merhaba benim burda açmak istediğim konu bir alevi kızı ile sunni erkeğin neden evlenilmesine karşı çıkılmak istenmesi.ben 3 yıldır bir alevi kızı ile birlikteyim ve birbirimizi çok seviyoruz ama ailesi karşı çıkıyo belki karşı gelmelerin çeşitli sebebleri ve doğruları olabilir ama herkesi aynı kefeye koymak ne kadar doğru?alevilik kardeşlik,dostluk,özgür düşünce değilmi?bu sorun bence çok büyük bir problem. by aykut
şimdi şimdi sen kendi kendine bir mantık yürütmüş alevilik = kardeşlik gibi bi sonuca ulaşmışsın ve kızın ailesinin bu aile içi gibi evliliğe onay vermemesi çok doğal bence .. yuvarlak klişe sözler eee parayla saadet olmaz .. insanlaaar kardeştirleeeer. bi gardeeş bi gardeeeşii furuyoo ne diiiyee bunlar gerçekte üzerinde durulmadan aniden beyinde fışkırmış çiçeklenmiş özlü duygulu sözler olmakla birlikte pekte mantıklı değil bence .. hoş aşkta mantık aranmaz gönül ota çiçeğe her şeye konar ferman dinlemez gerçekten kız seni seviyo sende ondan hoşlanıyosan kızın ailesi mailesi bahane fasa fiso bence.. git kendisiyle konuş kız ailemden vazgeçemem sünnide olamam diyosa aliyi sevmek alevilikse sende islam dininin bi meshepten diğerine geçişe tanıdığı serbesti ile aleviliğe geç derim naaciz fikrimce.. nede olsa peygamberimizin damadı ilk halifelerden bi islam büyüğü .. alevilik hakkında uzun boylu düşünmedim sünni bi ebeveynden geliyor olmama karşın yirmi yaşlarına değin mezhebimin ne olduğunu bilmedim .. taakii asker ocağında ismini saymayım iç anadolu içre şah ismail dönemi ayaklanıp iç anadoluya yayılmış horasan kökenli asker arkadaşları ile tanışıncağa değin.. bunlar içinde bu sıfatı taşımakla birlikte kulaktan dolma bilgiyle sapık bi düşünceye saplanmış alinin bunlar adına tüm vakit namazlarını kıldığını iddia eden şarabın hak demi olduğunu vurgulayan cahil yığın güruhla karşılaşana dek gerçekten bilmezdim tek tavşan yemediklerini işitmişliğim vardı .. taaki askerden geldim nur içinde yatsın allah gaani ganii rahmet eylesin bu erzincan eşrafından alevi polat sezerle ( tiyatrocu şafak sezerin merhum babası) müşerref olana değin .. kendisi çok değerli bilgili bir insandı aleviliğin eski dönem siyasi bi ayaklanma olduğunu hacı bektaş velinin eline diline beline sahip ol gibi bi öğretisinin aleviliğin bektaşi ocağınca benimsendiğini baz alındığı temelde kimsenin gönlünü kırmamanın gerektiğini müslümanlığın kalbte olduğunu ibadetin gizli yapılması gerektiğini müslümanlığın sadece şekil değil muhtevadanda ibaret olduğunu dili döndüğünce anlattı .. kendisiyle uyuşmadığımız fikirlerim vardı elsiz dilsiz belsiz olmak kamil insan olmaya yetiyormuydu başkaca kulluğun gerektirdiği eylemler yapılması gerekmezmiydi .. bunlara hoş görü ile cevap verir bilgilendirir anadoluda türklüğe sahip çıkanın bu insanlar olduğunu belirtirdi.. yanlız anadoluda kalıntı ermeni yurttaşların can korkusuyla ismini cismini değiştirirken bir bölümünün islama olan bilgisizliği ile cankurtaran simidi aleviliğe geçtiğini vurguladı ( ki şu ünlü göğe çekilme ile örtüşen devenin başından tutup kendi tabutunu çekme hikayesi yada ne biliim hani mirac günü cebrail bir noktaya gelince burdan ileri geçsem yanarım sen şu yüzüğü al ilerde aslan var onun ağzına at aslan bir şey yapamaz geçersin hikayesi nitekim güyaa peygamberimiz böyle yapıyor ertesi gün beraberindekilere anlatınca hz ali yüzüğü cepten çıkarıp şırank diye masa üstüne vuruyo o yüzük bumuydu yaa resullullah diye ) netekim tanrının aslanı deyimi ordan gelüptür fakat her evde asılı suret ona itham edilen başında yemenisi felan neyse dağınık kalsın .. günlerce bu insanın evinin inşaasında çalıştım çok alçak gönüllü mütevaazi bir insandı .. içkisini içerdi ancak yaşantısıda yaşantısı çok softa kişilerde rastlamadığım sadelikte açıklıktaydı yardımseverdi.. kimseyi kapısından geri çevirmemeyi huy edinmişti .. şimdi uzun boylu onun hakkında anlatma isteme sebebiyle değil insanı insan yapan amillerin inançlarıyla ilgili olmadığına getirme için söylüyorum tamam bi yerde günah korkusuyla cehennem ateşi ile yanacağı korkusuyla bir insanın insanlıkdışı vahşii yönlerini baskı dolayısıyla kontrol altına alırsında esaasen değinmek istediğim nokta o ki aleviler içinde bazı genç kızlar var göz çevrelerini saçlarını kızıla boyamış tırnaklarını neyim kazakları çantaları etekleri herşeyi kızıl al rengle gezip kendilerini bişey olduk sanıyorlar halbuki hz ali bildiğim kadarıyla namazını kılıp orucun tutuyor aileside örtünüyordu .. bi sunnii ben sunniiyim diye sabah akşam propaganda yapmıyosa bi alevide ben aleviyim diye propaganda yapmamalı bence.. halbuki elimdeki yunus emre isimli dergiye bakıyorum. aynen şöyle yazmışlar '' efendim zekeriya beyaz hocamızda dile getirdiği gibi hz ali hz muhammedin (sav) defin işlemleriyle uğraşırken ömer kılıcını çekti ve bekiri halife ilan etti halbuki ilk halifelik alinin hakkıydı... falan fıstık'' işte ben buna karşıyım sabah akşam dost efem diye bi radyoda dost dost diye şarkı söyleyip haydar haydar demek sol bi partide örgütlenip yeminli gibi muhalefet etmek sağa sola alevilik olmamalı bence.. bi bakanlığı ele geçirip kadrolaşıp berikileri dışlayıp ayağını kaydırmak insanlıkla bağdaşır şey sayılmamalı bence.. kişi özde insan olma üst kimliği ile kendine bi aidiyat belirlemeli şapkasını önüne koyup insanı insan yapan amiller nelerdir diye sorgulamalı bence.. sevgili aykut kardeşim maksadım sunni dediler kız vermediler diyen senin muhatabın alevi aileyi yerme eleştirme değil şu inanç iyi şu kötü deme hakkım değil .. bence çok uzun boylu değilde şöyle az uz enine boyuna düşün kendi inancını sorgula hangisine yakın olduğun sonucunu elde et terazinin bi kefeye onu koy diğer kefeyede çıkar kalbindeki kıza karşı olan sevgiyi koy tart hangisi ağır gelirse seçimini ona göre yap derim kanımca bence.. daha yaşını başını belirtmemişsin belkide çok gençsin sevgi denen şeyin bi kanatlı kuş olduğunu farkedmekten acizsin .. ölürcesine taparcasına severken nice aşıkların sevgilerinin üstüne bi çadır bıranda çekmemelerinden bi şişenin içine koyup ağzına mantar tıpamamalarından yada ne bilim poşete koyup sıkı sıkıya ağzını iple bağlamadıklarından olsa gerek sevgi kuşunun pır diye günün birinde uçup gittiğini kendine daha yeni aşklar yeni sevgiler bulmakla ömür tükettiğini anlamaktan bi habersin bence.. hazır tutmuşken kuşu iyi bi kafese kapat kendinede iyi bi yaşlanmayı geciktirici çirkinleşme önüne geçici hap at bi kutu aynı bırakıcı sprey sık hiç sakat hasta beyaz saç çürük dişli kalma hep böyle kal sen hep esen kal ey halkım sevgiyle... sevgili günlük ben hiç büyümesem hep böyle kalsam olmazmıkinee
_________________
ya sev ya sev yada sev
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
1927 yilinda Diyarbakir’da dogdu, 2 Haziran 1991 tarihinde Ankara’da öldü. Ortaögrenimini Diyarbakir Lisesi’nde tamamladi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Cografya Fakültesi Felsefe Bölümü ögrencisi iken 1950’de Türk Ceza Yasasi’nin 141. maddesine aykiri davranmak saviyla, 1952’de gizli örgüt kurma saviyla iki kez tutuklandi, yargilandi ve 2 yil hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara’daki gazeteler ve dergilerde teknik islerle ugrasarak yasamini kazandi. Toplumcu gerçekçi siirimizin ustalarindandir. Yasadigi cografyanin duyarliligi ve halk kaynagindaki sesini hiç yitirmeden, lirik, epik ve koçaklama tarzini kusursuz bir kurguyla kullanarak, özgün, tutkulu, müthis ezgili çagdas siirler yazdi.
ANADOLU
Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?
Utanırım,
Utanırım fukaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak...
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?
Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun ?
Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?
Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.
Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?
_______________________________________________________________
UY HAVAR
Yangınlar,
Kahpe fakları,
Korku çığları
Ve irin selleri, aç yırtıcılar,
Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.
Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay!
Pusatsız, duldasız, üryan
Bir cana bir de başa
Seher vakti leylim -leylim
Cellat nişangahlar aynasındasın.
Oy sevmişim ben seni...
Üsküdardan bu yan lo kimin yurdu!
He canım...
Çiçekdağı kıtlık, kıran,
Gül açmaz, çağla dökmez.
Vurur alnım şakına
Vurur çakmaktaşı kayalarıyla
Küfrünü, Medetsiz, Munzur.
Şahmurat Suyu kan akar
Ve ben şairim.
Namus işçisiyim yani
Yürek işçisi.
Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,
Ne salkım bir bakış
Resmin çekeyim,
Ne kınsız bir rüzgar
Mısra dökeyim.
Oy sevmişem ben seni...
Ve sen daha demincek,
Yıllar da geçse demincek,
Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm,
Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim,
Yaran derine gitmiş,
Fitil tutmaz, bilirim.
Ama hesap dağlarladır,
Umut, dağlarla.
Düşün, uzay çağında bir ayağımız,
Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri
Düşün, olasılık, atom fiziği
Ve bizi biz eden amansız sevda,
Atıp bir kıyıya iki zamın
Yarının çocukları, gülleri için
Herbirinin ayvatüyü, çilleri için,
Koymuş postasını,
Görmüş restini.
He canım,
Sen getir üstünü.
Uy havar!
Muhammed, İsa aşkına,
Yattığın ranza aşkına,
Deeey, dağları un eder Ferhadın gürzü!
Benim de boş yanım hançer yalımı
Ve zulamda kan-ter içinde, asi,
He desem, koparacak dizginlerini
Yediveren gül kardeşi bir arzu
Oy sevmişem ben seni...
_______________________________________________________________
AY KARANLIK
Maviye/Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine/Rüzgarda asi,
Körsem/Senden gayrısına yoksam
Bozuksam/Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...
İtten aç/Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille/Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş
Etme gel,
Ay karanlık...
_______________________________________________________________
BU ZİNDAN, BU KIRGIN, BU CAN PAZARI
Gördüler
Yedi cihan,
İn, cin Kaf dağının ardındakiler,
Kıtlık da kıran da olsa
Gördüler analar neler doğurur
Aman aman hey...
Dünyalar vardır elvan,
Bir su damlasında, bir kıl ucunda,
Meyvalar vardır, meyvalar,
Ağacı, omcası yok,
Sana vurgun, sana dost.
Beride Kabil'in murdar baltası
Ve kan değirmenleri,
Kader kahpesi.
Beride borazancıları o puşt ölümün,
Hazır ırzını vermeğe
Yiğitler vuruldukça.
Timsah kısmı çünkü yavrusunu yer
Akarsu duruldukça.
Cadı, yalan hamurunu dağ - dağ yoğurur
Aman aman hey
Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı,
Macera değil.
Yaşamak, sade "yaşamak"
Yosun, solucan harcıdır.
Öyle açar ki murat.
Susuz, güneşsiz de kalsa, koparılsa da
Şavkı, bulut güllerinden daha bir suna,
Daha bir burcu - burcudur.
Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı
Macera değil
Sardığım toprağımın altın sabrıdır.
O sert, erkek hüznüdür lahza başında
Cıgara değil.
Ve sevgilim uykusunda bağrır
Aman aman hey...
Meltemin bir tadı, ustura ağzı
Biri, kız memesi, tılsım,
Yağmurun bir damlası süzülmüş küfür,
Bir damlası, aşk.
Senin uykuların hayın,
Düşlerin kardeş.
Duyar mısın, anlayıp sızlar mısın ki?
Gece, samanyollarında rüzgar çıkıncaya dek,
Mısralarım kardeş - kardeş çağırır
Aman Aman hey...
Serabın bir sonu vardır,
Ufkun, sıradağın sonu.
Uçarın, kaçarın bir sonu vardır
Senin sonun yok.
Mandaların, kavakların pazarı olur,
Senin pazarın olamaz.
Sensiz nar çatlamaz, bebek gııı demez.
Beni böyle şair, divane etmez,
Kızımın çatal göğsü.
Senin yüzün suyu hürmetinedir
Buğdalara, cevizlere yürüyen
Kara toprağın ak südü...
Bir bilsen kimlere tasa, kedersin,
Anlar mısın, şaşırıp ağlar mısın ki?
Bir bilsen kardeşlerim ne can çocuklar
Ve bilsen nasıl vurur beni bu duvar.
Akşam - akşam, kara sevdam ağarır
Aman, aman hey...
AHMED ARİF
Sevgili Dersaadet'in kendi şiirlerinin oluşumuna yönelik sözlerinde gözüme öncelikle ve ayrıcalıklı olarak "ham cam gibi" tanımı çarptı. Ben kendisinden kendisi aslında şiirini nasıl okur diye bir beklentiyle yazdığım metne, şiir(ler)inin oluşumlarındaki belirleyenleri belirterek yanıt vermiştir. Ben kendi beklentim bağlamında boş çıkmış olabilirim; fakat Dersaadet'in yanıtıyla birlikte gündeme gelen açıyı -oluşumsal kaynak ve belirleyenleri- çok ilgi çekici ve üstünde durmaya değer görüyorum. Tartışma daldan dala olmaya başlaması tehlikesine karşın yine de gereksiz ve anlamsız olmasa gerek. Fakat, bir şey, her bir sözden önce açıklığa da çıkarılmalıdır, o da şu:
Şairler çoğu zaman, kendi şiirleri ile ilgili tartışma/açıklama/değerlendirmelerde farklı bir açıdan bakıyor işe; şiiri ilgiyle okuyanlar farklı bir açıdan bakıyor; şimdi denilebilir ki, elbette ki şairin baktığı açı her zaman tartışmaya değer bir durumdur; okurun ilgisinin yöneldiği açı ve boyutlar ise, çok önemli ve birincil değildir. Gayet makul görünen bu savlama ve yaklaşım, esas ve gerçek tartışma içinde ama sürdürülemiyor, bir yerde tıkanıyor; okur da -hele hele samimi bir ilgiyle bakıyorsa şiire- kendi düşüncelerini (yorumlarını değil), tartışmaya değer gördüğü boyutları şairle paylaşmak ister, bu da onun doğal hakkıdır kanımca. Ama şairler, ebeveynelerin kendi çocuklarına olduğundan çok daha fazla bir duyarlılık ve "aşk"la metinlerine bağlı duruyorlar. SOrun da buradan kaynaklanıyor; o zaman ya şair yazdığı şiirle kalacak ve gerisi için susacak (belki de şunu söyleyerekÇ: şiirim zaten söylemek istediklerimi söylemiş durumda, daha ne konuşabilirim ki?") ya da "açıklamalar" ve tartışmalara kendi şiirine karşı mesafe kazanmış olarak katılacak.
Somut anlamda bakmak gerekirse, Dersaadet'in şiirinin oluşumuna dair söylediklerini ben -bir okur olarak- tabii ki hiçbir şekilde değerlendiremem, bu benim tasarffumunda olmayan bir şeydir sonuçta. Ama, ben o metin içinde şiiri okuma düzeyinde -olumsuz da olmayan- bir gariplik hissettim, farklı farklı okuma şekilleri olduğunu duyumsar gibi oldum, ama emin değilim; emin olmak için şair karşımda olduğuna göre- ona sormak icabına uydum. Okur olarak ilgim bu yönde yoğunlaştı; ki herhangi bir değerlendirme de henüz söz konusu olmadı bile.
Gelelim "ham cam gibi" ifadesine; bu tanım, insanın kendisine ve yaptığı işe dönük çok ciddi bir öz-sorgulamadan çıktığını (çıktığını!!) gösteriyor, öncelikle bunu belirtmek lazım. Yani: Dersaadet, ne yaptığını olduğu kadar ne yapmadığını da çok net biliyor olmalı ki, böyle -kanımca isabetli- bir tanımda bulunabiliyor. Zaten, böyle bir tanımla yola çıkan birinin, virgül veya noktalama gibi gereksiz ayrıntılara özenmesi de çelişkili bir duruma işaret ederdi; bu bakımdan Dersaadet kendi içinde son derece tutarlı ve ikna edici bir yol izliyor görüşündeyim. İşte yine aynı sorun noktasına varıyoruz böylece: okur ne yapmalı? Denilebilir ki gayet geniş bir kayıtsızlık duygusu ile: canım ne yaparsa yapsın bana ne! (Dersaadet'in böyle bir tutum sergilediğini öne sürmek istemiyorum, hayır, farazi söyledim bunu).
Bu soruyu Dersaadet'e sormuş olmak isterim, ama kendisinin böyle bir soru karşısında suskun kalmasını da saygıyla karşılarım; demek istediğim: o zaten ne yaptığını bildiğini göstermiş durumda, gerisi benim (yani okurun demek istiyorum) sorunum. O halde: sevgili Dersaadet, okur sizin metinleriniz karşısında nasıl bir tepki/etki boyutu içinde olmalıdır? Okurunuzun kimliği, özellikleri, profili nedir? Aklınızda "ideal okurunuz" var mı? Lütfen bu soruları çok sıkıcı ve lüzümsuz olarak görüyorsanız, böyle söyleyin veya hiçbir yanıt vermeyin, ben her halükarda yorumdan uzak bir şekilde saygı duyacağım. Ama merak da etmiyor değilim, -merakımı da bana çok görmeyin emi...
Suyel
Yalova Valisi Yusuf Erbay, bir ilköğretim okulunun öğrencilerine camide uygulamalı din dersi verdiği iddia edilen öğretmen hakkında soruşturma başlatıldığını bildirdi.
Vali Erbay, Yalova merkezde bir ilköğretim okulunun din dersi öğretmeni E.A'nın 5. sınıf öğrencilerini, Merkez Camii'ne götürüp, uygulamalı abdest alma ve namaz kılma dersi verdiği yönündeki iddiaları görüşmek üzere İl Milli Eğitim Müdür Vekili Şevki Genç ile toplantı yaptı.
Erbay, toplantının ardından yaptığı açıklamada, İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nün soruşturma açılması talebine onay verdiğini söyledi.
Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından konuyu ve çıkan haberleri araştırmak üzere müfettişler görevlendirildiğini belirten Erbay, "Biz de onay verdik. Müfettişler yapılanın, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ve mevzuata aykırı olup olmadığını araştıracaklar. Tabii ki biz de yasaları ve mevzuatı uygulamakla, uygulanmasını sağlamakla yükümlüyüz" dedi.
Erbay, din dersi öğretmeni E.A'nın görevden alınıp alınmayacağına ilişkin soruya "Müfettişler gerekli soruşturmayı yapacaklar. Yasalara ve mevzuata aykırı bir durum var ise gereği yapılacaktır" yanıtını verdi.
KAYNAK:internethaber.com
Yalova kaymakami meshurdu bir zamanlar; hatirlarsiniz. meshur bir soz vardir. Yalova il olununca, bu sefer de yalova valisi meshur olma yolunda galiba.
Sayin Valim; dersler teori ve uygulamali yapilir imkanlar dahilinde, yani nasil ki kimya dersi için laboratuar'a gidilirse, resim dersi için resim odasinda uygulama yapilirsa, muzik dersi için nasil derste piyano, gitar ve benzeri muzik aletleriyle uygulamali ders verilirse, modelaj dersinde nasil camurla uygulamali heykelcikler yapilirsa, din dersi için de, camide uygulamali ders verilmesi çok normaldir.
Eger bu mantaliteyle hareket ederseniz, muzik dersinde, ogrencilerine piyano calan ogretmeni de sikayet etmeniz gerekli degil mi, derste sazli sozlu cumbus yapiliyor diye...
matematik ogretmeni yada cografya ogretmeni olsa bunu yapan, hak verecegim ama.....
Bu haber insaallah uydurmadir. yoksa inanmasi guç, traji-komik bir olay, daha fazla yorum yapamiyacagim inanin nutkum tutuldu by prizma
yaani şimdi gerçektende.. milli güvenlik dersinde talebeyi aşka getirip allahu ekber nidaları eşliğinde küffar üzre sefere yürümeli ... tarih dersinde o tarihi yaşamalı ..her öğrencinin kimi 4.murat kimi baltacı olmalı.. turizm dersinde turistik yerlerimiz ziyaret edilip turistlerle şalşabalak denize girilip güneşlenmeli...
ben hep derim bizim başarısızlıklarımızın temelinde teori ve pratik arasındaki uzlaşmaz dengeyi sağlayamamamız yatar diye.. ne alaaka demeyin bakın yeminle söylüyorum daha sıcağı sıcağına geldim gidin araştırın sorup soruşturun erbile içme suyu sağlayan ifraz şantiyesinde hayatında elektirik konusunda bilgisi kablodan gelip ampulu yakardan ibaret olan ben fakir orda endüstri meslek lisesi mezunu motor elektirikden tut panocusu enstumancısı 4 yıllık bitirmiş nice alaylı gördüm nazaride hepsi ezbere sayyo fazı nötürü ama al götüre gelince o kadar mektepli alaylı taifesi 1 inçlik bi emt boruyu bük dediğinde kimi belim aağrıyo kimi yaa hoca ben bunu bükerimde şimdi tam 90 derece olmaz sen iyisimi bi gönye kap gelde beraber bükek deyince bu fakir yaa sabır deyip kalaylı taifesinden gelmenin hayatta uygulamalı olarak iş bitirmenin verdiği derin tecrübe anında boru bükme aygıtına abanıp 90lık dirseği eline verir o kadar alaylının ..gerçektende onu diyecem şereketül amelenin erbil hatıratı adı altında bi gün sanala aktarma imkanım olursa göreceksiniz koskoca idarii binayı belkide benim uygulama bilgim sayesinde bitirdiler o kadar alaylı taifesi 90lık dişli dirsek yokki kabloyu döndürüp şu köşeden geçirmeye diye günlerce işsiz güçsüz pineklerken - arkadaşlar bu dünya imtihan yeri içinizde evli olup çoluk çocuk besleyeniniz varsa onlara helal ekmek yedirmelisiniz şirket malzemeyi alıcak mazeret değil demokrasi çare rejimi emt boru çevresine şöyle birkaç tur kağıt bant sar normal dişli boru maşonunu çevresine geçir ondan sonra maşonu duvarda sabit tutarken dişli boruyu içinde çevirip montele al matkabı eline sekizlik ucla del deliğini at dübelini tak kelepçeyi .. çek kablonu hepsi bu diye ikna ede ede göbeğim çatladı yaağnii...
batıda çocuklara insan neslinin nasıl türediğinin okullarda anlatılması gerektiği yönünde ileri adımlar atılırken bizde maaalesef eğitim dediğimiz olay kurbağaların kandolaşım sistemlerine takılı kalmış olup büyük kalp kapakcığından gelen kirli kanın küçük kapakcıktan geçerek temizlendiği yolunda gerekirliliği tartışmalı müspet olmayan bilgiyi enjekte edip darwinin teoriyi sollayan post modern insandan maymuna dönmüş bi öğrenci ünversite kapısının arkasında eline diploma tutuşturulup hayata salıverilmekte..
şaayet düz lise bitirip ünversitedede işte biraz ondan az şundan değişik alanlardan farklı bilgi kırıntıları serpiştirilmişse ne alaa ama mesleki liselerden mezun olmuş olan şahsiyetlere bakıyorum da hepside birer moron mongoloitten ibaret .. ne bir yakın dönem cumhuriyet edebiyatından ne en ufak felsefeden mantıktan haberleri var.. hepsinin buluştuğu ortak payda yaa hoca bize verdikleri haftada yarım saat yabancı dil dersi bahanesi.. o kadar gerilerki bunu algılamaları için karşılarında benim gibi usta hatip olması gerekiyo yoksa çoğu farkında bile değil maalesef kendilerini dev aynasında görüyo .. izafiyet teorisi diye bi şey öğrenmişler ezberden ne anlamageldiğinden hepsi bi haber.. imam hatipliler arapçanın maziül muzarisinden hayatın siyah beyaz renklerden başka rengi olduğunu farkedemiyorlar...
haa şimdi kalkıpda yaa herşeyi uygulamalı anlatalım gidelim bilumum tıp talebesini toplayıp hastanelere götürüp ellerine birer neşter verelim uygulaya uygulaya öğrensin demiyorum .. hayatta bazı şeylerin maalesef okulu olmaz bakanlık yüksek okulu ayakkabı boyası parlatıcılığı meslek akademisi lafebeliği fakültesi gibi.. okul olmaz olamaz...
efendiler ey kutsal ötüken ormanı halkı
ilim dediğin kanatlanmış şahlanmış bi kavga atı beşikten mezara değin ilim öğrenmeli ilim okumalı .. bilgi içten gelerek elde edilmeli zorunlu ders adı altında dayattırılmamalı çocuğun bir eğitim yuvasında öğrendiği edindiği bilgiye yatkın olduğu alana kaydırılmalı ..bi diploma alınca yeter her şeyi öğrendim denilmemeli kişi kendini ileri zaman okul sonrasıda geliştirmeli beyni zinde tutmalı.. halk arasında işte ne biliim çok okudu en son kafayı yedi karısını kaynanasını kesti gibi safsatalara itibar edilmemeli bakın ben çok okudum bana hiç de bişii olmadı .. olmaz olamaz hah hah haaay...
günümüzde ise bilgi bi internet arama motoruyla saniyede elimiz altında olmasına rağmen biz modern dünyadan o kadar kopuk yaşıyoruzki onlar bir cep telefonunu bir televizyonu bir robotu makineyi bilgisayarı kafada tasarlayıp icad edip hayata geçirirken biz arıza yaptığında bile tamir edecek denli bilgiye vakıf değiliz ..ne çalışma sistemlerini biliriz nede nası oluyorda olduğunu saadece tüketiriz.. bilhassa rusyada oto tamirci çok ender görürsünüz hepside arabası bozulunca açar kapağı alet sandığını çıkarıp arızayı bulup tamir eder biz hemen çekici bulup basit arıza için sanayide filanca ustanın insafına bırakırız...ki onlar eskileri bir dönem gerçek sanat erbaabıydı çırak girip şamar tokat tekme ile işi öğrenmiş çekirdekten yetişöme bu insanlar hacı murata 450 beygirlik motoru takınca kaputu kesip büyütme gerektiğini bilir ona göre geniş teker takarlardı.. şimdi gittiğin yeni yetme babasının dükkana hazırdan konmuş -usta şu kapının şurda az ezik var doğrultamazmısın dediğinde -abi o kapı gitmiş yeni kapı takacaz diye yüksek meblağ istiyo bi pürmüzle tavlayıp çekiçle doğrultup macunlayıp boya atma bilgisinden yoksun embesil eyi yerede dükkan açmış olmuş olduğundan berikilerinden ondan farksızlığından mecbur toka ediyon parayı eline...
prizma bey biladerimin hakkı var bu mentalite bu kafa yarın öbürgün müzik dersinde davul çalan zurna çalan köçek oynatan müzik hocasınıda içerde düğün dernek kurup oğlan tarafından bahşiş toplayıp kendine nem ben gaç sayılı memur yasasına muhalefet edip memuriyeti dışı alanda ek gelir sağlıyo diye şikayetçi olması işten bile değil.. bu kafa ah bu mentaliteki yaarın en iyi niyetli hocanın bebe beliği toplayıp tabiat dersinde hayvanat bahçesine götürüp - bakın yavrularım işte hayvanlar alemi böyle yaşıyo şu gördüğünüz hayvanın adı aslandır bakın bakıcının ona attığı eti ( yaşlandığı için tekaayüte ayrılmış merkepleri kesip parçalayıp aslana attığı eti) yiyerek yaşıyo ne olmuş oluyo burda fikren aslan etcil bi hayvandır diyen zavallı iyi niyetli hocanın sürgünlerde sürüm sürüm sürünmesini ister bu mentalite ..
yarın müzük dersinde bebe beliği toplayıp konservatuara götürse motsartın kırkıncı senfoniyi bethovını rodrigonun gitar konçertoyu dinlettirse işte gençliği batı kulturuyle yoğuruyo misyoner faaliyette bulunuyo diye yeri göğü ayağa kaldırı o mentalite o kafa.. o için senin benim burda yırtınmamız boşa nafile .. bırakın deli desinler bırakın ne derlerse desinler her devir bu mentaliteye kafa tutan bi aklı selim çıkar bencileyin dünya dönüyosa bunlar sayesinde bu gün tc ayaktaysa böyle millet aşkı ile deli divane böyle örnek insanlarla vardır sevgiyle ey halkım...
Bahsi geçen şiir kendimi çok kötü hissettiğim bir anda, kendini çok kötü hisseden birisi için yazılmış ve şiir amacına ulaşmıştır. Bir hediyedir, o kişinin yanında olduğumu belirtmesi için yazıldı ve amacına ulaştı.
sizin okumanızda bir hata yok. Kalbimin imla bilgisi zayıf,virgülü eksik. Çünkü birden kurgulamadan ortaya çıkıyor şiirler.
Ham cam gibi. .Ağlamaklı bir haldeyken bir üfürük,bir ah..tık nefeslilik hali..tabi ortaya kuralsız bir eser çıkıyor.
Ama aynı benim kopyam.Eksiklerim ve düzensizliklerimle,anlaşılmayan hallerimle,beni karşısına alıp konuşarak,sorarak çözmek isteyen dostumun karşısında anlaşılmaz,biçimsiz duruşumla durduğum gibi bir kopya.
Gerçi şiirin sonunu güzel buluyorum.Bu da hayata dair bir umuttur değil mi? Sırf bana bu kadar benzediği için bu şiir,sonunun kısa ve güzel bir biçimde bitmesi gerçekten hoşuma gitti.
Değerlendirmeniz için teşekkür ederim.
Saygılar
Dersaadet
Lethe’nin getirdikleri
Sayın Kenan Şahin’in özeni, duyarlılığı ve titiz dikkatine çok şey borçluyuz. Kendisi Baudelaire’in “Lethe” adlı şiirini Fransızca aslı ile –ve tuhaf bir isabetle- İngilizce çevirisi ile sundu bizlere. Şiir göz önünde. Ve görüldüğü gibi, modern şiirin ilk kaşifleri arasında dar limanlarda eski gemileri yakıp bilinmezliklere yelken açan Baudelaire’in (sanırım Lamartine ve Theofille Gautier’ye esinlenerek/özenerek) Lehte şiirinde hem bu (Lethe nehri ile doğal olarak çağrışan/doğan) imgesel manjetik alanla ilgili hem de çağının söylemlerine bağlı kalarak davrandığı ortaya çıkıyor. Kenan Şahin Beyefendiye bu güzel katkısı ve anımsatması için hepimizin sonsuz teşekkür etmesi gerekir. “Unutmanın nehri” diye bilinen “Lethe” ile doğal olarak bağlantılanan “tema” ve “duygulanımlar” Demet’in şiirinde olduğu gibi burada da yine apaçık ortaya çıkmakta. Bu arada ilk değerlendirme yazısında –aslında bende daha çok uzak bir gönderme olarak çağrışan- Hamlet bağıntısı, Baudelaire’de o kadar yakın ve bariz ki, insan ister istemez (Baudelaire’deki!!) “çeviri” hissine kapılıyor; hafızadan alıntılıyorum:
…to die…to die…may be to sleep…
And per chance dreams may come…… (to die/to sleep/to dream bağıntısı önemli! Şu anda sadece hafızadan alıntıladım; yakında bu monoloğun tümünü –kütüphanemi bir düzenleyip toparlayayım!- sunarım burada!)
Vs…
(Hamlet, 3.Perde, sahne 2 –galiba- veya üç)
Je veux dormir! dormir plutôt que vivre!
Dans un sommeil aussi doux que la mort,
(Baudelaire; Lehte)
İlk değerlendirme yazımda Lethe ile ilgili –aslında doğal olarak- çağrışan “unutma” uyuma, ölüm, hafıza vs. gibi imgesel kümelenişlere atıfta bulunmuştum. Demek ki, isabet varmış.
Ayrıca başka bir isabet: Demet’in şiirinin –Baudelaire’inkinin yanında dururken- ne denli çeviri olmadığı; hatta özgünlüğe sahip nitelikte olduğu gerçeği. Bir tuhaf nokta, burada Baudelaire’in şiirindeki “lirik ben”in aslında neye seslendiğinin, pek belli olmayışıdır (en azından ben ilk bakışta lirik ben’in muhatabını çıkaramıyorum), daha doğrusu Lethe nehrini “figüratif” (canlı bir kimlik olarak) algılamaya yakın durmasıdır. Demet’in şiirinde ise, Lethe nehrine bir yaklaşma, yönelme, kıyısına doğru bir “ağma” belirginleşmekte; yani “mekansallık” olarak karşımıza çıkıyor; örneğin şiirin son mısrağı: “Ölümlü gezim son bulsun” vb.); çok farklı ve ayrı bir imge denklemi söz konusu kısacası. Doğrusu: çok şaşırtıcı, çok.
Bir başka atıf veya bağlantı, Baudelaire’in bu “antikleştirici” imgeleminin kendisinden sonra –özellikle izinde giden- Mallarme tarafından da devralınmasıdır. Mallarme’de de bu kadar açık ve “explicit” olmasa bile gizli ve okunaklı bir “unutma” ve bilincin arınması yönünde bir hasret duyulur sıkça (örneğin L’Eventail de Mme Mallarmee - Madame Mallarme’nin Yelpazesi- adlı şiirinde bu söz konusu; ya da “Azur” –mavi hayal- adlı şiirde). Aslında çok tuhaf bir “çeviri” durumuyla karşı karşıyayız: Baudelaire Fransız Edebiyatına Edgar Allen Poe’yu kazandıran çevirmen ve sanatçı iken, İngiliz öğretmeni olan Mallarme de gençliğinde uzunca Londra’da yaşamış, Keates, Shakespeare vb. şairleri kendi dillerinde okumuş bir şairdir. Hamlet bağıntısı buradan ileri geldiği, açıktır, çeşitili metinler-arasılık olgusunu inceleyen makalelerde de kanıtlanmıştır. (belki de Keates’in eserlerinde kurcalanırsa, Lethe bağıntısı ve imgelem konusundaki yakınlık ve akrabalık daha da belirginleşebilmektedir. İncelemek lazım).
Kısacası: Kenan Şahin’in büyük bir dikkatle sunduğu Lethe şiiri, bize bu konuda –son günlerde gereksiz yere ve işlevsiz bir nedenle girilen tartışma güzergahından çıkma fırsatı ile birlikte- çok yararlı ve daha özsel bir tartışma vesilesi olmaktadır. Bunun için kendisine teşekkür edilmesi gerekir. Ayrıca şu noktayı bir kez daha vurgulamak istiyorum: Demet Demirhan’ın şiirinin –ilk değerlendirme yazısında belirtmeye çalıştığım gibi- bütün bu geniş plan edebiyat tarihi ve geleneğinin içinde yer alması, buna rağmen özgünlüğünü ve sahiciliğini koruyabilmiş olması, dolayısıyla çeviri olma durumu bu kadar yakınken, yine de çeviriye “sazan” gibi girişilmemesidir; bunda çok önemli bir işaret gizlidir; bu işareti salt Demet Demirhan’la da sınırlı tutmak belki yanlış olur, daha geniş açıdan bakıldığında, Edebiyat’ın kültürler-ötesi ve zamanlar-üstü bir ortak dili ve bakışı temsil ettiğini kanıtlamaktadır böylesi şaşırtıcı durum. O bakımdan da tartışmaya değer; o bakımdan da –beğendim/beğenmedim, çeviri – çeviri değil gibi- üretkenliği hiçbir şekilde ilgilendirmeyen boyutlardan uzak bir tartışma ortamına sevketmektedir.
Suyel
Şiir ve çevirileri dörtlükler halindedir. Foruma alırken kıta arası boşluklar silinmiş, kusura bakmayın. Ayırca aceleden "orijinal" yerine "orjinal" ve "İngilizce" yerine "İngilice" gibi yazım yanlışları yapmışım. Epey bir görüntü kirliliği söz konusu, anlayacağınız.
Özürlerimle...
Sırf bilgi amaçlı İngilizce'den basit çevirisini yapacaktım, ama inanın vaktim çok dar. Dil bilen arkadaşlar açısından orjinalini ve iki İngilice çeviri yorumunu buraya alıyorum....
Le Léthé
Viens sur mon coeur, âme cruelle et sourde,
Tigre adoré, monstre aux airs indolents;
Je veux longtemps plonger mes doigts tremblants
Dans l'épaisseur de ta crinière lourde;
Dans tes jupons remplis de ton parfum
Ensevelir ma tête endolorie,
Et respirer, comme une fleur flétrie,
Le doux relent de mon amour défunt.
Je veux dormir! dormir plutôt que vivre!
Dans un sommeil aussi doux que la mort,
J'étalerai mes baisers sans remords
Sur ton beau corps poli comme le cuivre.
Pour engloutir mes sanglots apaisés
Rien ne me vaut l'abîme de ta couche;
L'oubli puissant habite sur ta bouche,
Et le Léthé coule dans tes baisers.
À mon destin, désormais mon délice,
J'obéirai comme un prédestiné;
Martyr docile, innocent condamné,
Dont la ferveur attise le supplice,
Je sucerai, pour noyer ma rancoeur,
Le népenthès et la bonne ciguë
Aux bouts charmants de cette gorge aiguë
Qui n'a jamais emprisonné de coeur.
— Charles Baudelaire
Lethe
Come, lie upon my breast, cruel, insensitive soul,
Adored tigress, monster with the indolent air;
I want to plunge trembling fingers for a long time
In the thickness of your heavy mane,
To bury my head, full of pain
In your skirts redolent of your perfume,
To inhale, as from a withered flower,
The moldy sweetness of my defunct love.
I wish to sleep! to sleep rather than live!
In a slumber doubtful as death,
I shall remorselessly cover with my kisses
Your lovely body polished like copper.
To bury my subdued sobbing
Nothing equals the abyss of your bed,
Potent oblivion dwells upon your lips
And Lethe flows in your kisses.
My fate, hereafter my delight,
I'll obey like one predestined;
Docile martyr, innocent man condemned,
Whose fervor aggravates the punishment.
I shall suck, to drown my rancor,
Nepenthe and the good hemlock
From the charming tips of those pointed breasts
That have never guarded a heart.
— William Aggeler, The Flowers of Evil (Fresno, CA: Academy Library Guild, 1954)
Lethe
Rest on my heart, deaf, cruel soul, adored
Tigress, and monster with the lazy air.
I long, in the black jungles of your hair,
To force each finger thrilling like a sword:
Within wide skirts, filled with your scent, to hide
My bruised and battered forehead hour by hour,
And breathe, like dampness from a withered flower,
The pleasant mildew of a love that died.
Rather than live, I wish to sleep, alas!
Lulled in a slumber soft and dark as death,
In ruthless kisses lavishing my breath
Upon your body smooth as burnished brass.
To swallow up my sorrows in eclipse,
Nothing can match your couch's deep abysses;
The stream of Lethe issues from your kisses
And powerful oblivion from your lips.
Like a predestined victim I submit:
My doom, to me, henceforth, is my delight,
A willing martyr in my own despite
Whose fervour fans the faggots it has lit.
To drown my rancour and to heal its smart,
Nepenthe and sweet hemlock, peace and rest,
I'll drink from the twin summits of a breast
That never lodged the semblance of a heart.
— Roy Campbell, Poems of Baudelaire (New York: Pantheon Books, 1952)
Aşağıdaki metin üzerinde yoğunlaşan bir ilgi, nedendir bilmiyorum, öncelikle ritimsel bir şaşkınlık veya anlama çabası içine giriyor; üç defa okudum; metin şu:
sıra sıra dağları saran bulut olsam
yokluğunun soğuğu kar diye yağdırsa gözyaşımı
yüksek tepelerinden omzunun eteğine kadar
örtsem seni gitmeden,gidersem susuzluğun
bahara açacak çiçeğine, goncana derman olsam
ismimi söylediğinde çığ gibi aksam yanına
titretsin dağları tepelerden kopan telaşım
yanına yığılsın tüm mutluluğum,
sellerim sürüklesin hüzün çamurunu
ve sen bahara uyansan
eriyip gitsem goncaları açan
o üşüyen dudaklarında
(Dersaadet)
...ve her seferinde farklı bir metin okuduğum hissine kapıldım. Bir olasılık bu benim kişisel okuma durumum veya anlayışımla ilgili olabilir; buna aslında inanmak istemiyorum, ama bir olasılık böyledir kuşkusunu da taşımıyor değilim. Bu, olayın şaşırtıcı tarafı, beni şaşkınlığa iten boyutu. Belki -işte metni üçüncü okuyuştan sonra vardığım geçici sonuç bu!- belki yazarın kendi okumasını bilsem, yani kendi intonasyon ve ritimsel tercihlerini "duysam", daha güvenilir bir çözüm bulabilirim. Eğer bu salt benimle igili değilse -ki böyle varsayıyorum, umuyorum- daha çok metnin kendine göre yapısı ile ilgili bir durumsa, o zaman tartışmaya değer bir ortamla karşı karşıya kalınmış olur.
Bir keresinde Dersaadet başka bir bağlamda kendisinin kendi Türkçesi konusundaki (olumsuz veya yetersizlik yönündeki) yargısını belirtmişti. O sözlerinde samimiyet görmüştüm, yani, bunu sadece laf olsun diye veya ironik bir boyutta söylediğini düşünmemiştim. Şimdi bu metni okurken Dersaadet'in o öz-yargısını anımsadım. Acaba metnin ritimsel "çok-yönlülüğü" veya "açıklığı" bu "Türkçe'ye hakim olamamak"la mı ilintili, daha doğrusu "Türkçe'ye farklı ve doğal konuşucu olmayan bir eksen veya kanaldan yaklaşıldığı" gerçeği ile mi ilgili bilemiyorum. Tek bildiğim: dil ritimsel birimler (sözdizimsel ve mısra-biçimsel yapı oluşturucu etmenler) burada farklı bir denklemle ele alınmış (somut örnekler sayısızca sunulabilir, ama şu anda en bariz ve ilk görüleni sunmakla yetinmek istiyorum: İkinci kıtanın ilk iki mısrağındaki söylem (dilek kipi odaklı sözdizim: aksam vs.). aynı kıtanın üçüncü mısrağından sonra başlayan gizli emir kipi -titresin, yığılsın...- ) söylemine birden geçiyor; burada da bir tür kilitlenme hissi doğuyor...dediğim gibi örnekler daha ince boyutlara kadar çoğaltılabilir).
Şiiri okurken en ilginç yan da şu: göreceli olarak değişen okumalara göre metnin içeriğinin de değişmeye yüz tuttuğunu insan iddia edebilir. Ama, böyle bir iddia, sanırım, metni oluşturan kişi, yani Dersaadet, konuyla ilgili kısa bir açıklama yapmadan pek anlamlı ve doğru görünmüyor.
Bu, biçim ile içerik arasındaki ilişikinin ne olabileceği yönünde bir tartışmaya sevkedeceği umuduyla
sevgiler
Suyel
Not: belki de sorun sadece imla kullanımı ile de ilgili olabilir; yani bazı yerlerde virgül var, bazı -çok sayıda- yerde ise yok; belki de bu kafa karıştırıyor.
İmdat... " bey " değil
izedebiyat sayfasını açınca en alt kısım da " sahne arkası " var oraya tıkla ve açılan sayfa da " yeni sayfa kur " butonu var...
Ondan sonrası da sana kalmış...
İmdat bey teşekkür ederim. Fakat yazarlığa nasıl kayıt olacağımı bilmiyorum. Bir şekilde bulurum herhalde.İlginiz için teşekkürler...
[[B]]İrtibat Tel= [[U]]0537 853 35 44[[/U]]
E-mail=[[U]]kendingibi@hotmail.com[[/U]]
[[B]]Arkadaşlar Lösemili çocuklar yararına şiir kitabı çıkmıştır.Gelirlerinin tamamı lösemili yavrucakların tedavisinde kullanılacaktır.
Çok cazip bir fiyata satışını yapıyoruz.
Kitap fiyatı+posta ücreti:9 YTL
[[U]] Bize destek verin!Bİr lösemili yavrunun daha kurtulmasına yardımcı olun[[/U]]
Bunu beğendiğinizi görüyorum demek ki iyi yoldayım .. Eleştirileriniz için teşekkürler sevgili nida ... Diğerlerini beğenmediyseniz sizden ricam o değerli yorumlarınız kendinize saklamanız... Kapasitemi değerlendirmek için kendinizi ve parmaklarınızı yormayın ... Forumları da bir zahmet bu konuyla ilgili meşgul etmeyin artık.. Nasıl olsa çeviri diye yargıladığınız Lethe'den Dileğim isimli şiirimi şahsi görüşlerinizle yargıladığınızı kanıtladınız ... :)
Çok teşekkürler.
BU konu tarafımdan kapatılmıştır... Sözü olan bir zahmet İzedebiyat'tan özel yolla bana ulaşsın.
Nida,
Sizin kişisel olarak “kötü” (diyerek) veya iyi diye (??) nitelendirdiğiniz şiirlerin beğenisi için (parantezli veya parantezsiz anlaşılma kaygısı içinde) insanları ikna etmeniz gerekirken, içi doldurulmamış kişi-odaklı yaklaşımlarınız sayesinde insanları en sonunda şöyle diyecek bir noktaya getirebilirsiniz: “Nida kötü buldu, demek ki iyi bir şiir; Nida iyi buldu demek ki okumaya değmez.” Bunu amaçlıyorsanız eğer, iyi yoldasınız. Zira bazı insanların övgüsü değil, sövgüsü asıl bir latife olur insana. Böyle bir duruma düşmenizi ben şahsen istemem.
Ekabir sözcüğünü anlamadım; keşke sizde de anlaşılma kaygısı olsaydı. Belki o zaman hedefinize daha kolay ulaşabilirdiniz. Yine de: zaman sizden daha zeki bir kılavuzdur.
Suyel
Not: eski parantezlerimden kalma bir “çeviri”: “iyi veya kötü şiir yoktur; şiir vardır bir de şiir olmayan şeyler vardır.” (sanırım size yazdığım bir açıklamada geçiyordu; tamamıyla kendimi bağlıyor; ikna etmeye yönelik sav değil, salt anlaşılma/tartışma/derinleşme kaygısı) tebrikler: okuma kültürünüz ile yazma kültürünüz birbirinden hiç sapmıyor. Bu bakımdan size (okumayacağınız) öğüdüm: iyi ve değerli bulduğunuz şeylere yöneltin o değerli yargılarınızı, kötü şeylere değil,- size bu öğüdümle eşlik etmeye özen gösteririm bundan sonra...bunları da sizin dilinize çevirmem gerekir mi? Sanırım, gerek yok (anlama çabası olan yerde çeviri devreye girer.) Sizin anlayacağınız: bir gönderme/sataşma metni hariç, okumaya değer bulduğum bir metninize (şiir/roman/öykü vs.) bir değerlendirme yapmışım gibi davranmayın; metinlerinize hiç (tek bir sözcük) lafım olmadı, yok, olmaz da, olamaz. (nokta) İçiniz rahat olsun. (nokta) Okuyun: nokta. (bakın ne güzel: parantezsiz de anlaşılıyormuşum; Allah sizden razı olsun…beni kaygılarımdan kurtardınız…)