"Yazarın hayatı, kelimelerin kölesi olmaktır; en azından, bir sonraki cümleyi bulana dek." – Ursula K. Le Guin"

?

???

July 2026 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

?
Esin Perisi
Yaratıcı Yazarlık
Düşüncelerinize katılıyorum. Herşeyi de esin perilerinin insafına bırakıp gitmek olmaz. Sonra sizin de dediğiniz gibi gaz verip giderlerse biz ne yaparız? :) Esin perilerinin yardımı olmadan da olmaz ama... mesela hayal ettiklerimizi aktarma sürecindeki düşünüşü süreçlere ayırırsak; ilk süreç irrasyonel ve bilinçdışıdır, ikinci ise günlük yaşamdaki mantığa oturtulmuş rasyonel düşünme sürecimizdir, üçüncü ise bu iki sürecin büyüsel birleşimidir ( majik sentez), yaratım sürecidir. İşte bizim esin perilerimizin devreye girmesi gereken yer; üçüncü süreç kanımca. Bu durumda biraz benim, biraz sizin dediğinize varıp ortak bir yolda birleşiyor düşüncelerimiz sanırım, o da şudur ki; düşünceleri aktarım sırasında belli bir mantık çerçevesinde sınırlandırmak zorunda olsakda, yapıt içerik olarak içgüdüsel, bilinçdışı ve farklı kaynaklardan yararlanılması (esin perilerimiz olabilir) gereken bir yaratıcılık süreci barındırmalıdır. Bilemiyorum sizce de konuştuklarımızı bu şekilde konsantre edip bir paragrafta özetlemek doğru oldu mu?
?
Esin Perisi
Yaratıcı Yazarlık
Yazılarınızı okudum, özellikle beğendiğim düşünceleriniz....
?
Öneriler
Kitap Dünyası
Değerli arkadaşlar, aşağıdaki bu metin bir dostum tarafından henüz yayımlanmamış bir çevirisidir. Metkup 1903 tarihinde Hugo von Hofmansthal adlı bir Avusturyalı yazar tarafından kurgusal düzeyde ele alınmıştır. Kurgunun geçtiği zaman ve şahıslar metkupta belirtilmiş; mektup dili (çeviri dili de) o döneme adapte edilip uyarlanmıştır; dilin yüzeyinde takılı kalmamak gerekir; dipteki fikir ve görüşler son derece çağcıl ve günümüz sorunlarla sarmalanmıştır. Mektubun buradaki sunuluş nedeni: modern sanat ve edebiyat ile bu modern sanatın sınırları ve ötesi nedir sorusuyla belirginleşebilir. Her türlü -ciddi!- tartışma yönelimi burada bizi ileri götürecektir kuşkusuz. Bu sitede yayınlanan metinler olsun, görüşler ve fikirler olsun, aslında birçoğu buradaki fikirlerle bir tür akrabalık içinde olduğu -en azından benim görüşüme göre- açıktır. Bunları ortaya çıkarmak gerekir; ama ben belirleyici ve yönlendirici olmadan hemen susup genç Lord Chandos'un sesine bırakayım işi... suyel BİR MEKTUP Bu, Earl of Bath'ın küçük oğlu Philipp Lord Chandos'un, sonradan Verulam Lordu, ayrıca St. Albans Kontu olan Francis Bacon'a, ondan, edebiyat çalışmalarını büsbütün kestiğinden ötürü özür dilemek için yazdığı mektuptur. İki yıllık suskunluğumu görmezden gelirmiş gibi bir tarzla bana yazmanız, bir lütûftur, yüce, değerli dostum. Hayatın tehlikesinden haberdar, fakat yine de cesaretleri kırılmamış, büyük insanların ancak hükmettiği bir anlayışla, hakkımdaki merakınıza olsun, size göre içinde bulunuyor göründüğüm zihinsel donukluğumu garipsemenize olsun, bir hafifliğin ve de şakanın havasını katıyor olmanız ise, lütuftan da öte bir şeydir. Mektubunuzun sonuna Hippokrat'ın şu sözlerini ekliyor: «Qui gravi morbo correpti dolores non sentiunt, iis mens aegrotat.» ve benim, sadece rahatsızlığımı yenmek için değil, daha ziyade duyumu iç dünyamın bu garipliği bağlamında keskinleştirecek bir ilaca ihtiyacım olduğunu belirtiyorsunuz. Size, üzerimdeki hakkınız nasıl gerektiriyorsa, o şekilde cevap vermek, kendimi tümüyle açmak istiyorum, ama, kendimi buna nasıl ayarlamam gerekir, bilmiyorum. Değerli mektubunuzun hitap ettiği kişiyle aynı mıyım hâlâ, onu bile tam bilmiyorum; on dokuzunda iken, o «Yeni Paris»i, o «Daphne'nin Düşü»nü, o «Epithâlâmium»u, semavi bir kraliçenin, bir de bazı, epey anlayışlı Lord ile Bayların hâlâ hatırlama iyiliğini gösterdiği, ve sözlerinin parıltısı altında coşarak akan o çoban oyunlarını yazmış ben, şu an yirmi altı yaşındaki ben miyim acaba? Ve yine şimdiki ben miyim, yirmi üç yaşında, Venedik'teki büyük meydanın taşlı geçitleri altındayken, kendi içinde, Romalı dönemlerin zihinsel temeli ve yapısını, evet, kendisini Palladio'nun ve Sansovin'in denizden sıyrılmış binalarına kıyasla çok daha fazla coşturduğu o iç yapısını bulan? Ve benim, eğer aynı kişi isem ben, en yoğun düşünme gücümün bu doğumundaki bütün iz ve yaralarını, şu anlaşılmaz benliğimin derinliklerinde büsbütün kaybetmiş olmam, nasıl mümkündü, -o kadar kökten kaybetmişim ki her zerrecik izi, önümde duran mektubunuzda o küçük makalenin adı bile şimdi garip ve soğuk soğuk bakıyor yüzüme, -evet, onu bir araya getirilmiş sözlerin aşina görüntüsü olarak algılamaktan ziyade, sanki bu Latince kelimeler, bu birleşimde ilk kez gözümün önüne geliyormuş da, her sözcüğü ancak ayrı ayrı anlayabildim. Ancak, tabii ki, bu, benim, ve sadece söz oyunu vardır bu sorularda, -kadınların ya da, -bilirsiniz!- nesnelerin özüne gerçi girmekte hep aciz, fakat günümüzde önemi büyütülen güç araçları bol olan adilerin katında yararlı olabilecek bir söz sanatıdır bu. Ancak, kendi içimi Size açmalıyım; bir tuhaflık, bir nezaketsizlik, ne isterseniz, zihnimin bir hastalığı deyin buna, köprüsüz bir uçurumun beni sözde önümdekilerden olduğu kadar geride kalan ve, -o kadar yabancıdır bana- kendimin diye nitelemekten çekindiğim Edebiyat çalışmalarından aynı derecede soyutladığını anlamanızı yeter ki sağlasın. Bilmiyorum, güzel coşkunun birlikte geçirdiğimiz günlerinde taşıdığım çeşitli küçük planları bana tekrar hatırlattığınızda, Sizin iyi niyetinizin tutarlılığına mı daha fazla, yoksa hafızanızın inanılmaz keskinliğine mi hayran kalayım. Gerçekten, rahmetli şanlı büyüğümüzün, Sekizinci Henry'nin ilk iktidar yıllarını tasvir etmek istiyordum! Büyükbabamın, Exeter Dükü’nün geride bıraktığı, Fransa ve Portekiz ile yaptığı müzakerelere dair notlar, bir bakıma bunun için temel oluşturuyordu. Ve Sallust'tan da o mutlu, canlı günlerde sanki hiç tıkanmamış yollardan gibi, yüreğimin içine biçimin bilgisi akıyordu, -o derin, gerçek ve ancak retorik ve suni hamlelerdeki boyutun ötesinde sezilebilen iç-biçimin; hakkında, maddi olanı düzenlediğini söylemenin artık olanaksız olduğu, zira onu içten doldurup aşar, ortadan kaldırır ve aynı anda Edebiyat ve Hakikat yaratır, ebedi güçlerin karşılıklı oyunu, -bir şey, müzik ve cebir kadar muhteşem. Bu, benim en sevdiğim planımdı. İnsan nedir ki, plan yapıp durur! Başka planlarla da oynuyordum. İyi niyetli mektubunuz bunları da gün ışığına sızdırır. Her biri kanımın bir damlasıyla süzdürülmüş olarak, önümde hüzünlü sinekler misali, mutlu günlerdeki berrak güneşin artık üstüne düşmediği karanlık bir duvarda dans eder. Eskilerin bize emanet olarak bıraktığı, ressam ve heykeltıraşların ise sonsuz ve düşüncesiz bir zevk aldığı masal ve efsanevi hikayelerini; soluğunu sanki bazen bir tülün arkasında gibi duyduğumu sandığım esrarlı, tükenmez bir bilgeliğin hiroglifleri olarak çözmek istiyordum. Bu planı anımsıyorum. Temeline bilmem ne türde duyarlı ve zihnî bir haz katışıktı: Kovalanan geyik suya misali, ben de bu çıplak, parlayan bedenlere hasret duyuyordum, bu Siren ve Dryadlar’a, bu Narzissus'a ve Proteus'a, Perseus ve Akäona'a: İçlerinde kaybolup içlerinden dışarı sayısız dillerle konuşmak istiyordum. İstiyordum. Başka bir sürü şey istiyordum. «Apophtegmata» adında bir derleme kitabı hazırlamayı düşünüyordum, hani Julius Caesar'ın yaptığı türden var ya: Cicero'nun, bir mektubunda bundan söz ettiğini anımsarsınız. Burada, zamanımızın bilgili adamları ve esprili kadınlarıyla alış verişlerimde, veya seyahatlerimde karşılaştığım, halkın içinden özel kişiler veya terbiye sahibi ve namlı şahıslardan derlemeye muvaffak olabileceğim en tuhaf sözleri yan yana getirmeyi tasarlıyordum; eskilerin ve İtalyanların eserlerinden güzel söz ve düşünceleri, ve daha başka, kitaplardan olsun, el yazma ve sohbetlerden olsun, karşıma çıkan her şeyden edindiklerimi, bununla birleştirmek istiyordum; sonra özellikle güzel bayram ve törenlerin düzeni, tuhaf kanunsuzluklar ve cinnet vâkaları, Hollanda, Fransa ve İtalya'daki en büyük ve olağandışı binaların tasvirini ve daha başka birçok şey. Bütün eserse, «Nosce te ipsum» (kendini bil) adını alacaktı. Sözü kısa tutmak gerekirse: O zamanlar, bir tür sürekli sarhoşluk içindeyken, bana tüm varoluş bir bütün olarak görünüyordu: Zihinsel ile bedensel dünya benim için bir karşıtlık oluşturmuyor gibiydi; aynı şekilde kırali ile hayvani düzen, sanat ile sanatdışılık, yalnızlık ile toplum; her şeyin içinde tabiatı duyuyordum; çılgının sapmalarında olduğu kadar, bir İspanyol töreninin en uç inceliklerinde de; genç köylülerin hantallıklarında bulduklarım, en tatlı alegorilerde olduğundan daha aşağı değildi ve bütün tabiatta kendimi duyuyordum; av kulübemde, pasaklı bir insanın güzel, sakin bakışlı bir ineğin memelerinden bir ahşap kovaya sağdığı ılık, köpüklü sütü içime çektiğim zamanki halin, çalışma odamın pencereli cumbasında oturarak bir sayfanın içinden tatlı ve köpüklü zihin besinini içime akıttığım zamankinden hiçbir farkı yoktu. Biri diğerinin aynısıydı bana; hiçbiri diğerinden ne düşsel, gerçeküstü doğasında, ne de bedensel şiddetinde geri kalıyordu, ve bu şekilde hayatın bütün enini kaplayarak sağ ile solunda ilerliyordu her günüm; her yerde ortasındaydım, asla bir yalan bulmadım: Veya bana öyle geliyordu ki, sanki her şey bir mecaz ve her yaratık bir başkası için anahtardı da, ben kendimi, hepsini sırasıyla tacından tutup onunla diğerlerinden açabildiği kadar çok sayıda kapı açan kimse olarak hissediyordum. O ansiklopedik kitaba vermeyi düşündüğüm ad işte buradan ileri geliyor. Bu gibi niyetlere girebilen birisi için, zihnimin bu denli şişirilmiş hadsizlikten, içimin artık kalıcı hali olan güçsüzlüğün ve acizliğin bu son noktasına kadar büzülüp çökmesi, tanrısal bir önduyumun iyi tasarlanmış planı gibi gelebilir. Ancak, benzeri dini anlayışların üzerimde hükmü yoktur; yandaşlarının birçoğu oraya takılıp sükûnete ulaşırken, benim düşüncelerimin, içinden tutunamadan dışarı, boşluğa uçtuğu örümcek ağlarıdır bunlar. İnancın sırları; hayatımın kırları üzerinde parlayan; daima kalıcı bir uzaklıkta, oraya koşup mantosunun eteğine sığınmayı getirirsem şayet aklıma, hemen geri çekilmeye hep hazır bir gökkuşağı misali durgun, heybetli, simgesel bir imgeye dönüştü benim için. Ancak, değerli dostum, dünyevi kavramlar da aynı şekilde benden kaçıyor. O tuhaf, zihinsel işkenceleri Size tarif etmeyi nasıl denesem; meyve dallarının, uzattığım ellerimin üzerinden yukarı doğru fırlamasını, mırıldanan suyun susamış dudaklarımdan geri çekilmesini, nasıl? Durumum, kısaca, şu: Herhangi bir şey hakkında, bağıntılı düşünme veya konuşma yetisini büsbütün yitirdim ben. İlk önceleri, daha yüce veya genel bir konu hakkında konuşurken, bütün insanların aslında tereddütsüz kullanmaya aşina olduğu kelimeleri ağza almak, benim için gitgide zorlaşmıştı. «Zihin», «ruh» veya «beden» gibi kelimeleri telâffuz edişimde bile, açıklanamaz bir huzursuzluk duyuyordum. Sarayın meseleleri, parlamentonun hadiseleri, veya ne hakkında isterseniz, bir yargıyı dile getirmeyi ben içten içe imkânsız buluyordum. Ve bu, herhangi bir şeye karşı saygıdan ötürü değil, zira Siz benim düşüncesizliğe kadar varan açık yürekliliğimi bilirsiniz: Daha çok, dilin, herhangi bir yargıda bulunmak için doğal olarak kullanmak zorunda olduğu soyut kelimeler, ağzımda çürümüş mantarlar gibi ufalanıyordu. Bir keresinde küçük kızım Katherina Pompilia'yı, söylediği çocuksu bir yalan yüzünden uyarmak ve bu arada her zaman doğru olmanın gerekliliğine ikna etmek istiyordum ki, ağzımda ardı sıra akan kavramlar birdenbire öylesine ışıltılı bir renklilik alarak iç içe girdi ki, cümlenin sonunu, işte elimden geldiği kadar, sanki rahatsızmışım gibi ve gerçekten de solgun yüzle ve alnımda güçlü bir basınçla kekeleyerek getirir getirmez, çocuğu yalnız bırakmış, kapıyı arkamdan vurup, ancak atımın üstünde, tenha kırlarda hızlı bir koşuya kapılarak, kendime gelebilmiştim. Fakat bu sarsıntılar, zamanla, çevresini oburca yiyen bir pas misali yayıldı. Aile ve olağan sohbette de, kolayca ve uyur gezer bir isabetle bulunmaya alışık olduğumuz yargılar bile benim için o kadar düşündürücü olmuştu ki, böyle sohbetlere katılmayı sonunda bırakmak zorunda kalmıştım. Zorlukla gizleyebildiğim, açıklanamaz bir hiddet duyuyordum, şuna benzer şeyleri işittiğim zaman: Şu konu, şu ya da bu kimse için iyi ya da kötü sonuçlandı; Sheriff N. kötü, Papaz T. iyi bir insandır; toprak kiracısı M.’ye acımak gerek, oğulları savurgandır; bir başkası imrenilecek haldedir, çünkü kızları çok tertiplidir; bir aile yücelmekte, bir başkası düşmektedir. Bütün bunlar, benim için en uç derecede kanıtlanamaz, yalan dolu ve delik deşiktir. Zihnim beni, böyle sohbetlerde geçen her şeyi ürkütücü bir yakınlıktan görmeye zorluyordu; tıpkı bir defa büyüteçte küçük parmağımın derisindeki inli ve yamaçlı bir nadasa benzeyen parçayı gördüğüm gibi, aynı şekilde artık insanlar ve onların davranışlarını görüyordum. Artık onları alışkanlığın basitleştirici bakışıyla kavramayı başaramıyordum. Her şey parçalara, parçalar yine parçalara bölünüyor, ve hiçbir şey bir tek kavramla örtüşmüyordu; tek tek kelimeler etrafımda yüzüyor; gözlere dönüşüp pıhtılaşarak, yüzüme dik dik bakıyordu ve ben de onların içine bakmak zorundayım: Diplerine baktığımda başımı döndüren girdaptır onlar, hep dönüp duran ve içinden geçerek insanın, boşluğa düştüğü. Bu durumdan kendimi eskilerin fikri dünyasına kurtarma girişiminde bulundum. Platon'dan kaçındım; zira onun tasavvur uçuşunun tehlikesinden korkuyordum. En çok Seneca ve Cicero'ya başvurmayı düşünüyordum. Sınırlı ve düzenli kavramların bu ahenginde iyileşmeyi ümit ediyordum. Ancak, onların dünyasına geçemedim. Bu kavramlar, -anlıyordum gerçi hepsini: Altuni toplarla oynayan muhteşem su sanatları misali tümünün harikalar dolu ilişki yumağını görüyordum. Onların etrafında dönüp, birbirleriyle nasıl oynadıklarını seçebiliyordum; fakat, onların işi kendi aralarındaydı, ve benim düşüncemin en derini, özeli, onların dans çemberinin dışında kalıyordu. Onların arasında üstüme korkunç bir yalnızlığın hissi çöküyordu; kendimi, bir sürü gözsüz heykelle dolu bir bahçeye hapsedilmiş biri gibi hissediyordum; açıklığa kaçtım tekrar. O zamandan beri, korkarım, Sizin anlamakta güçlük çekeceğiniz bir yaşam sürdürüyorum, o kadar düşüncesiz, o kadar ruhsuz akıyor kendi kendine; bir yaşam, komşularımın, akrabalarımın ve toprak sahibi soyluların çoğunun yaşantısından tabii ki hemen hemen hiç farklı olmayan ve neşeli, canlı anlardan hepten yoksun da kalmayan bir yaşam. Size bu iyi anların nelerden ibaret olduğunu ima etmek, bana hiç de kolay gelmiyor; yine kelimeler beni yarı yolda bırakıyor. Zira bu gibi anlarda, daha ulu bir hayatın taşkın akıntısıyla, bir kavanozu doldurur misali içime dolarak bana haber getiren, güncel çevremden herhangi bir belirti, büsbütün adsız ve galiba da adlandırılamaz bir şey ya. Beni örneksiz anlamanızı bekleyemem, ve vereceğim örneklerin garipliğini bağışlamanızı peşinen dilemeliyim. Bir sulama ibriği, tarlada unutulmuş bir çift, güneşte bir köpek, sefil bir kilise avlusu, sakat biri, küçük bir çiftlik, bütün bunlar vahyimin kabı olabiliyor. Üzerlerinden bir gözün normalde olağan bir ilgisizlikle geçtiği bütün bu eşyaların her biri ve öbürleri, binlerce benzerleri, benim için birdenbire, gelmesi hiçbir şekilde benim elimde olmayan herhangi bir anda, ifade edilmesi için bana bütün kelimelerin cılız göründüğü, heybetli ve dokunaklı bir görüntü alabiliyor. Evet, tanrısal bir duyumun ansızın ve usulca yükselen o akıntısıyla ağza kadar dolmanın kavranılamaz coşkusuna erişen şey, uzak bir eşyanın belli tasavvuru da olabilir. Nitekim, geçenlerde inek çiftliklerimin birisinde süt mahzenlerindeki jardonlara bol miktarda zehir atmalarını emretmiştim. Akşam üstü, atla çıkmış ve, tasavvur edeceğiniz gibi, artık konuyu düşünmüyordum. Tam, derin, yarılmış tarla toprağında ağır adımla giderken, yakınlarımda da ürkütülmüş bir bıldırcın çiftinden başka hiçbir şey yok, uzaktaysa, dalgalı kırların üzerinde o büyük batan güneş, içimde ansızın o mahzen açılıveriyor, o jardon halkının ölüm savaşıyla dolmuş olarak. Her şey içimdeydi: Zehrin o tatlı keskin kokusuyla ağzına kadar dolmuş mahzen havası ve rutubetli duvarlarda kırılan ölüm çığlıkların yankıları; bezginliğin iç içe yumaklanmış krampları, birbirini kovalayan çaresizlikler; çıkış kapılarına yönelik deliye dönmüş arayışlar; iki hayvanın, tıkanmış bir delik önünde birbirini gördüklerinde beliren hırs dolu, soğuk bakışı. Fakat, lanetlediğim kelimeleri yine niye denemeye kalkışıyorum ki! İyi hatırlarsınız, dostum, Alba Longa'nın harap edilişinden önceki saatlerin muhteşem tasvirlerini, hani Livius'dan? Görmek istemedikleri sokaklarda nasıl şaşkın şaşkın dolaştıklarını...yerdeki taşlara nasıl veda ettiklerini. Dostum, Size şunu söyleyeyim ki, içimde bunu taşıyordum ve yanan Karthago'yu da aynı anda; ancak, daha ziyadeydi, daha tanrısal, daha hayvani; ve şimdiki zamandı, en dolu, en heybetli şimdiki an. Bir anne vardı orada, ölen yavruları titreyişlerle etrafında, can çekişenlere değil, vicdansız taşlı duvarlara değil, boş havaya, ya da boş havanın içinden sonsuzluğa bakışlar fırlatan ve bu bakışlara bir hırlayış katan! -Eğer hizmetli bir köle, baygın bir ürperiş içinde donmaya başlayan Niobe’nin yanında durduysa, o hayvanın ruhu korkunç yazgıya karşı dişlerini gösterdiği vakit benim, içimde çektiklerimi çekmiş olmalıdır mutlaka o kişi. Bu tasviri bağışlayın, fakat, içimi dolduran şeyin acıma duygusu olduğunu düşünmeyin. Bunu asla düşünmemelisiniz, aksi takdirde örneğimi çok acemice seçmiş olurdum. Acıma duygusundan çok daha fazla ve çok daha azdı: Korkunç bir katılma, o yaratıkların içine doğru bir akış, bir hissetmekti, hayatla ölüm, düşle uyanıklığın içinden bir sıvının bir an için onların içine aktığına yönelik, -nereden? Zira acıma duygusu ile, anlaşılır insani düşünce bağlamı ile ne ilgisi olabilir ki, eğer başka bir akşam bir ceviz ağacının altında ben, bir bahçıvan çocuğunun orada unutmuş olduğu, yarı dolu bir ibrik buluyorsam, ve bu ibrik ve de içindeki su, ağacın gölgesinden karanlık olan su ve bu suyun üstünde karanlıklı kıyıdan bir diğerine padallayan bir böcek, önemsizliklerden oluşan bu birleşim, içimi sonsuzluğun öyle bir anlığı ile sarsarak, saç köklerimden tabanlarımın iliklerine kadar sarsarak yakalıyorsa, o kadar şiddetle ki, şayet bulsaydım, hiç inanmadığım o Cherubim'i dize getireceklerini bildiğim kelimelere boğulmak sevdasına tutuluyorum; evet, o yerden suskun bir halde uzaklaşıp, haftalar sonra, o ceviz ağacını gördüğüm zaman, hâlâ o gövdenin etrafında esen mucizenin yankılanan duygusunu uyandırıp kaçırmak istemediğimden ötürü yandan bir ürkek bakışla, o çalılığın etrafında, yakınlarda hâlâ salınıp duran, beşeriden çok daha fazla olan titreyişleri kaçırmamak için yanından sessizce geçiyorsam, acımakla ne ilgisi olabilir bunun? Böylesi anlarda önemsiz bir yaratık, bir köpek, bir jardon, bir böcek, budaklanmış bir elma ağacı, tepenin üstünden dolanarak süzülen topraklı bir yol, yosunlanmış bir taş, benim için, en mutlu gecenin bana şimdiye değin sunduğu en güzel, kendini en çok veren sevgiliden çok daha fazla oluyor. Bu suskun ve bazen cansız yaratıklar öyle bir dolulukla, sevginin öyle anlığı ile bana doğru salına geliyor ki, yükselerek, mutlu kılınmış gözüm çevrede artık hiçbir ölü noktaya düşemez hale giriyor. Bana her şey, var olan her şey, hatırladığım her şey, karışık düşüncelerimin dokunduğu her şey, bir şeymiş gibi görünüyor. Kendi ağırlığım da, beynimin olağan körelmişliği bile bir şeymiş gibi geliyor bana; içimde ve etrafımda coşmuş, büsbütün sonsuz bir karşılıklı oyun duyuyorum ve kendi aralarında karşılıklı oynaşan maddeler arasında, içine akamayacağım bir tanesi bile yoktur. O durumların her birinde bedenim bana sanki, bana her şeyi açan şifrelerden ibaretmiş gibi geliyor. Ya da, eğer kalbimizle düşünmeye başlasaydık, sanki bütün hayata karşı yeni, sezgi dolu bir ilişkiye girebilirmişiz gibi. Ancak, üstümden düştüğü zaman bu tuhaf büyülenme, onun hakkında hiçbir şeyi dile getiremiyorum; o an içimdeki organların hareketleri veya kanımın toplanmaları hakkında nasıl bir açıklama yapamıyorsam, aynı şekilde anlamlı sözlerle, beni ve bütün dünyayı içten içe saran bu ahengin neden ibaret olduğunu ve kendisini bana nasıl duyumsattığını anlatamazdım. Yanı sıra acaba ruhuma mı, bedenime mi bağlamam gerektiğini hemen hemen bilemeyeceğim bu tuhaf rastlantıların dışında, inanılması kolay olmayan bir boşluk içinde geçiriyorum hayatımı ve içimdeki donukluğu eşimden; hizmetlilerimdense mülk işlerinin bana yansıttığı ilgisizliği gizlemekte güçlük çekiyorum. Babama borçlu olduğum iyi ve sıkı terbiyeden ötürü erkenden edindiğim, günün hiçbir saatini boş bırakmama alışkanlığım sayesinde sadece, öyle geliyor ki bana, yaşantım için dışa doğru yeterli derecede bir destek ve mevkiime olsun, şahsıma olsun uygun bir görünüm sağlayabiliyorum. Evimin bir kanadını değiştirtiyorum ve mimarla ara sıra işinin gelişmeleri hakkında sohbet etmeyi başarıyorum; mülklerimi işletiyorum, ve toprak kiracılarım ve memurlarım belki beni eskiye göre biraz daha kıt sözlü buluyorlardır, fakat daha az iyi niyetli değil. Akşam üzeri ben atımla o insanların yaşadığı yerlerden geçerken, kapısının önünde, elindeki şapkayla duranlardan hiç kimse, saygıyla almaya alışık olduğu bakışımın, sessiz bir hasretle, altından balık avı için solucanların çıkartıldığı, çürümüş eşiklerden geçtiğini sezmiyordur bile; dar, demir parmaklı pencereden içeriye, solgun oturma odasına daldığını, köşede renkli çarşaflı, alçak yatağın sanki içinde ölmeyi isteyen birini bekliyormuşçasına durduğunu, ya da doğurması gereken birini; gözümün uzun süre çirkin köpek yavrularına ya da, çiçek kırıntıları arasından zarif adımlarla geçen kediye takıldığını ne de; aynı zamanda köylü yaşam tarzının bütün bu sefil ve kaba eşyalarının arasında göze çarpmayan biçimi, hiç kimse tarafından önemsenmeyen oradaki duruşu ya da yaslanışı, dilsiz hali, o esrarlı, kelimesiz, sınırsız coşkunun kaynağına dönüşebilen o tek bir taneyi aradığını da sezmiyordur kimse. Zira, bendeki bu adlandırılmamış huzurlu duygum, yıldızlı göğün manzarasından çok, uzak, tenha bir çoban ateşinden; orgun kıralî yankılanışından çok, güz yelin çıplak kırlar üzerinden kış bulutlarını önü sıra savurduğu zamanki son, ölüme yüz tutmuş bir çekirgenin ötüşünden çıkacaktır bana. Ve düşüncelerimde kendimi bazen o Crassus'la, hani iyi huylu bir murene, suni göletinde beslediği kaba, kırmızı gözlü, dilsiz bir balığına karşı, nihayet şehirde dedikodu malzemesi olacak derecede sevgi duyduğu bildirilen hatiple kıyaslıyorum; bir gün Senato’da Domitius ona kızıp, onun, bu balığın ölümü üzerine göz yaşı döktüğünü söyleyerek, onu bir soytarı durumuna sokmak istediği zaman, Crassus ona şu yanıtı vermiş: «Böylece ben, Sizin ne ilk, ne de ikinci karınızın ölümünde yapmadığınızı balığımın ölümünde yapmış oldum.» Bu Crassus'un, kendimin bir aksi olarak kaç kez yüzyılların uçurumunun ötesinden mureniyle birlikte aklıma geldiğini bilmiyorum. Ancak, Domitius'a verdiği bu yanıttan ötürü değil. Yanıt, sadece gülenleri kendi tarafına çekmiş, böylece konu, bir şakada eriyip gitmişti. Oysa, benim yüreğimi, konu ilgilendiriyor; Domitius eğer kendi kadınları için en samimi acıların kanlı göz yaşlarını dökmüş olsaydı dahi değişmeyecek olan konu. O durumda yine Crassus, onun karşısında, mureni için döktüğü göz yaşları ile duruyor olacaktı. Ve adlandırılamayan bir şey, beni bu figür hakkında, gülünçlüğü ve alçaklığı ile, en yüce şeyleri görüşen, dünyaya hükmeden bir senatonun tam ortasında büsbütün göze çarpan bu figür hakkında, şu anda sözlerle ifade etmeye çalıştığımda bana büsbütün budalaca görünen bir şekilde düşünmeye zorluyor. Ara sıra geceleyin bu Crassus'un resmi, beynimde, etrafında her şeyin mayalanıp kaynadığı bir kıymık gibi duruyor. O haldeyken kendimi, sanki ben de mayalanmaya başlıyor, su topluyor, kaynayıp ışıldıyormuşum gibi hissediyorum. Ve bütün bunlar, bir tür ateşli düşünmek, ancak kelimelerden daha dolaysız, daha sıvı, daha yakıcı bir madde içinde düşünmek gibi bir şey. Yine aynı şekilde, ancak, dilin girdapları gibi temelsiz boşluğa değil de, daha ziyade bir şekilde kendi içime ve huzurun en derin bağrına götüren girdaplardır bunlar. Sizi, değerli dostum, normalde kendi içimde kilitli kalan, açıklanamaz bir halin enine boyuna tasviriyle haddinden fazla rahatsız ettim. Benim yazdığım bir kitabın artık elinize geçmeyeceği hoşnutsuzluğunu iade etme iyiliğini gösterdiniz, «benimle alış verişin yokluğu için zararınız karşılansın» diye. O anda, acımtırak bir yan histen büsbütün de yoksun olmayan bir kesinlik ile, benim önümüzdeki yılda da ve sonrakinde de ve bu ömrümün bütün diğer yıllarında da ne İngilizce, ne de Latince bir kitap yazmayacağımı hissettim; bu bir tek nedenden ötürüdür, ki bana utanç verici gelen tuhaflığını, Sizin yanılgısız hükmünüzün önünde bütünüyle yayılmış duran fikri ve bedensel görüntülerin dünyasında kendi yerine yerleştirmeyi sonsuz zihinsel üstünlüğünüze bırakıyorum: zira, sadece yazmak için değil, düşünmek için de bana muhtemelen verilmiş olabilecek olan dil, ne Latince, ne İngilizce, ne İtalyanca, ne de İspanyolca; daha ziyade, dilsiz eşyaların bana söylenip özlerini ifade ettiği ve bir gün mezarda, tanınmayan bir hakim önünde kendimi savunacağım bir dildir. İsterdim ki, Francis Bacon'a yazdığım olası bu son mektubun son sözlerine, bütün o sevgiyi ve şükran duygusunu, zihnimin en büyük destekçisi, zamanımın en yüce İngiliz’i için kalbimde beslediğim ve, ölüm onu parçalayana dek besleyeceğim tüm o sınırsız hayranlığı sığdırmak elimden gelsin. M.S. 1603, 22. Ağustos. Phi. Chandos
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Sevgili Nida, Çok duru bir söylem; ne şiir ne de nesir kalıbına kendi kendini sıkıştırıp sokmuyor, tabiatıyla: sokmaz, çünkü burada söylenenler bütün “yetişkin akıl kılıflarını” reddeden sonal bir duyum ve duygu durumundan çıkıyor; yani: edebiyat olmaya çalışmayan bir metin, bu nedenle de bence bütün diğer kasıtlı edebiyatlardan biraz daha fazla edebiyat (bu “monologumsu ağıt” aslında çok iyi bir sükseyle geniş çaplı bir dramın merkezi sahnesinde geçebilirdi!); eh edebiyat (bana göre) olmayan kimi noktalarını da göz ardı etmek gerekir. Ben ilk okuduğumda “iğnelemeyi” üzerime almadım doğrusu; belki de kendimi hemen hemen her yazını akışında bulduğumdandır, kibirden değil. Ben Ömer Sevinçgül’ü ilk kez ismen duyuyorum ve okuyorum. Ama bu çok önemli veya belirleyici bir şey değil, zira genelde yazarı (isim – biyografi – sosyal denkleniş vs. vb. gibi etmenler bağlamında) değil, metni (dil, içerik, biçem ve söylem düzeyi bağlamında) birincil derecede alımlayan, okuyan biriyim. Ömer Sevinçgül’ün bu metnindeki betimsel duruş ve yeğleyişlerine ben şahsen katılmayabilirim (bu illa da şu anda kendim anlamında bir “ben” değil), içeriksel olarak ama karşı konulmaz bir görsel ve düşünsel “iffet” söz konusu; tabii “metinler-arasılık” boyutu da –kasıt veya planlı izleyişten uzak- yadsınmaz bir netlikle ortada, fakat göndermelerin çoğu, gizli bir şekilde modernitenin diplerinde her zaman akan “karşıt kültür”ünden ileri geliyor. Modernite’nin karşıtlığını, elbette ki “naivite” ile beslemek olanaklı; kimileri (ki bu, Doğuda çok yaygın, Doğu derken, Hindistan’a kadar uzanan bir yelpazeyi kastediyorum burada) naivite değil de, “sersemletici” bir “aylaklık” felsefesi veya mistik bir belirsizlik ortamını yeğliyor, her ne olursa olsun, modernitenin yeryüzüne yönelik ussal ve rasyonalist (akılcı) sömürgeci egemenliğine karşıt söylemler ilk başından beri (yani Sensualistlerle – Spiritualistlerle, kısacası, “aydınlanma” dönemi ile hemen hemen eşzamanlı) filizlenegelmiştir. Bu bakımdan, Sevinçgül’ün söylemi batıdaki karşıt kültür odaklı akımların çerçevesi içinde alımlanmalıdır. Faust’un da bezer trajedisi yok mu? Var elbette. Faust’un hizmetçisi/yardımcısı/öğrencisi olan “Wagner” adlı karakter tıpkı günümüz “bilim adamları” gibi akılsalcı ve kasıtlı rasyonalist bir kimliği temsil ederken, Faust “arınmaktan”, bilinçten kurtulmak uğruna Mefistofeles ile iddiaya bile girişir. Bunlar bilinen şeyler. Ama bu iddianın temeli ve ardındaki asıl güç, hayret eden (coşkun ve duyusal) bir bilgi düzeyine erişme hasretidir. “Hayret” sözcüğünü tüm romantik akımların (yani “rasyonalist-karşıtı” yönelimlerin) içinde merkezi bir yerde bulabilirsin. Sihirli bir etkiyle yarı karanlık bir ortamda (romantik hava) , çoğunlukla geçişken vakitlerde (yani “akşam” ağarmalarında; Watteau’nun resimlerine bakın!) birden bire belirsizliklerden hiç beklenmeyen dip gerçeklik (düşsel hakikat) –genelde de doğa betimlemeler aracılığı ile- karşımıza çıkıp bizi hayrete düşürür. Ben şahsen bu bağlamda hiçbir yorumda bulunmak istemem, bana düşen şey, anlamaktır. Bu konuyla ilgili çok etraflıca konuşmak ve tartışmak gerekir; çok etraflıca; çok yararlı olur, ama öncelikle anlamak ve bir yönelimi kendi tanımlarımızı yapmak üzere belirlemek gerekir kanaatindeyim. Böyle bir tartışmaya katkı olsun diye ben ilgili odaya “Lord Chandos’un mektubu” adlı metni eklemek istiyorum, bu mektup modernite ve moderniteye karşıtlık yönelimlerini çok net bir şekilde “şair”in konumundan irdeliyor. Mektubun yazılış tarihi 1903’tür; yazarı ise genç bir Avusturyalı Hugo von Hofmannsthal. Gördüğün gibi: “iğnelemeleri” şahsen üzerime almam için bir neden yok. Kanımca sen de “iğnelemeleri“ boşuna üzerine almışsın, ya da: gereksiz yere, zira (çok basit bir neden:) bir iğneleme aslında yok. Şimdilik sevgiyle kal; not üstü: acele ve telaşla yazdım, kusuruma bakma, birkaç önemli iş bekliyor beni kapıda, eşikte… Suyel
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Değerli Suphi: Gülsüm Baş isimli yeni katılımcının, Ömer Sevinç Gül’e ait bir alıntısını okudum, okumuşsundur. Bir düzyazı kimliğine bürünmüş olsa da şiiri içermekte. “neyse bunu tartışmayalım” Kimine nesir, kimine şiir… Bu yazıyı yorumlamanızı içtenlikle sizden, arz ediyorum. Not dibi: Mekanik ve tema itibariyle… Saygılarımla.
?
İzEdebiyat Teknik
Açık Büfe
İzedebiyat katılımcılarından sorunlarını e-posta ile iletmeleri bekleniyor. Forumu da edebiyat için kullanmamız öngörülmüş. Ama yoğun posta trafiği içinde kimi aksamalar oluyor, bildiğim kadarıyla. Ayrıca gönderildi sanılan iletilerin ulaşmama olanağı da kalıcı. Neyse bilgim içerisinde konuşuyorum. Sitenin kişeye özel yazı kaydedeme hatası vereceği düşünülemez. "Hata 5000" ya da her neyse, bunun kullanılan bilgisayardan ve İnternet tarayıcısından kaynaklandığı kanısındayım. Bir kez daha altını çiziyorum, yalnızca tahminden ibaret sözlerim... Saygılar...
?
İzEdebiyat Teknik
Açık Büfe
Sevgili Dostum Seval Deniz'den bir mail aldım ve onun isteği doğrultusunda "elçiye zeval olmaz" diyerek foruma yüklüyorum... [[B]]"Orkun, izedebiyattaki yöneticilerden Diren yardımlı maillere yanıt vermiyor. sana gönderdiğim bu metni lütfen forum bölümüne yükle... Çünkü, ben oraya da kaydolamıyorum. Sürekli error veriyor... Belki oradan bana bir yanıt verir... Diren ya öldü, ya da benim yazılarımı izedebiyata istemedikleri için yeni yazı yüklememi istemiyorlar... Çünkü yeni yazı ekleyeceğim bölümüne girip gerekli işlemleri yaptıktan sonra, kaydet tuşuna bastığımda maalesef kaydetmiyor. Onun yerine hata 5000 yazıyor ve internet bağlantısı olmadığında çıkan boş sayfa ve hata yazıları çıkıyor. Lütfen, Diren Yardımlı'ya bir de sen yazıp durumu izah edebilir misin? Hatta en güzeli durumu bizzat forumda izah edebilir misin? Anladığım kadarıyla kişisel yazıları dikkate almıyor ama forumdaki yazılanları da görmemezlikten gelemiyor. Yani, forumda çıkarsa cevaplayacağını düşünüyorum. Son iki aydır yeni yazı giremediğimi, kendisine defalarca yazdığımı ve yanıt alamadığımı. Sonuçta, bu duruma fena halde alındığımı da eklersen çok sevinirim..."[[/B]]
?
İzEdebiyat Teknik
Açık Büfe
[[B]]"Бир айдан артыгдыр ки, не чаба сарф елесем де ана сащифама йазымы кайд елийe билмийорум. Бунун кайдасы насыл? Мцмкцнсе кюмек елеменизи риъа едийорум. Севэилер ве сайьыларла Аслан Гулийев аслангулийев@ бох.аз"[[/B]] ------------------------------------------------------------------------------------------------ Bir aydan fazladır ki, ne kadar çaba sarf etsem de ana sayfama yazımı kayıt edemiyorum. Bunun kayıdı nasıl? Mümkünse, yardımlarınızı rica ediyorum... Sevgiler ve Saygılarla Aslan Guliyev ------------------------------------------------------------------------------------------------- NOT: tesadüfen karşılaştığım bu yazıyı, arkadaşımızın meramını anlatma konusuna yardımı olur düşüncesiyle, Türkçe'ye tercüme ettim... Saygılarımla...
?
Bir Yazar
Edebiyat Tartışmaları
Sana bir çocuk gözü gerek, her şeye hayretle bakacak. Bir zamanlar çocuktun, görürdün. Büyüdün, kör oldun. Tıpkı benim gibi. Sana bir çocuk dili gerek, “niçin” diye soracak. Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın. Büyüdün unuttun. Harikalar perdelendi. Sorularını yitirdin sen. Cevaplarsa, dereler gibi akıp gidiyor önünden, göremiyorsun. Düşünmüyorsun, düşünmeyişini de düşünmüyorsun. Nerden mi biliyorum? Kendimden… Kimyada üstadımız, arı. Dokumacılıkta önderimiz, örümcek. Yüzmede modelimiz, balık. Uçmada pirimiz, kırlangıç. Koşuda her zaman birinci, antilop. Uzun atlamada şampiyon, çekirge. Ne sihirdir ne keramet, birer mucize bunlar. Güzel bak, gör. Sana hayret yakışır. Kim boyadı mevsimleri? Bir çocuk yaşamalı içinde. Sesinde bahar taraveti, papatya gözlerinde merak, kelimelerinde fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu… Yumuk ellerini gamzeli yüzüne dayayarak sürekli sormalı… Esen rüzgarın sesi ne söylüyor? Hüznün rengi ne? Sevincin kokusu nasıldır? Kim yazdı ümidin şiirini? Kim boyadı mevsimleri? Kim yapar yumurtadan kuşu, topraktan kirazı, yoncadan sütü? Hangi ustadır patlıcan tavadan, mercimek çorbasından, imambayıldıdan, bulgur pilavından kalp, beyin, göz, kulak, burun, dil yapan? Resul Dayı’nın fırınında kavrulan ekmek insan bedeninde nasıl can kazanır? Havaya her gün milyarlarca ton su pompalanır, bulut olur. Bulutlar rüzgarla taşınır kurak beldelere. Yağmur, melankolinin resmini çizer havaya. Su bir semboldür, merhamettir susuz topraklara yağan, serinliktir, temizliktir. Hava ağlar, yer güler. Her şeyde bir parça yağmur vardır. Dalda elma, bardakta su, insanda kan, aşıkta gözyaşı olur yağmur. Yağmur yağıyor seller akıyor ama camdan bakan sadece Arap kızı. Senin işin başından aşkın. Beyaz camın büyüsüne kalpmışsın. Kafan bir odun deposu adeta, genel kültür kapısından giren lüzumsuz bilgilerin işgali altında. Ona bir ateş ver, üfür dumanını, savur külünü, belki nura dönüşür! Yağmur hangi dilde yağar? De bana, yağmur hangi dilde yağar? Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir? Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş? Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir? Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan? Yılan niçin yutmaz yavrularını? Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana? Hayalindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun? Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar? De bana, ispinoz kuşu bir odunu yarak dünyaya gözlerini açan çiçekler için hangi şarkıyı söyler? Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür? Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer. Gündüz denzlir var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer. Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin? O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin? Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya. Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözüyle, gülümseyecek ay yüzüyle. Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda? Gazetelere bedel şu alemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden? Ne cevherler gizli sende? Alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile. Tefekkür hayretle başlar Ağzına bak, bir kelime fabrikası o. Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi. Kelimelerin kanat çırpıyor hava aleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor. Bu kuşlar mana taşıyor, sevgi, kaygı, korku, neşe, müjde götürüyor. Gönülden gönle postacılık ediyor. Her konuşmanda besteler yapıyorsun. Ses sisteminde bir saza benzemiyor mu? Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya. Sen de gör! Etrafın harikalarla dolu. Uçak, sinekten utanıyor. Tren, kırkayaktan hayâ ediyor. Vapur, balinaya hayran. Robot, insana öykünüyor. Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur. Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir. Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lamba ve soba olduğunu. Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer, dersin. Ah, alışkanlık. Nice harikaları sen perdeledin. İnsanı sen mahrum ettin hikmetten. Oysa, düşünmek hayretle başlar. Fıtrattan da uzaksın Bahçelerden esen rüzgârlar saçlarını savurmuyor artık. Tepelerde çiğdemler sen görmeden yeşeriyor, büyüyor, ölüyor. Yeni doğan kuzular, titrek bacaklarının üstüne kalkarak annelerini emmeye çalışırken yanlarında değilsin. Burnun, yağmurlu bir günün toprak kokusunu unutalı yıllar oluyor. De bana, çiçek açan bir şeftali ağacını en son ne zaman gördün? İncecik bitkilerden gıda emen iri karpuzlarla dolu bir tarlayı hayretle temaşa etmiş miydin? Bu narin teller şu kocaman kütleleri nasıl besliyor, bu şirin karpuzun şekeri şu tatsız topraktan nasıl çıkıyor, dışı niçin yeşil de içi kırmızı diye sormuş muydun? Özenle çekirdekler dizen, her çekirdekte kaderler yazan kim, dedin mi? Sormayı çocuktan öğren En son ne zaman kullandın hayret nidasını? Kimlere hayret ediyorsun ya da nelere? Elindeki beş topu birbirine dokundurmadan beş dakika döndürenlere şaşarak bakıyor,ama gezegenleri güneşin etrafında milyon senedir birbirine çarptırmadan döndüren kudrete dönüp bakmıyorsun bile. Resmini sana benzetenlere hayran oluyor, seni sen yapanı hatırlamıyorsun. Aynaya bakıyor, eşsiz bir sanat eseri olan yüzünü görüyor, ama görmüyorsun sanatkarını. Sormuyorsun, kim? İçindeki çocuk kan uykularda. Sormayı çocuktan öğren. Çocuk gözüyle gör dünyayı. Bakışın neye dokunursa o altın olacak. Güzelce bak ki, görebilesin güzellikleri. Sorularla yaşarsan, cevaplarla coşarsın! Küremizin kalbinde yanar bir ateş, derecesi iki yüz bin. Üstü kabuklu bir ateş topunun üstünde yaşıyorsun. Güneşin etrafında pervane misali dönen bir uzay gemisinde misafir yolcusun, ama sormuyorsun, kim bindirdi? Ne korku hissediyorsun, ne kaygı, fakat sual etmiyorsun bu emniyet niye? Ömer Sevinçgül
?
Yeni Yayınlar
Kitap Dünyası
yalınayak edebiyat'ın yeni sayısı çıktı.. can dündar söyleşisi, genç öyküler ve şiirlerle yalınayak 5, ankara'da konur sokaktaki kitabevlerinden (imge, turhan, bilim ve sanat...), galeri kültür, dipnot, arkadaş kitabevleri, orta dünya ve hayal şair evinden temin edilebilir.. diğer kentlerdeki dağıtım durumu için: www.geocities.com/yalinayak_edebiyat ayrıca yayımlanmasını istediğiniz yazılarınızı diken_s@hotmail.com ya da yalinayak_edebiyat@yahoo.com adreslerine gönderebilirsiniz..
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
O'na eskiden eskiye sempatim var.. iyi niyetli biri .. ama bir özelliği varki daha çok beğeniyorum değme talkshowculara beş basar komik söylemleri beni ziyadesiyle eğlendiriyor.. tek kusuru var biraz asık suratlı somurtuk beton gibi duruyor. emekli olduğunda ufak bir makyajla palyançoluk yapsa gine yolunu bulur.. emiinim buna.. emineyse ileri yaşına rağmen haala taş gibi ayakta.. taş çakıl kum çimento mozaik falan fıstık.. beton olmaya tek engel çimentosumu? sudamı lağzım?? benim gibi bir inşaat emekçisi iyi bilirki; bir örneği uygun bir örnekle vermek lağzım misal yuvayı dişi kuş yapar deyip bir kadını inşaatlarda çalıştırıp duvar ördürmek beton attırmak çatı yaptırmamak çalıştırmamak lağzım.. yada ne biliim karpuz yata yata büyür deyip karpuzu örnek alıp kendini onla özdeşleştirip yan gelip yatmamak laağzım.. tabiatta bazı varlıklar vardır onların yapılarına bünye anatomilerine uygunken insana uygun olmayabilir örnek: halk arasında sütleyen olarak bilinen zehirli bir bitkinin yapraklarını kemirerek iyice semirmekte olan parmak kalınlığındaki kurtçuklara bakıp - sütleğen çok yaralı bir bitkidir bol bol yemeliyiz diyemeyiz.. '' milyonlarca sinek yanılmış olamaz'' deyip booozuk gıda yiyemeyiz... kaldıki bugün az çok tıp tahsili almış belediyedeki bir temizlik işçisi bile bilirki yeni bulunmuş bir aşı bir ilaç insana uygulanmadan önce kobay adı verilen son derece uysal farelere enjekte edilip onların gösterdiği reaksiyon göz önüne alınıp zararsız olduğu anlaşılınca bile bu iş için gönüllü umutsuz vaka yada fakru zaruret içindeki birey masaya oturduğunda - fareye bi şey yapmadığını ama insan için belki zararlı olacağı kendine anlatılıp mesul değiliz diye imza alınır.. tıp dünyasının bir gün bedence hiç bir arızası olmamakla birlikte kafaca sakat yahut kafada pıspırıl bir beyin olmakla birlikte bedence özürlü mazlumların derdine de deva olacağının hiç bir şey yapamazsa nakil makil tek vücud tek beden iyi bir takım elbise çıkaracağının işe yaramaz parçanın ıskartaya çıkarılacağının itikadı umudu inancımla.. henüz insan aşamasına varmadığım deneyimi sizle paylaşma istedim ey milletim.. geçengün ayıptır söylemesi manavdan bi kilo elma bi kiloda portakal aldım ( mermi parası gidiyor diye işportadan almıyorum) deneyime uygun olması içinde yarıdan fazlası çürük elmayla portakalı bir poşete koyup üzerine bol bol çimento sepeleyip ya tutarsa deyip birleşmesi tek vücut olması için iyiniyetli dualarımla amin deyip duvara astım.. ancak doğrusunu söylemek gerekirse içimi kemiren şüpheyle işimi garantiye alıp bu kezde başka bir portakal ve elmayı alıp( yine yarıdan fazlası çürük olan) bu portakalıda bıçakla kırk ayrı parçaya bölüp haritadan aklımda kalanla karadeniz asıllı portakal rumeli iç anadolu kafkas asıllı egebölge asıllı portakal diye topluiğneyle üstüne kazıyıp isimlendirerek poşet içinde bol çimentoya yatırdım ve elmanın çürük kısımları çöpe atıp sağlam gibi görünen ( gerçi bi iki yerinde kurt ve kurtların geçtiği yumurta bıraktığı yol vardıda onuda temizlesem elma kalmazdı) kısımlarıda bölüp doğrayıp parça bölük ettiğim çimentolu portakal içine attım tekrardan bol çimento ekleyip karıştırdım onuda yine dualarım eşliğinde duvara astım.. her sabah gözlemliyorum birbirine yapışıp yapışmadıklarını zaman gösterecek size sonucu bildirecem ey halkım eğer başarılı olursam bunu bir kedi ve köpek üzerindede deneyip yine başarılı olursam insana olur olmayacağına öyle onay vericem .. hoş o'nun tarifi aldığını iddia ettiği o'ndan aldım diye sözünü ettiğide büyük bir iyiniyetle '' bir portakal bahçesi içinde yetişen her meyve o bahçenin meyvesisir'' diye konuya açıklık getirmişti de bilmiyorum bilemiyorum... türklük başımızda bulutlar gibi yüksek gel sancağım altında oynayalım seksek parçalar yıkarız tutup elele versek olmaz engel bize ne çukur nede tümsek her türkoğlu türkkızı bunu böyle bilsek..
?
Bir Yazar
Edebiyat Tartışmaları
Necip Fazıl Kısakürek (1905 - 1983) -------------------------------------------------------------------------------- 1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu. Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. Maraş’lı bir soydan gelen şair, ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Heybeliada’daki Bahriye Mektebin'de (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin pek çok ünlüleri vardı: Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aşki gibi... İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Koleji, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı (1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı. Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü. Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatının en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır. Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi (1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı. Başta İdeologya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir. 1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır. Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti. " Tam otuz yıldır saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum... " ÇİLE Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birdenbire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde... Pencereye koştum: Kızıl kıyamet! Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı! Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent, Ok çekti yukardan, üstüme avcı Ateşten zehrini tattım bu okun, Bir anda kül etti can elmasımı. Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un, Kustum, öz ağzımdan kafatasımı Bir bardak su gibi çalkalandı dünya; Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk! Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, Yepyeni bir dünya etti hediye Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor; Makâni bir satıh, zamanı vehim. Bütün bir kainat muşamba dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim. Nesin sen, hakikat olsan da çekil! Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam! Otursun yerine bende her şekil; Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam! Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın, Benliğim bir kazan ve aklım kepçe, Deliler köyünden bir menzil aşkın, Her fikir içimde bir çift kelepçe. Niçin küçülüyor eşya uzakta? Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl? Zamanın raksı ne bir yuvarlakta? Sonum varmış, onu ögrensem asıl? Bir fikir ki sıcak yarad kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük. Selam sana haşmetli azap; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük. Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol! Ey yedinci gök, esrarını aç! Annemin duası, düş de perde ol! Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç! Uyku, katillerin bile çeşmesi; Yorgan, Allahsıza kadar sığınak. Teselli pınarı, sabır memesi; Size şerbet, bana kum dolu çanak. Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet, Sırrını ararken patlayan gülle? Yeşil asmalarda depreniş, şehvet; Karınca sarayı, kupkuru kelle... Akrep nokta nokta ruhumu sokmus, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence. Evet, her şey bende bir gizli düğüm; Ne ölüm terleri döktüm, nelerden! Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm, Yetişir çektiğim mesafelerden! Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz; Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık. Her gece rüyamı yazan sihirbaz, Tutuyor önümde bir mavi ışık. Büyücü, büyücü ne bana hıncın? Bu kükürtlü duman, nedir inimde? Camdan keskin, kıldan ince kılıcın, Bir zehir kıymak gibi, beynimde. Lugat, bir isim ver bana halimden; Herkesin bildiği dilden bir isim! Eski esvaplarım, tutun elimden; Aynalar söyleyin bana, ben kimim? Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, Arzı boynuzunda taşıyan öküz? Belâ mimarının seçtiği arsa; Hayattan mühacir; eşyadan öksüz? Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim, Minicik gövdeme yüklü Kafdağı, Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim, Dev sancılarımın budur kaynağı! Ne yalanlarda var, ne hakikatta, Gözümü yumdukça gördüğüm nakış. Boşuna gezmişim, yok tabiatta, İçimdeki kadar iniş ve çıkış. Gece bir hendeğe düşercesine, Birden kucağına düştüm gerçeğin. Sanki erdim çetin bilmecesine, Hem geçmis zamanın, hem geleceğin. Açıl susam, açıl! Açıldı kapı; Atlas sedirinde mavera dede. Yandı sırça saray, ilahi yapı, Binbir avizeyle uçsuz maddede. Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur. Içiçe mimari, içiçe benlik; Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur! Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Nizam köpürüyor, ta çenemde su. Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz; Suda ezel fikri, ebed duygusu. Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye, onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta. Öteler öteler, gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim. Gökte saman yolu benim olmalı; Dipsizlik gölünde, inciler benim. Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak... _______________________________________________________________ SAKARYA TÜRKÜSÜ İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya: Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir: Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat: Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne? Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine: Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur. Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük? Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan: Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan! Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu? Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna? Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya. Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su: Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek: Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz: Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya: Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! _______________________________________________________________ ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de geri adam,boynunda yafta... Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim! Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli, Kırmızı tuğlalar altı köşeli. Bu yol da tutuktur hapse düşeli... Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak! Bir alem ki, gökler boru içinde. Akıl almazların zoru içinde Üstüste sorular soru içinde. Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu? Buradan insan mı çıkar,tabut mu? Bir idamlık Ali vardı,asıldı Kaydını düştüler,mühür basıldı. Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı Ondan kalan,boynu bükük ve sefil; Bahçeye diktiği üç beş karanfil... Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"! Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat... Beni Allah tutmuş kim eder azat? Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem... Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem! Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil Sayım var, maltada hizaya dizil! Tek yekun içinde yazıl ve çizil! Insanlar zindanda birer kemmiyet; Urbalarla kemik,mintanlarla et. Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat; Zift dolu gözlerde karanlık kat kat... Yalnız seccademin yönünde şefkat Beni kimsecikler okşamaz madem Öp beni alnımdan,sen öp seccadem! Çaycı getir ilaç kokulu çaydan! Dakika düşelim,senelik paydan! Zindanda dakika farksız aydan Karıştır çayını zaman erisin Kopuk kopuk,duman duman erisin! Peykeler,duvara mihli peykeler Duvarda,başlardan yağlı lekeler Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler... Duvar,katil duvar yolumu biçtin Kanla dolu sünger... Beynimi içtin Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar Tek nokta seçemez dünyada nazar Yerinde mi acep,ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz? Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz? Ses demir,su demir ve ekmek demir... İstersen demirde muhali kemir. Ne gelir ki elden,kader bu,emir... Garip pencerecik,küçük daracık; Dünyaya kapalı,Allah'a açık Dua,dua eller karıncalanmış; Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu İplik ki incecik,örer boşluğu Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş Karanlığında nur,yeniden doğuş.... Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş! Sen bir devsin,yükü ağırdır devin! Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin! Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte! Ölsek de sevinin,eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın elbet bizim,elbet bizimdir! Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir _______________________________________________________________ KÖROĞLU Sırmalı cepkeni attı koluna, Tek elle dizgini gerdi Köroğlu. Tozlarla atılıp dağın yoluna, Yeşil muradına erdi Köroğlu. Dağlar, omuz omza yaslanan dağlar, Sular kararınca paslanan dağlar, Azatlık ufkunda rastlanan dağlar; Bu dağlara gönül verdi Köroğlu. Dağların ardında kalınca çile, Köroğlu yeniden gelmişti dile; Ak saçlı anadan geçilse bile, Dağlardan geçilmez derdi Köroğlu... NECİP FAZIL KISAKÜREK
?
Bir Yazar
Edebiyat Tartışmaları
Necip Fazıl Kısakürek (1905 - 1983) -------------------------------------------------------------------------------- 1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbul'da doğdu. Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. Maraş’lı bir soydan gelen şair, ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Heybeliada’daki Bahriye Mektebin'de (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin pek çok ünlüleri vardı: Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aşki gibi... İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Koleji, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı (1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı. Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü. Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatının en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır. Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi (1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı. Başta İdeologya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir. 1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır. Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti. " Tam otuz yıldır saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum... " ÇİLE Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birdenbire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde... Pencereye koştum: Kızıl kıyamet! Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı! Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent, Ok çekti yukardan, üstüme avcı Ateşten zehrini tattım bu okun, Bir anda kül etti can elmasımı. Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un, Kustum, öz ağzımdan kafatasımı Bir bardak su gibi çalkalandı dünya; Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk! Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, Yepyeni bir dünya etti hediye Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor; Makâni bir satıh, zamanı vehim. Bütün bir kainat muşamba dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim. Nesin sen, hakikat olsan da çekil! Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam! Otursun yerine bende her şekil; Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam! Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın, Benliğim bir kazan ve aklım kepçe, Deliler köyünden bir menzil aşkın, Her fikir içimde bir çift kelepçe. Niçin küçülüyor eşya uzakta? Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl? Zamanın raksı ne bir yuvarlakta? Sonum varmış, onu ögrensem asıl? Bir fikir ki sıcak yarad kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük. Selam sana haşmetli azap; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük. Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol! Ey yedinci gök, esrarını aç! Annemin duası, düş de perde ol! Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç! Uyku, katillerin bile çeşmesi; Yorgan, Allahsıza kadar sığınak. Teselli pınarı, sabır memesi; Size şerbet, bana kum dolu çanak. Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet, Sırrını ararken patlayan gülle? Yeşil asmalarda depreniş, şehvet; Karınca sarayı, kupkuru kelle... Akrep nokta nokta ruhumu sokmus, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence. Evet, her şey bende bir gizli düğüm; Ne ölüm terleri döktüm, nelerden! Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm, Yetişir çektiğim mesafelerden! Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz; Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık. Her gece rüyamı yazan sihirbaz, Tutuyor önümde bir mavi ışık. Büyücü, büyücü ne bana hıncın? Bu kükürtlü duman, nedir inimde? Camdan keskin, kıldan ince kılıcın, Bir zehir kıymak gibi, beynimde. Lugat, bir isim ver bana halimden; Herkesin bildiği dilden bir isim! Eski esvaplarım, tutun elimden; Aynalar söyleyin bana, ben kimim? Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, Arzı boynuzunda taşıyan öküz? Belâ mimarının seçtiği arsa; Hayattan mühacir; eşyadan öksüz? Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim, Minicik gövdeme yüklü Kafdağı, Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim, Dev sancılarımın budur kaynağı! Ne yalanlarda var, ne hakikatta, Gözümü yumdukça gördüğüm nakış. Boşuna gezmişim, yok tabiatta, İçimdeki kadar iniş ve çıkış. Gece bir hendeğe düşercesine, Birden kucağına düştüm gerçeğin. Sanki erdim çetin bilmecesine, Hem geçmis zamanın, hem geleceğin. Açıl susam, açıl! Açıldı kapı; Atlas sedirinde mavera dede. Yandı sırça saray, ilahi yapı, Binbir avizeyle uçsuz maddede. Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur. Içiçe mimari, içiçe benlik; Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur! Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Nizam köpürüyor, ta çenemde su. Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz; Suda ezel fikri, ebed duygusu. Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye, onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta. Öteler öteler, gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim. Gökte saman yolu benim olmalı; Dipsizlik gölünde, inciler benim. Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak... _______________________________________________________________ SAKARYA TÜRKÜSÜ İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya: Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir: Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat: Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne? Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine: Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur. Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük? Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan: Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan! Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu? Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna? Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya. Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su: Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek: Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz: Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya: Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! _______________________________________________________________ ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de geri adam,boynunda yafta... Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim! Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli, Kırmızı tuğlalar altı köşeli. Bu yol da tutuktur hapse düşeli... Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak! Bir alem ki, gökler boru içinde. Akıl almazların zoru içinde Üstüste sorular soru içinde. Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu? Buradan insan mı çıkar,tabut mu? Bir idamlık Ali vardı,asıldı Kaydını düştüler,mühür basıldı. Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı Ondan kalan,boynu bükük ve sefil; Bahçeye diktiği üç beş karanfil... Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"! Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat... Beni Allah tutmuş kim eder azat? Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem... Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem! Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil Sayım var, maltada hizaya dizil! Tek yekun içinde yazıl ve çizil! Insanlar zindanda birer kemmiyet; Urbalarla kemik,mintanlarla et. Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat; Zift dolu gözlerde karanlık kat kat... Yalnız seccademin yönünde şefkat Beni kimsecikler okşamaz madem Öp beni alnımdan,sen öp seccadem! Çaycı getir ilaç kokulu çaydan! Dakika düşelim,senelik paydan! Zindanda dakika farksız aydan Karıştır çayını zaman erisin Kopuk kopuk,duman duman erisin! Peykeler,duvara mihli peykeler Duvarda,başlardan yağlı lekeler Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler... Duvar,katil duvar yolumu biçtin Kanla dolu sünger... Beynimi içtin Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar Tek nokta seçemez dünyada nazar Yerinde mi acep,ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz? Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz? Ses demir,su demir ve ekmek demir... İstersen demirde muhali kemir. Ne gelir ki elden,kader bu,emir... Garip pencerecik,küçük daracık; Dünyaya kapalı,Allah'a açık Dua,dua eller karıncalanmış; Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu İplik ki incecik,örer boşluğu Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş Karanlığında nur,yeniden doğuş.... Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş! Sen bir devsin,yükü ağırdır devin! Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin! Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte! Ölsek de sevinin,eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın elbet bizim,elbet bizimdir! Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir _______________________________________________________________ KÖROĞLU Sırmalı cepkeni attı koluna, Tek elle dizgini gerdi Köroğlu. Tozlarla atılıp dağın yoluna, Yeşil muradına erdi Köroğlu. Dağlar, omuz omza yaslanan dağlar, Sular kararınca paslanan dağlar, Azatlık ufkunda rastlanan dağlar; Bu dağlara gönül verdi Köroğlu. Dağların ardında kalınca çile, Köroğlu yeniden gelmişti dile; Ak saçlı anadan geçilse bile, Dağlardan geçilmez derdi Köroğlu... NECİP FAZIL KISAKÜREK
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Sevgili Nida, hem hayır, hem evet; "saray soytarısı" ifadesini ben şahsen seni böyle anarken ne düşündüm ne de hedefledim; rapsodların saray soytarısı olarak yorumlanması, Batı Kültürü içindeki denklemlerle belki mümkün, ama burada Çarlık Sarayının gelenekleri söz konusu (ayrıca sadece "çarı eğlendirmek" değil, her yerde yaşayan rapsodlar vardı elbette); saray soytarılığına toz kondurmak değil elbette (Kral Lear'in soytarsını düşünsene bir; var mı yeryüzüne bundan daha şair gelmiş bir kimse? Bu arada: sana sen demeye başlamışım; umarım sakıncası yoktur...?). Ben, rapsodluğu şöyle algılıyorum (ve bu niyetle seninle ilişkilendirdim): anlatısal "zirvelerde" dolaşır sadece, iletilerini salt tepelere dokunarak (ima ve gönderme üslubuna dayalı olarak) sunar; "vadilerde", yani zirveler arasındaki yolları anlatmaya, deşifre etmeye hiç tenezzül etmez, anlaşılmayı da hedeflemez, bilenlerin kendisini pekala anlayacağını bilir. Kısacası: zirveden zirveye geçer, aradaki yolları atlayarak. Bu rapsodluk yönündeki anlatım tekniği veya tutumu, aslına bakılırsa, Homeros dışında büyük anlatıcıların hepsinde söz konusu olabiliyor; açığa vuracaklarına, ayrıntılara boğulacaklarına, sonuçsal durumları aktarmakla yetinirler (Kafka örneğin bu bağlamda en kristalize olmuş örnektir, onun edebiyatı başlı başına bir üst-göndermedir, yani doruklarda dolaşmadır kanımca.). Bir de rapsodlarla ilgili çok önemli bir boyut veya nokta daha var: üst-gönderme içinde bulundukları "referans"larını, yani hangi bağlamda bir üst-gönderme olduğunu da hiç belirtmezler, -her yana açık bırakırlar ileti içerikli "mesaj"larını. Bu onları aslında hem gizemli hem "tuhaf" kılar... Rapsodlara sonradan "saray soytarısı" yakıştırması salt Batının Rus Kültürü karşısında içine düştüğü bu konudaki cehaletinin eserinden başka bir şey değil. Sanırım, bizde "orta oyunu" da bir tür "rapsodizm" içerikli bir gelenek...ya da meddah mıydı tam bilemiyorum doğrusu, pek ehli değilim... Bu arada: kendimle ilgili, yazı ortamında değil de, gerçeklik içindeki tutumlarım konusunda sıkça rastladığım bir niteleme, "rapsod" olduğum yönündedir. Ama yazıda (en azından edebiyat dışı yazılarda) ben bu "huyumu" sürdürmüyorum nedense... Anlayacağın: bu rapsod yanını, zor bulsam da, iletişimi zorlaştırsa da, çok ama çok olumlu buluyorum şahsen...sorun şurada: şahsen olumlu bulmam, genele yarar sağlar mı sorusu ile bir çelişki de doğmuyor değil, ama bunu sen benden daha iyi biliyorsundur, farkındasındır zaten... Haydi kolay gelsin... Suyel Not: Debussy (örneğin) çok büyük bir "rapsodi" ustasıdır...müzikal "değinmeler" ve zirveler yani....
?
Şiir Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
Kime benzettin beni... Goethe “Epik ve dramatik edebiyat” adlı yazısında eski hikaye anlatıcısı Rapsod’u şöyle tanımlar: Baştan aşağı geçmiş olayı anlatan Rapsod olayın tümüyle ilgili olarak bilgili ve eleştirici görünür. Dinleyicinin kendisini uzun süre beğeniyle dinlemesini yitirmemesi için dinleyiciyi eğlendirmeyi ve ilgiyi uygun bir biçimde bölmeyi amaç edinir. Özgürlükle geriye gidip, sonra tekrar ileriye geçişler yapar. “ Unutma ki, Goethe yastığa başını her koyuşunda, Rapsod olarak uyurdu. Bilirdi uyandığında yüzlerce Goethe görecek sokakta.
Başa Dön