hem de -doğrusu- şaşkın olduğumu belirtmeliyim; bu kadar önemsenecek bir şey ilettiğimden habersizdim aslında. Ama...fazla söz burada sakıncalıdır galiba...teşekkürler kısacası.
Bu arada, fırsat bulmuşken: iki gün önce siz de (matrak) bir "şiir" yazdınız; bir keresinde Mallarme birkaç yıl boyunca boş beyaz bir kağıdın en iyi şiir olduğunu söyler olmuş(muş) dostlar arasında (o efsanevi Salı akşamları toplantılarında), -sizin "şiiriniz" bana o Mallarme'nin meselesini anımsattı. Bir tek (bu sabah aklıma gelen bir şey) şu noktanın belirtilmesi gerektiğine inanıyorum: salt noktalardan oluşan bir işaret sistemi yerine, daha düzenleyici olan başka işaretlere (örneğin "x"; "-" vs.) niye başvurmadınız? (bu soruda sizin uyguladığınız "matrak"lığa yakın bir matraklık var biliyorum, ama sadece matraklık değil benim peşinde olduğum, açıklayayım): Grafik düzenlemeyle yapılan "deneysel şiir"ler vardır ya...bu bağlamda şiir (veya tüm metinler) için geçerli kılınan "dilsel örgü" tanımı belki önemli olabilir (bu arada: latincede "teggere" adlı fiil, "örmek" anlamındadır; bunun geçmiş zaman hali "tex(c)tum"dur, yani "Text" = "metin" kavramının etimolojik kaynağıdır); bu bakımdan "artilkulasyon" (salt seslendirme, ussal bir dizge olmadan salt dile geliş) ile "organisazyon" (yani ussal bir dizgeleniş) kavramları önplana çıkıyor. Fakat, bu konuya sizin (özgür, içi boş ve içeriklendirilmemiş) "şiir"iniz bağlamında yorum getirmekten, içimden geçtiyse de, yanlış anlaşılır ve kılı kırk yarmakla karıştırılır diye çekinmiştim (birazcık da o şiirin yine gizli gönderme işlevi olduğundan da kuşkulanmıştım, ama bir kere pot kırdım, ikinci kez olsun istememiştim, fakat inanın: o şiirinizi "okudum", yani üstünde epey düşündüm...ve hiç de boş ve "anlamsız" değil bence...ama dediğim gibi, onun üstünde -işaretleri organisazyon yönünde işleyerek- çalışılması gerekir kanaatimce).
Umarım, somut ve yararlı tartışma konularımız çoğalır, ve en çok da zamanımız ve özen gücümüz buna yeterli olur...
sevgiler
suyel
Yakup bey öyle güzel noktalardan yakalıyorsunuz ki şiiri...Yorumlarınızı okumadan edemiyorum...
Ortak bir yaratıcılığın sembolü gibisiniz....
devam devammmm...
Yine adımlıyorum yalnızlıklarımı.
Umutsuz, kaldırım taşlarını sayarak.
Cılız ışıkların altında
Sesin yankılanırken
Dans edişlerimiz saklanıyor geceye
Gülümsüyorum....
Destek arıyor bedenim
Senden soğuk duvara dokunuyorum
Tek sıcak şey yüzümde bir yerlerde
Kaybediyorum kendimi grilerde.
Ve yine bekliyorum aynı taş blokta
Hiç gelmeyişlerini...
Hep gelecekmişsin gibi...
yakup bey, şiirden anladığımı söyleyemesem de, yorumlarınızı ilgiyle okuyorum..
(teşekkürler)
:)
Yaşlı ve aşık adam’a dair
Şiirlerde birer metin olarak işleyen/örgülenen şeyin ne olduğu konusunda tahmin ve fikir yürütürken yüzde yüz tutan bir hesap var mıdır karar vermek zor olsa gerek, fakat, şiir yazan kimi kişinin özgün tavırlarından, onun nereye doğru yöneldiği –en son hesapta- anlaşılabilir. Bu, “şiirlerde (kategoriler) (biçimsel kümelenişler, söylemsel yoğunlaşmalar) meydana geliyor” şeklindeki bir sava kadar keskinleştirilebilir bir düşünce.
Şiirde –onu yazanın belki de kastından bağımsız olarak- konuşan dili anlamak, dahası çözümlemek kadar zor bir şey yok sanki. Şiiri yazan kimse, (yine sanki) herkesin de içinde buluştuğuna inandığı bir “varsayımsal” ortamda konuşur, konuştuğu bilinciyle davranır. Örneğin “ölü yosunlara bulanmış sahilimin” dendiğinde, bunu okuyanın “gerçek” bir sahili görmeyeceğinin, bunun yerine neyi göreceğinin bilindiği varsayımı üzerine kurulu bir söylemsel ortamdayız. Hangi yorumda olursa olsun, bir “yanlış anlama” sanki olanaksız, her ne kadar yorumlar yazarın niyetlendiği yorumsal içerikten uzak kalsa da.
Bir örnek vermek istiyorum: var sayalım ki, karşımızda 13 (düzenli bir orantıyla farklı uzunlukta) çizgi bulunuyor (bir çizim düşünülmeli burada); bu çizgiler, kendi içinde bir “düzenek”, bir işaret sistemini temsil ediyor (diyelim); bu işaret sistemi bir şey “gösteriyor”, yani “anlam”a sahip. Bu işarete bakan kimse, daha doğrusu herkes der ki: “ev”, kısacası; bu bir evdir. Aslında, bu doğru değildir, elbette ki değildir; bu bir işarettir sadece, 13 çizgiden oluşan bir işaret. Demek oluyor ki; orada dil (gösterge/işaret) yoluyla oluşturulan şey, salt “13 çizgi” olabilir; “ev” denilen şey, bizim (okurun/alımlayanın) kafasında oluşan şeydir sadece. Kaldı ki “ev” olması (yani işaretin bu sözce şeklinde sunulması) durumunda bile, okur bu göstergeyle farklı içerikler/anlamlar ilişkilendirecek, ona ayrı ayrı (kendi durumsal koşullara göre) özgün yorumlar getirecektir; örneğin “ev” kimi insan için “yuva”dır; kimimiz için “huzur”dur; kimimiz için “kapalı mahal”dir, yine başkalarına göre olumlu veya olumsuz içeriklerle anlamlandırılır. Böyle bir “yorum serbestisi” özellikle çok dinamik ve devingen (değişken) süreçlerden geçen toplumlarda daha da yaygınlaşır, hatta yasal bir hal alır. Henüz dün bir anlam içeren bir işaret, bugün içi boşalmış olabilir (günümüz Türkiye’sinde), sabah uyandığımızda, henüz dün akşam eve giderken bize herhangi bir özleşme ve yüzleşme için esin kaynağı olmuş ağacın kesilmiş olduğunu yaşarız, sıklıkla çevremiz, somut soyut anlamda, köklü bir şekilde değiş(tirili)yor. Böyle dönemlerde şiir diline başvurmak, çok “tehlikeli” olmakla beraber, müthiş derecede “büyüleyici”dir de. Bir tür “afyon etkisi” altındaymışız gibi dolanırız etrafta. Sersem duyular, bulanık görüntüler. Bütün (sözde oldukları artık tescil olmuş) “yapı”lar bir eski binanın sıvası gibi dökülür. Fakat, “dil”, şiirin en temel malzemesi olarak dil, öylesine bir mıknatıs gücüne sahip ki, öylesine güçlü bir kristal ki, karanlık ve ışık aynı anda içinde kırılıp ikilemli bir güzelliği bize vaat edebiliyor, ona inanılmaz bir umutla sarılıyoruz. Sanki dil (ve bu sözümde çok çok ciddiyim) bize, yaşarken güvenini sarstığımız nesnelerin tekrar güvenini kazanmamız için son anahtarmış; hiçlikte boğulmakta olduğumuzun ayrımına vardığımız anda son derin nefesimizmiş gibi gelir, özellikle de şiirde, ama sadece şiirde değil, sanırım her türlü içten dile geliş anında. Bu bakımdan: şiirden bir şeyin nasıl olduğu değil de, salt olduğu bile mucizevi bir insan durumuna işaret etmektedir. Örneğin: dışarıda sessizlik/uzaklarda köpekler ulur/bir insan eve gider/yapraklar hışırdar/kedi gözleri. Sanki bu “olayların” arasında zoraki bir bağ/bir mantıksal dizge kurulmadan davranılsa bile, yeryüzünün (bizlerin birer biyografik kişiler olarak değil de, hayatın) şiiri kendi kendine oluşacakmış gibi (örneğin –bilgiçlik taslamak için değil, düşüncemi saydamlaştırmak için veriyorum bu örneği!- “parnasyen”lerdeki tutum, okuru “çekmek” için şiirin içine “uyarıcı”, yani duyuları cezbeden etmenleri katmakta odaklanıyor; elbette ki şiir söyleminde, betim ve imgelem bağlamında son derece kıvrak ve gelişkin bir sanat anlayışıdır bu ama, buradaki “ustalık” salt “artistlik” yönünde geliştiriliyor, -duyuların körelmesi sonucu ve etkisi göze alınarak yapılan bir kalkülasyon aynı zamanda.)
Toparlamak gerekirse:
-Okur inisiyatifi/etkinliği dizginlenmeden/öngörülmeden yürütülen şiirsel söylem;
-“sabit” anlamların değişkenliğe uğradığı dönemlerdeki (yeni) imgesel arayışların yoğunlaşması
-okurun etkilenmesi yönünde geliştirilen dilsel/dil-tekniksel uyarıcıların, algı ve duyumun zayıflaması pahasına yaygınlaşması/kanıksanması
şeklinde üç ayrı boyut şiirin (asıl) etkisi üzerinde belirleyen unsurlardır. Şiir beğenisi veya içinde bulunulan geleneğe göre bu etki olumlu veya olumsuz olarak algılanabilir (örneğin bence –ki bunun hiçbir ölçüt olarak anlamı yoktur, sadece beni bağlar- olumsuz bir etkidir bu üç boyutun fazlasıyla ön plana çıkması; aynı zamanda, şiirin ne denli “edebiyat” geleneği içinde yer etmesi ve alması, geliştirilmesi vs. söz konusu ise, o denli özünden uzaklaşılır yargısı da dahildir bu görüşe; kısacası: biçimsel bilincin, özsel söylemin önüne geçmesi durumu doğar). Algı olarak kanımca Türk Şiir geleneği içinde olan bizler, henüz kendi tanımımızı bu bağlamda bulmuş, veya denemiş değiliz. Bu konuda doğal bir akışımız ve damarımız var, onu dinliyoruz, -ona karşı mesafe kurmadan. Bence bu, şiirin gelişimi açısından çok olumlu bir koşul durumu değildir. Bu özellikle, gizliden gizliye, “gelenekçi”liği özgünlüğe yeğleyen kültürel topluluklarda daha da belirgin olmaktadır (aslında bu başka bir tartışma boyutu ama, anmadan edemedim). İşte asıl noktaya gelindi:
Böyle bir şiir çevreninde insan biçimsel ustalıktan çok içten ve sahici söylemin/duyuşun arayışına giriyor. Somut bir ifadeyle:
- Okura kendi insanal gerçekliğini anımsatan;
- Arayıştan çok samimi bakmayı yeğleyen,
- Uyarıcılara güvenmeden (soyut – somut) görsel olanla yetinen şiiri özlüyor.
Aşağıdaki metin, bu özlemin hedefini temsil etmese bile, en azından kendisinin bu yönde bir özlem üretmesi bakımından değerlidir; yola çıkmaya yeltenen –eşikte duran- bir şey…Dersaadet’in diğer metinleri içinde (şu kısa sürede algılayabildiğim kadarıyla) göze batan bir örnek…üstünde uzun uzun (sadece övme/yerme ekseninde değil, hayır salt kendisi uğruna) düşünmeye değer bence.
Suyel
Yaşlı ve aşık adam
Ölü yosunlara bulanmış sahilimin
Denizle öpüştüğü yerde
Şen şakrak nefesinden
Bir başka eserken rüzgar
Ya doğmazsan yaklaşan sabaha?
ya gözlerimi avucuna alırsa gece !
ateş,gitarlar,hafiften dumanlı başlar
bu gece de hayatımda senin genç aşkım
Derken sessizce içimden!
O denizler ecesi hitab etti bana
"Amca bize hikaye,yok...
daha da iyisi bir fıkra anlatsana"
Merhametli bir sabırla bekle beni!
Şavkını hasretle beklediği güneşin
Doğmadan batışının hüznüne alışsın
Ayrılısın da rüyasından.
Sonra güldürsün seni
Titrek sesi ve acınası neşesiyle
Bu yaşlı ahmak,bu aşık adam.
(Dersaadet/ 21-11-05)
Not: yazımın "karmaşıklığı" için özür dilerim, daha anlaşılır olmak için uğraştıysam da, başaramadım; sorular olursa seve seve daha net olmaya gayret ederim.
Ölü yosunlara bulanmış sahilimin
Denizle öpüştüğü yerde
Şen şakrak nefesinden
Bir başka eserken rüzgar
Ya doğmazsan yaklaşan sabaha?
ya gözlerimi avucuna alırsa gece !
ateş,gitarlar,hafiften dumanlı başlar
bu gece de hayatımda senin genç aşkım
Derken sessizce içimden!
O denizler ecesi hitab etti bana
"Amca bize hikaye,yok...
daha da iyisi bir fıkra anlatsana"
Merhametli bir sabırla bekle beni!
Şavkını hasretle beklediği güneşin
Doğmadan batışının hüznüne alışsın
Ayrılısın da rüyasından.
Sonra güldürsün seni
Titrek sesi ve acınası neşesiyle
Bu yaşlı ahmak,bu aşık adam.
Dersaadet
....................................................................
...................................................
.........................................................
..........................................
............................
..............................................
................
..............................................................
...........................
...................................
????????????
Suphi Bey...
Yazmakta o kadar fazla tereddüt etmeme rağmen yorumlarınız bana gurur verdi ..Ve bir o kadar da cesaret. Buraya eklemeden önce düşüşün ne etki yaratacağını merak ediyordum aslında .. Anlaşılıp anlaşılmayacağınıda merak ediyordum. Ama beni anladığınızı görüyorum. Beni çok mutlu ettiniz. Yazmaya devam etmem için bir umut oldu.
Çok Teşekkürler
Foruma katılımın güzel örneklerinden biri, Demet Demirhan'la yaşandı. İşte böyle katılıyor Demet aramıza:
Koyu gölgeler dolanıyor ruhunda
Aşk derdik eskiden
Ama şimdi...
Gölge oyunu
Hacivat umutsuz balkon demirlerinde
Karagöz kaçışlarda
Bitmeyen sarhoşluk sınırlarında
Ey! Geceye saklanan kayıtsızlık
Siyaha karışan sen sisli sevişmeleri
Ben düşmeyi seçtim...
Elveda...
Hoşgeldiniz Demet!
Geçen hafta yine benzer durulukta ve samimiyette bir şiir vardı, etkileyici, sahici, "kendinde" bir metin. Kıyaslamak değil buradaki kaygı, ama ister istemez yan yana geliyor, birbiriyle sohbet eden iki eski dost gibi duruyor metinler. Bu epey umut verici, hayal kurmaya el verişli bir "kesişme".
Bu metinde, beni en çok etkileyen unsur, söylemin "bilindik" imge ve denklemlere başvurmasındaki nezaket, tüketmeme niyeti, ki kanımca, eski şeyleri tekrarlama yöntemi ile ele alırken yine de çok şey söylemek ve ayrıca canlı ve taze kalmak, yeni şeylerde özgün davranmaktan daha zor ve sanatkarlık ister. Demet'in şiiri de, karşımıza "bilindik" 'gece'yi, "gölge'yi, hatta Hacivat ve Karagöz'ü getiriyor (bütün "bilindik" yan unsur ve betimleriyle), ama insan hiç de "ah bunlar bilindik" diyemiyor, şiir kendi kendini eski söylemle tüketmiyor; bu büyük bir başarıdır kanımca. Sanırım, bu başarının temelinde, bütün bu bilindik unsurları "aşk" ile hiç alışık olmadığımız bir tutarlılıkla bütünleştirmesi, ilintilendirmesi yatıyor. Oysa, aşk"ta ta bilinen ve söylenmeye tek değer olan şeyi, yani "kopuş"u işliyor, -buna rağmen inandırıcı, ikna edici bir duruluk hakim, hem de her bir kıvrımsal işarette.
Bir de, söylemeden edemeyeceğim, sanki doğanın bir mucizesi karşısında kala kaldığım bir nokta var, sonuçta, belki de tüm bu etki bundan ileri geliyordur:
"...ben düşmeyi seçtim"deki duruş ve yapmacıksızlık, herhalde sadece "ulu varlıklara" özgü bir şey, -nasıl desem...? Söz içeriği ile söylemsel düzey arasında bu kadar geniş ve saydam bir mesafe ancak olabilir! İşte şiir! İnsan, ha böyle düşmek bana da nasip olsun diye imreniyor...sanki bu düşüş, esasen (ve gerçekte de öyle) her bakımdan bir yükseliştir. Örneğin -cinsel ayrımcılıktan uzak bir tavırla söylüyorum!!!!- bir aşık erkeğin dilinde bu söz ne kadar da yapmacıklı ve "arabesk" dururdu, ki bu kontext içinde bir erkeğin söylemesi herhalde görülmüş, veya görülebilecek bir şey değil. İnsan, seven kadın olmak istiyor, salt bu sahici duruşa imrendiği için...
Başka ne denebilir ki? tebrikler ve hoşgeldiniz Demet Demirhan
suyel
Koyu gölgeler dolanıyor ruhunda
Aşk derdik eskiden
Ama şimdi...
Gölge oyunu
Hacivat umutsuz balkon demirlerinde
Karagöz kaçışlarda
Bitmeyen sarhoşluk sınırlarında
Ey! Geceye saklanan kayıtsızlık
Siyaha karışan sen sisli sevişmeleri
Ben düşmeyi seçtim...
Elveda...
siz siz olun pc ye güvenmeyin...
bütün metinlerim silindi pc arızalanınca...
sitelere kaydettiklerim kaldı....
dünya kadar metin öykü...gitti.
dört uzun metin de kaldı...
pc ye güvenmeyin arkadaşlar...
Bekliyorum. Vakit tamam...
Değerli Nida,
Sizi sevdim, (varsaydığım) yaşınıza hiç uygun davranmıyorsunuz, bu da çok heyecan verici bir durum. Sahiden eski ne varsa davranış ve duyuştan yana (siz bakmayın benim “öksürüklü ciğerleri”me, -) hepsini bir solukta çürüten bir tazelik var kısa kıt iletilerinizde. Ayrıca bana, bir yazıyı özümseyip ondan mümkün mertebe çekirdek fikirleri soyutlama konusunda hala ince duyuş sahibi insanlarla aynı çağda yaşadığıma yönelik güzel bir umut veriyorsunuz, oysa bu konuda umutsuzluğum diz boyu (idi). Size, klinik olmasa bile artık kronikleşmiş saplantılarımı çürütmenizdeki üretken ve narin kayıtsızlığınızdan dolayı teşekkür etmek istiyorum. Aslında hemen sizinle şakalaşmaya katılmak, bir tür keratalar gibi yarışmak geçiyor aklımdan, ama inanın, ben biraz değil, epey hantal ve “ciddi” bir kişiyim. Bundan hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Hatta, her şeyi, ama her şeyi o kadar ciddiye alıyorum ki, karşıt duyuş ve duruşların güzelliğini ben onlardan çok hissediyor, takdir ediyorum. Bu bakımdan, bakıp bakmayacağım bir kusurunuz söz konusu değil, olmadı (sanırım hiç olmaz da). Umarım, bu forum ortamında paylaşabileceğimiz çok şey olur daha, merak etmeyin, “benim” diyebileceğim bir şiir anlayışım –çok şükür- yok, yani sekteye de vurmanız pek olanaklı değil; ben salt samimiyete ve özümseme konusunda emek denilen şeye önem veririm; böyle şeyleri ölçmede de kendi sabit ölçütlerimi saltlaştırıp mutlak saymam. Ama sizden ricam, eğer bir konu olgunlaşacaksa paylaşılabilecek, o zaman benim her şeyi ciddiye almamı siz fazla ciddiye almayın emi. Zira, sizi olduğunuz gibi sevdim, bana takılsanız dahi, ben de sizinle kendim hakkında tebessüm ederim bir olasılık (ama yazdıklarınıza veya yazılarınıza dair size uzun yazılar yazmayı da ihmal etmem!). Örneğin, şu kontür (mü kontör mü?? Bildiğim kadarıyla kontör, “sayaç”ın enternasyonalizmidir; gördünüz mü: yine ciddileştim! İflah olmam ben!) konusu beni üzdü, zira şiir bir “sözel muhabbet” aracına indirgenmemelidir (bence). Günümüzdeki şiirlerin veya şiir olarak adlandırılan şeylerin nelere dayandığını, hangi insanal gereksinmelere kadar indiğini ben de –izlememeye çalışsam da- sezinliyor, duyumsuyorum pekala. Fakat, insan dinlerinin kendine göre en berrak ibadetlerine soyunmak bir kenara, şiir söylemine yüz tutmak bir kenara, en azından benim gözümde. Şiirde olduğu kadar hiçbir anında insan kendi içindeki insana yakınlaşamaz. Bu benim kanaatim. Bunun ilkelliği veya soyluluğu yoktur, biçimsel, söylemsel veya iletisel ne kadar “aşağı” veya “bozuk” olsa da.- Bu tapınağa girme ehliyetine sahip olmak da (insanın salt istemesi ile sahip olunan bir ehliyettir aslında) bir ayrıcalık değil, bir yükümlülük içerir kanımca. O nedenle, siz öyle bir niyetle yaklaştıysanız dahi, “ilkel bir haberleşme olarak” varsayamayacağımı bana çok görmeyin.
Bu sabah neye niyetlenmiştim, kısmetim neye çıktı!!!? Üç haftadır üzerinde çalıştığım bir komedinin beşinci perdesinin son sahnelerini halledecek, sonra güzel bir kahveyle dışarıda çiseleyen yağmuru izleyecektim sanatoryum penceremden. İnsan düşler kurmada ne kadar sabit fikirli değil mi sevgili Nida!? Şimdi çiseleyen yağmur kazandı. Bütün gün parkın paslı başına süzülecek, süzülecek, süzülecek, bense burada, sessizce ağlayan camlara bakarak kahvemi yudumlayacağım, uzaklardan, çok uzaklardan bir haber beklercesine…bu yağmurlu, ağlamaklı, düşünceli pencere günümü size borçluyum, içtenlikle teşekkür ediyorum…
Suyel