Kimliğiyle ilgili iki ayrı tartışma var. Birincisi, 16 ve 17'nci yüzyılda yaşadı. Yeniçeri ocağından yetişen bir şair. 1578-1590 arasındaki Osmanlı-İran savaşlarına katıldı. Bir tür ordu şairidir. Diğeri ise Balkanlar'dan Orta Asya'ya kadar geniş bir alana yayılmış destansı ve türkülü halk öyküsündeki karaman Köroğlu. İkinci Köroğlu, Bolu Gerede çevresinde yaşadı. Asıl adı Ruşen. Devlete karşı ayaklandı. Sivas-Tokat yolu üzerindeki Çamlıbel'e yerleşip eşkıyalık yaptı. Ama adil bir eşkıya idi. Bir başka söylentiye göre de, Bolu Beyi'nin seyisi Yusuf'un oğlu Ruşen Ali asıl Köroğlu'dur. Bolu Beyi, babası Yusuf'un gözlerine mil çektirdi. Ruşen Ali, babasını sağaltmak için Aras Irmağı'na götürdü. Ama ilaç olacak köpükleri kendisi içip yiğitlik ve şairlik gücü kazandı. Çamlıbel'e yerleşip babasının intikamını almak üzere Bolu Beyi'ne savaş açtı. Köroğlu hikayesi, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Balkanlar'da da bilinir. Yeniçeri aşığı Köroğlu'nin şiirleri dil ve anlatım bakımından öykü kahramanı Köroğlu adına söylenen şiirlerden çok farklıdır. Köroğlu ile ilgili ilk araştırmayı Pertev Naili Borotav yaptı. Cahit Öztelli'nin de Köroğlu-Dadaloğlu ve Kuloğlu adlı yayınlanmış bir araştırması var.
" yürü bre bolu beyi bu cenk amansız olacak "
MERT DAYANIR NAMERT KAÇAR
Mert dayanır namert kaçar
Meydan gümbür gümbürdenir
Şahlar şahı divan açar
Divan gümbür gümbürdenir
Yiğit kendini öğende
Oklar menzilin döğende
Sespe kalkana değende
Kalkan gümbür gümbürdenir
Ok atılır kalasından
Hak saklasın belasından
Köroğlu'nun narasindan
Her yan gümbür gümbürdenir
_______________________________________________________________
BENDEN SELAM OLSUN BOLU BEYİ'NE
Benden selam olsun Bolu Beyi'ne
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından kalkan sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir
Düşman geldi bölük bölük dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır
Köroğlu düşer mi hele şanından
Çogunu ayırır er meydanından
Kırat köpüğünden düşman kanından
Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır
_______________________________________________________________
HAN OĞLUM AYVAZ
Dinle sözlerimi han oğlum Ayvaz
Yükletin kervanı dengine bakın
Erlik meydanına girdiğin zaman
Kuşanın kılıcı gencine bakın
Düşmanın üstüne eyledim akın
Dönüşüm yok zamanım yakın
Fakir fukarayı incitmen sakın
Mal yemez tamahkar zengine bakın
Köroğlu her zaman kurdu meydanı
Ben bilirim yahşi ile yamanı
Aman dileyenden kesmen amanı
Dertli olanların derdine bakın
_______________________________________________________________
YÜRÜN ASLANLARIM SAVAŞ EDELİM
Yürün aslanlarım savaş edelim
Buna kavga derler bey ne paşa ne
Haykırıp haykırıp kelle keselim
Seyreyleyin eli ayağı şaşana
Yürü beyler cenge harbi çalınır
İyi kötü bu meydanda bilinir
Kılıç değer adam iki bölünür
Nusret bizim beyler neci paşa ne
Gürzün kösteğini kola takmalı
Arap atı sağa sola yıkmalı
Kargılar mızraklar birden kalkmalı
Fırsat vermen Arap atlar kaçana
Köroğlu der durun edek cengimiz
Bundan belli olsun yiğit hangimiz
Üç saat sürmeli burda hengimiz
Tarih yazın şu dağlara nişane
KÖROĞLU
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Kenan Bey,
Semih beyi (Semih Süren) birkaç gün önce okudum.Dediğiniz gibi harika. Şimdi rastgele size denk geldim. Beğenimi kustum kendisine hususi mail ine de yazdım ancak bir cevap alamadım.
Semih bey size sesleniyorum eseriniz müthişti cok güzeldi indirip defalarca okudum bütünselliği harika lütfen bize ulaşın .
Biraz önce Semih Süren isimli yazarın eserini okudum. Tattığım en güzel öykülerdendi. Denemenizi tavsiye ederim
Yeni bir Yaşar Kemal doğuyor dedim içinden. Semih Beye ulaşamadım bir türlü. Müthiş bir kalem. Gençtir umarım. İnşallah Beni duyuyorsa bana ulaşsın. Geç tanımış da olabilirim. Sizi takip edeceğim Semih bey
Biraz önce Semih Süren isimli yazarın eserini okudum. Tattığım en güzel öykülerdendi. Denemenizi tavsiye ederim
Yeni bir Yaşar Kemal doğuyor dedim içinden. Semih Beye ulaşamadım bir türlü. Müthiş bir kalem. Gençtir umarım. İnşallah Beni duyuyorsa bana ulaşsın. Geç tanımış da olabilirim. Sizi takip edeceğim Semih bey
Biraz önce SEmih Süren isimli yazarın eserini okudum. Tattığım en güzel öykülerdendi. Denemenizi tavsiye ederim
Yeni bir Yaşar Kemal doğuyor dedim içinden. Semih Beye ulaşamadım bir türlü. Müthiş bir kalem. Gençtir umarım. İnşallah Beni duyuyorsa bana ulaşsın. Geç tanımış da olabilirim. Sizi takip edeceğim Semih bey
Biraz önce SEmih Süren isimli yazarın eserini okudum. Tattığım en güzel öykülerdendi. Denemenizi tavsiye ederim
Dadaloğlu ile ilgili kısa ve özlü sunumu okuyunca, edebiyatımızda ne kadar çok ihmal ettiğimiz pınar ve ırmakların olduğunu gördüm. İnanılmaz bir yazın evreni, burada karşıma çıkan. Çok çok teşekkür ederim İmdat'a bu üretken anımsatma için. Özellikle "dil sadeliği ve derinliği" (bu iki şeyin aynı anda oluşması özellikle) beni sarstı ve tekrar kendimiz (bugünün insanları) hakkında düşünmeye itti. (şimdiye kadar bu denli ihmalkar olmanın verdiği) Mahcubiyetle birlikte (bundan sonra zamanımı daha etkin ve üretken kullanmaya dönük) kararlılığım, umarım çeşitli paylaşımlara da yol açar.
Tekrar İmdat'a teşekkürlerle
suyel
Uzunlukla alaklı bir durum olduğunu sanmıyorum en azından bu zamana kadar o noktada bir sorun olmadı...
Ama
Yardım istediğin şekilde yazını forua ekleyebilirsin...
Eğer yazar şeklinde yazmak istiyorsan edebiyatla ilgili diğer sayfalara " yzarlık başvurusu" yapman gerekli..
Yazarlık başvurusunu yapıp sahne arkasından eklediysen yazını sitenin güncellenmesini beklemek zorundasın...
Saatlerdir internet kafedeyim. Tekrar tekrar yazdım ama gönderemiyorum. Bana site hakkında bilgi verirseniz çok sevinirim. Sizlerin arasına katılmayı çok istiyorum. Ne kadar uzunlukta yazmam gerekiyor... Yazım üzerine kurallar var mı? Neyi yanlış yapıyorum anlayamadım... Lütfen bana yardımcı olursanız sevinirim. Görüşmek üzere...
Dadaloğlu'nun hayatı hakkında bilgiler tahminlere dayalıdır. Bazı bilgilere şiirlerindeki ipuçlarından ulaşılmıştır. Dadaloğlu'nun konar göçer olması bazı bilgilere ulaşmamıza engel olmuştur. Dadaloğlu Avşar boyuna mensuptur. Ailesi hakkında bazı bilgileri Mene-mencioğlu Ahmet Beyin kendi aşireti tarihinde buluyoruz. Dadaloğlu bir şiirinde soyunu Nadir Şah'a kadar uzatır. Dadaloğlu'nun doğum tarihi bilinmemektedir. Tahmini doğum tarihi 1785-1790 yılları arasıdır. Dadaloğlu'nun babası da âşıktır. Şiirlerinden yola çıkarak Dadaloğlu'nun belli bir eğitimden geçmediğini anlıyoruz. Âşığın adı da tam olarak bilinmemektedir, kaynaklarda Mustafa, Ali, Veli adları geçmektedir. Dadaloğlu'nun hayatı gibi ölümü de bilinmezliklerle doludur. Çeşitli kaynaklarda verilen tarihler tahminidir. Âşığın ölüm tarihi yaklaşık 19. yy.'ın ikinci yarısı olmalıdır.(25) 19. yy.'da Çukurova'da Fırka-i İslahiye birliğinin göçebe zümreleri yerleşik hayata mecbur etmesiyle konar göçerlerle yer yer çatışmalar olmuş, yeni yaşama biçimine geçmek istemeyen aşiretlerin direnmeleri âşıkların şiirlerine konu olmuştur
Dadaloğlu'nun yaklaşık olarak 130 şiiri tesbit edilmiştir. Pek çoğu ağızdan derlenen bu şiirlerin kaçının âşığın olduğunu bilemiyoruz. Âşıkların yazıya geçmeyen şiirlerinin başka bir âşığa bağlanmasını Dadaloğlu şiirlerinde de görüyoruz. Bunların sağlıklı tespiti dönemine yakın yazılı kaynak olmadığı için zordur. Dadaloğlu'nun şiirleri sanat endişesinden uzak şiirlerdir. Şiirlerindeki yalınlık içtenlik onu büyük bir âşık yapmıştır. Dadaloğlu'nun aruzla yazılmış şiiri yoktur. Koşma, varsağı, destan türünde şiirler söylemiştir.
Aslimi sorarsan Avsar soyundan
Ayri dustum asiretten beyimden
Pinarbasi'ndan da bes yuz evinen
Cikip da cana kiyanlardanim
Cekerim cileyi boyl'olsun bugun
Alirim mi sandin sol Kozan Dagin
Biz bir kurt idik de Bozoklu koyun
Urkutup surusun yiyenlerdenim
Dadaloglum der de boyle olmazdim
Gordugum gunlerin birini gormezdim
Kavga kizisinca geri durmazdim
Meydanda kardasa kiyanlardanim
Dadaloğlu
_______________________________________________________________
Aşağıdan Yusuf Paşam Geliyor
Aşağıdan Yusuf Paşa'm geliyor
Düşmanına karşı koyan merdolur
Şahin kocasa da vermez avını
Aslı kurt yavrusu yine kurdolur
Arap atlar yağma oldu arada
Fitiller işliyor azgın yarada
Bana derler ne gezersin burada
Ölenece yüreğimde derdolur
Küheylânım yedim yedim yederler
Olanca malımı talan ederler
Heves güves yaptırdığım odalar
Korkarım ki düşman konar yurdolur
Dadaloğlu der ki göründü dağlar
Aşiret kavgasın görenler ağlar
Ben öldüğüme kayırmam beğler
Zalim düşman üstümüze merdolur
_______________________________________________________________
Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri
Kalktı göç eyledi Avşar elleri,
Ağır ağır giden eller bizimdir.
Arap atlar yakın eder ırağı,
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.
Belimizde kılıcımız Kirmani,
Taşı deler mızrağımın temreni.
Hakkımızda devlet etmiş fermanı,
Ferman padişahın,dağlar bizimdir.
Dadaloğlu'm birgün kavga kurulur,
Öter tüfek davlumbazlar vurulur.
Nice koçyiğitler yere serilir,
Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir
_______________________________________________________________
Sana Derim Hasan Kalesi
Sana derim Hasan Kalesi sana
Alt yanında döğüş oldu, yön oldu
Yiğit olan yiğit çıktı meydana
Koç yiğitler arap ata bin oldu.
Akşamki gördüğüm şu kara düşler
Hesaba gelmedi kesilen başlar
Eyerlen atımı küçük kardaşlar
Hünkâr tarafından bize gel oldu.
Akşamınan ikindinin arası
Aldı beni şu düşmanın yarası
Ecel geldi ölmemizin sırası
Ağladı el-oba gözü kan oldu,
Dadaloğlu'm der ki belim büküldü
Gözümün cevheri yere döküldü
Üç yüz atlı ile cenge çıkıldı
Yüzü geldi iki yüzü dön oldu
Dadaloğlu...
Merhabalar. Sizlerden yardım istiyorum. Türk Dilinin Yozlaşması üzerine çok uzun bir yazı yazdım Sakla kutusuna bastım fakat, çıkmadı. Aranıza katılıp ileti yazabilmek için ne yapmam gerekiyor. Buraya girmeyi çok istiyorum ama saatlerdir, nasıl aranıza katılabileceğimi çözebilmiş değilim. Sanırım yazdıklarım boşa gitti ya da başka bir yere saklandı bulamıyorum. Eğer bana yardımcı olursanız sevinirim.
Teşekkür ederim."
Denizsiz bir alemin ölü yosunu olmak
Giriftar flamalar surlarda
Kemanda pelikanlar var
Öleyim Beylerbeyi
Palamudu kovaladığı yalan Çingene Rıza nın
Sarıkanat kadar tutkuluyuz rakıya
Arzumuz limonata bardağından düşmüş
Dibi çay kokan ince belli keser mi bizi…
Ah ulan bir karpuz vakti yapsan çıkartmanı
Mangalın beşlik vaktinde
Senin de yağın cız etse
Salalım kürekleri denize
Dalgamız olsun
Yazımı anladığınızdan kuşkum yok, gayet avam dilinde. Avas olarak noksan olduğumdan ulvi düşümlerinize cevap yazamıyorum. Aşar beni çatal batmaz kaydırgaçlar.
Saygılar efendim.
Öğrenmenin yaşı yok, eserinden çok şeyler öğrenme dileğiyle.
Değerli Nida,
Çok çok teşekkür ederim; çok zor ve dolambaçlı okumalara iten yazınızı anladığımı biliyorsunuz (bütün yan anlamları ve sizdeki –geçmiş- yaşantıları ile diyorum, hem de “yorumlamadan” uzak.). Özellikle farklı (birer) dili kullanmamız beni umutlandırıyor. Çok kolay umutlanmakla birlikte çok zor umutsuzluğa kapılmak huyları, illa da aptallık veya kolaycı anlaşmacılık anlamında algılanmamalıdır, değil mi? Size hemen bir elimi uzatmak istiyorum:
Yıllardır beni (yazınsallığın oluşumu ve somutlaşması bağlamında) bir nokta düşündürüyor, bu konuyu sizinle görüşmek istiyorum, örnekler de vermek istiyorum, kimi noktada itici bir düzey ve oranda “teknik” düzleme bile girmek/düşmek istiyorum, aksi takdirde anlaşılmazlığın kendine yönelik kibir ve sevdasına saplanacağımdan korkuyorum.
Aristoteles (en başa dönmek gerekirse) yazılı sanat eserleri (diğer sanat etkinlikleri –lavta, resim vb. lerini sayıyor- gibi) ile ilgili en temel tanımında “taklit”tir (mimesis) diyor “poetica”sında. Şimdi bu “taklit” tanımı, yüzyıllardır kabul edilen bir “yasa” şeklinde geçerli kılınıyor (sadece Batı uygarlığında değil, hayır bu kültürel havzada da çok önemli Aristoteles alımlaması –özellikle İskenderiye sayesinde- söz konusu olmuştur). Taklit ise uzun yüzyıllar boyunca, “gerçekliğin” (algı yoluyla ulaşılan olgusal dünya anlamında) taklidi bağlamında algılanagelmiştir. Bu nedenle “figüratif” (şekilsel/görünümsel) bir anlayış hemen hemen tüm sanat etkinliğin özünü oluşturmuş (bu bağlamda çeşitli kuramcılar “olası bir dünyanın” kurgulayımından bahsetmiş; sanat eserinin alılmayıcısı tarafından “alımlanabilmesinin” koşulu olarak bunu ilke saymışlar); yani: olgusal gerçeklik bağlamında olası olmayan bir tasarımlama veya kurgulayım sanat eserinin dışında tutulmuş (genelde beceriksizlik, barbarlık vb. nitelemelerle); o halde: biçim konusunda hem gelenekçi hem ustalık vasıfları, sanatçı olmanın en temel nitelikleri olarak sayılmıştır (örneğin bir çiçeğin renginde olgusal gerçeklikle kıyasta “yanlışlık” varsa, bu bir tutarsızlık durumu olarak yargılanırdı vb.; şiir veya diğer yazınsal metinlerde de “tür”ler için geçerli kılınan temel ilkelerin biçimsel somutlaşmasındaki ustalık esas alınmaktaydı vs.). Şimdi anlamadığım ve yıllardır üstünde –boşuna- düşündüğüm şeye gelmek istiyorum: taklit kavramı, belli bir dönemde terk edildi (“Modernite” diye adlandırılan dönemin ilk ışıklarından itibaren); yerine “öznel yaratım” (“yaratım”ın kendisi kısacası) ilkesi yavaş yavaş yerleşti; özgünlük, yaratıcı deha, ilham vb. kavramlar “ustalık”, biçimsel uygunluk” gibi kavramların yerine geçmeye başladı. Bunları çok net olarak görebiliyorum özellikle son yüzyılın içindeki gelişmelere bakınca, ama: o zaman “sanatçı öznesi”, sanatsal ürünün önüne geçmiyor mu? Yani bir “olgusal bütün” olarak sanat eserinin bütün “sırrı” o kişinin öznel ve biyografik karanlıklarında gömülü kalmıyor mu? O vakit, onu, sanat eserini alılmamamdaki neden veya gerekçe çok rastlantısal veya keyfi olmuyor mu? Bunu anlamıyorum: herhangi bir belirlenmiş koşulda, yani: günümüz Türk edebiyatının koşulları (ve özellikleri) bütünü içinde kalmadan, kendime özgü salt beni bağlayan bir dille pekala şiir/roman/dram oluşturabilirim ve sonunda: bu bir (türk dili ve kültürü içinde) şiirdir diye iddia edebilirim. Bunun kabul görmeyeceğini siz de biliyorsunuz, zira “şiir olarak algılanan” şeyin bizim bu karmaşık ve belirsiz beğeni ortamında bile, belli ölçütleri ve özellikleri vardır; yani: öznel olmayan “kalıp”lar ve biçimselleşme/söylemselleştirme yasaları. Farazi olarak örnek vereyim:
“kum/
mor/
bulut/
gözler/
akşam uğultusu.”
şeklindeki biçimselleşme (metinselleşim), kimse tarafından (kolay kolay) şiir olarak algılanmaz, -ardındaki “yasallık” belirgin değil ya. Şiir olarak algılanması için belki de (yine farazi konuşuyorum):
“Kumun üstündeyim.
Mor düşler içinde.
Bulutlardan bakan gözler
Akşam uğultusu ile karışır” (gibi) bir biçimselleşme yönünde genişletildiği an, ha işte şiir (beğeniyorum beğenmiyorum’ların ötesinde diyorum) bu diyebilir insan. Ama neden? Hani: özgün yaratıcılık vardı? Hani gelenekçi kalıplardan (söylemsel ve biçimsel) mümkün mertebe uzak durarak gerçekliğin taklidine düşmeyen bir yapı olacak(tı)? İşte burada kafamın almadığı nokta pıhtılaşıveriyor: “özgür(n)lük” ile “yasallık” modern çağda, yani günümüzde nasıl bir arada duruyor; zira yukarıdaki örnekte (büsbütün “özgür”lükçü yönelimde olan) günümüzde de pekala “yasallıkların” işlediğini görebiliyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki: yukarıdaki birinci örnek için de “işte şiir” denilebilir bugün, -evet denilebilir, ama sadece ilk kez yapılması ile bunun orijinalliği (ardındaki biçimsel uyanıklık ilkesi) teslim edilir, -“bu bir şiirdir” tanımı bence çok sonraları –gelenekselleşmeden sonra- söz konusu olacaktır. Bu bakımdan “yasallıklar” bütünü içine sadece yeni bir özgürlükçü “tarz” eklenmiş olacaktır (yani yeni bir yasallık örneği katılmış olacaktır).
Bu forumda yazı olarak sunulan metinleri oluştururken, insanlar acaba hangi temel “güdüsel” ivme ile yola çıkıyor? Bu soru da, yukarıdaki tartışmanın çekirdeğinde gizlidir. Ondan bağımsız değildir. Yazılan metinlerin şu ya da bu denklem içinde alımlanması beklentisi içinde yazılmıyor mu? Hem şiir (roman/öykü vs.) olduğu tescil olsun, hem “özgün” ve “iyi” olduğu ortaya çıksın, değil mi? Bir şeyler söylenmeye çalışılıyor, ama direk değil, Türk dili ve Edebiyatı çerçevesinde (bu her ne ise!) geçerli olan söylemsel “normlar”a uyması koşulu sanki hep geçerli ve var. Burada bir çelişki yok mu sizce? İnsan bu durumda sadece “bakın ben şu tarz / söylemsel –biçimsel çerçeve içinde ne kadar gelişmiş durumdayım” diye bir ivme ile yola çıkabilir gibime geliyor. “Neyin paylaşımı” sorusu burada gündeme geliyor? Neye katkı yapılmalı sorusu yine burada önem kazanıyor?
Dilerdim ki, kimi (yazan) arkadaş, herhangi bir metnini oluştururken yaşadığı (olumlu / olumsuz), örneğin vezinsel düzeydeki bir sorununu dile getirsin, ya da imgesel düzeyde; o zaman bazı –dipte işleyen- yasaları anlamamız, bu keşmekeş bulanıklık ortamında yine de yol alabilmemiz olanaklı/olası olabilirdi belki. Mesela bir yerde (sanırım İmdat bunu yaptı), ortak şiir yazımı çerçevesinde, “-yor” şeklindeki eylem morfemlerinin şiiri hantallaştırdığını bulgulayıp bundan vazgeçilmesi önerisini getiriyor; bence mükemmel bir an, tam forumluk bir sorunsal kümesi! Böyle bir tartışma içinde kimi (belki çok güçlü bir şair damarı olan, ama bunun farkında olmayan) arkadaş o kadar yararlanabilir ki! Bunun katkısı kimse tarafından ölçülemez derecede büyük olabilir. O halde:
Taklit olmasa bile, başka içerikle doldurulmuş bir yasallık söz konusu mu değil mi sorusu öncelikle ele alınmalıdır; sonra bu –varsa, ki kanaatimce, olduğu, okurların tavırlarından anlaşılıyor- yasallığın nerede odaklandığı, hangi tanımlarla daha belirgin kılınabileceği konusunda derin bir (örneklemelerle desteklenmiş pekala) tartışma mutlaka gerekli. Tabii ki bu tartışma içinde “kişiselleşme” dürtüsüne de yenik düşebiliriz kimi an veya aşamalarda, ama önemli olan gözünü budaktan sonuç açısından ayırmamaktır. Biliyorum: ütopik bir beklenti veya önerme. Ama, eliniz vicdanınızda, söyleyin: ütopik olmayan şeylerde hangi ikna gücü vardır ki? İkna edicilik özelliği, bir şeyin ne denli ütopik olması ile doğrudan (artan) orantılıdır kanımca. Uyanık ve gerçekçi fikirlerin peşine düşeceği kadar uzun değildir insanın ömrü (bunu da bir tür nükte ve mizah olarak söylemiş olayım).
Sonunda işte somut önerim:
- “kıta” bilinci ile söylemsel amaç arasında bir ilgi/bağ var mı yeni şiirlerimizde? Yani genel anlamda: içerik ile biçim arasında bir yasal bağlantı söz konusu mu hala, yoksa, bu yasallık gerçekten de hiçbir işlevi ve anlamı olmayan bir şey mi günümüz şiirinde? Yukarıda kuramsal ve soyut tasarımladığım sorun ve anlaşılmazlık durumunu böyle teknik ve tekil bir soruda hissediyorum. Böyle bir soru üzerinde bilgi sahibi olmadan da, salt içten düşünerek insan tartışabilir, tartışmalıdır pekala.
Bu dilek ve niyetle sevgilerimi yolluyorum size.
Suyel
Not: elbette ki bir mektup ortamı değil, buradaki, ama bir kere böyle başladı örgü, böyle gitsin şimdilik diyerek kendi kendimi bölmemeyi daha uygun görüyorum...bir noktada -doğadır ya her şey- kopar başka örgülere dönüşür ilgi.