Ben şahsım adına site ve sorunlarımız açısından bir forum açmak istiyorum.
Tabii nasıl karşılanır bilmem.
Ve lâkin! Herkesin şikayet ve dertlerini duymak isterim kendim adıma..
Sanıyorum ki tüm site üyeleri bu konuda müşteki, herkes fikrini beyan etsin ki eksikliklerimizi giderelim.
Fazla kal yapmadan herkesi bekliyorum…!
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
naneli,
önce birilerine taş atman lazım. haklı ya da haksız yere. bir taş salla.
nida'ya mesela.
yakup suphi'ye,
ya da başkalarına.
aman dikkat et, o taş sana ordu halinde dönmesin.
acayip saçma bi soru sordun ben de saçmaladım.
forumlarda yeniyim.
yeni bir tartışma başlığı açmak için ne yapmalıyım?
Sayın Kenan Şahin,
Öncelikle, iz edebiyat forum’un hangi amaçlar dahilinde kullanıldığının gayet iyi bilincinde olduğumu söyleyerek söze başlamak istiyorum. (Başsağlığı ve csorunu bildirmek haricinde forumu üçüncü kez kullanıyorum. Yanlış anlama olduğuna inanmak istediğim bir durumu düzeltmek için)
Eğer bu bilinçte olmasaydım, düne kadar devam eden hatanın giderilmesi için üç ay boyunca sabırla beklemek yerine doğrudan iz edebiyat foruma yazarak durumu bildirebilirdim.
Ama sayısını unuttuğum iletilerle hatayı defalarca ve defalarca editörün kişisel elektronik posta adresine bildirmeme rağmen, maalesef bu üç ay içerisinde ne bir yanıt alabildim ne de hata düzeltildi.
Bu arada, kullanılan bilgisayardan kaynaklanan bir sorun olma olasılığını dikkate alarak, aynı işlemi internet kafeler de dahil olmak üzere, çok sayıda yerde yineledim. Kullanılan farklı bilgisayarların ve internet tarayıcılarının sayısı düşünülürse, problemin kaynağının şahsım olmadığı açıkça anlaşılır.
Bu durum, basit olarak sizin ‘kişiye özel yazı kaydetme hatası düşünülemez’ fikrini de çürütüyor. Ve sitede bir hata olabileceği gerçeğini de ortaya koyuyor.
En son çare olarak, İzEdebiyat’ta, Teknik Site bölümüne o notu gönderme gereğini duydum.
Ben mi yanlış okuyorum. Teknik Site başlığının altında, ‘site ile ilgili oluşan teknik sorunları anlatmanız için bu odayı kullanın’ ibaresi var değil mi?
Eğer site ile ilgili teknik bir sorunu bildiremeyeceksem bu odayı neden açtınız?
Sitede teknik bir sorun olma olasılığı neden bu kadar kabul edilemez? Hem neden olmasın? Zaman zaman böyle bir arıza her sitede olabilir. Gayet doğal karşılamak lazım. Sonra, bir hata olduğunda neden ilk önce kullanıcıyı suçlamak gerekiyor?
Aynı gün benim gibi aynı sorundan şikayetçi başka bir site kullanıcısının notu da benim notumun hemen öncesinde çıktığı halde neden sadece bana forumun nasıl kullanılması gerektiğini ‘öğreten’ bir yazı gönderme gereğini duydunuz? Diğer site kullanıcısına da aynı notu forumda gönderdiniz mi? Ben göremedim.
Sonuç olarak, yazı forumda yayınlanır yayınlanmaz aynı gün hata giderildi. Sadece benim için değil. Aynı hatadan yakınan başka bir iz edebiyat kullanıcısı arkadaşımla da konuştuğumda tekrar yazı yüklemeye başladığını söyledi. Yani, sadece bu sorun ile karşılaşan ben değilim.
Benim burada takıldığım nokta, iz edebiyat forumun ( üstelik de teknik sorunlarımız için açılan özel odanın) neden kullanıldığını bilmediğim yolunda şahsıma yapılan üstü kapalı duyarsızlık ve sorumsuzlukla suçlaması. Başkalarını sorumsuzluk ve duyarsızlıkla suçlamadan önce bir kez daha düşünelim lütfen. Sizin de söylediğiniz gibi bazen tahminlere dayanılarak yapılan yorumlar yanlış anlaşılabilir ve karşı taraf için kırıcı olabilir.
Saygılarımla,
Seval Deniz Karahaliloğlu
konuyu giriş,gelişme ve sonuç olarak yayın,giriş,erkek kalabalıkları arasındaki şuh kadın kadar çekici,gelişme uzun ayrılıklar sırasında duyulan özlem kadar derin ve sonuç hayatınızda aldığınız en sarsıcı haber gibi çarpıcı olsun.
Değmen bana
Toprağın oğluyum ben
Ellerim nasır, topuklarım ondan ayrık
Terimi yağmurlara saldığımdan beri
Dünyaya sataşır, yaramazlık ederim
Başına buyruk…
Hem
Toprağın anasını ağlatır, ciğerini söker
Üç beş çapada tarlanın ucunu beller
Hem de
En güzelinden duyguları ondan beslerim
Yüzüm rüzgarlara savruk…
Dedim ya
O’nun oğluyum ben
Olur olmaz safsatalara kulak asmam
Yeri geldiğinde kimseye boyun eğmem
Oymuş buymuş dinlemem
En kralından racon keser, karşısına dikilirim
Zira
Yüreğim lâl ateşlerde kavruk…
Sevgili Suphi,
Sakilik yaparım sana ama bir şartla, kadehte balık olacaksın.
İğne olayına gelince, işin şaka yönüydü. Yazı hakkında yapacağın yorumu gerçekten merak ettim. Zira duygu ağırlıklı bir yazıydı, teknikten yoksun.
Yorumlarınızda kullandığınız dil bana biraz karmaşık geliyor, ilaçların kullanma kılavuzunu okur gibi hissediyorum kendimi. Buna rağmen sizden yeni yazarlar, şairler, düşünürlerle tanışma olanağını bulmak da ayrı bir haz veriyor. İster istemez bilmediğim isimleri “Google amcadan” araştırıyorum ve onlarla tanışıyorum. Teşekkürler.
Lord Chandos’un mektubuna değinmeyi hiç düşünmüyor olmama rağmen, kendisi ölmemiş olsaydı ona cevap yazmayı düşünebilirdim. Son zamanlarda okuduğum en muhteşem mektup olmasından.
Saygılar.
bi insan isteyuince asık olamıyo ask onu isteyince asık oluyo
ben ilerde yazar olmak isterim suan kısa kısa hikayeler uyduruyorum 1 sayfalık falan sindilik bazen de yazılar ama amacım roman yazmak ama bi hikaye yazarken ndirek sonuca geciyorum bu yuzden roman zorluyo sizce ne yapmalıyım
Orhan Veli Kanık, 13 Nisan 1914 tarihinde İstanbul'da doğdu. Galatasaray'da başladığı öğrenimini, babasının atandığı Ankara'da Gazi İlkokulu ve Ankara Erkek Lisesi'nde sürdürdü. Lise sıralarında Oktay Rıfat ve Melih Cevdet'le arkadaş oldu. Liseyi bitirince İstanbul'a dönerek, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi, ancak yüksek öğrenimini yarım bıraktı. 1936'da Ankara'ya döndü ve askere gidinceye dek PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosunda memurluk yaptı. Yedek subaylığını tamamlayınca, iki yıl kadar, yine Ankara'da, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda çalıştı. 1947'de, Hasan Âli Yücel'in yerine Reşat Şemsettin Sirer'in bakan olarak atanması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığında "antidemokratik bir hava" esmeye başladığını söyleyerek, görevinden istifa etti. 1 Ocak 1949-15 Haziran 1950 tarihleri arasında yirmi sekiz sayı süren, on beş günde bir yayımlanan, iki sayfalık "Yaprak" dergisini çıkardı. Yaprak dergisi serüvenini sürdüremeyeceğini anlayınca Ankara'dan ayrılıp İstanbul'a gitti. Gene o yılın kasım ayı içinde, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura düşerek ayağından yaralandı. İstanbul'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü, Rumelihisarı Mezarlığı'na gömüldü.
Garip ya da Birinci Yeni denilen akımın öncüsü, kuramcısı. Yirmi sekiz sayı süren Yaprak serüveni öncesinde, Ankara Erkek Lisesi'nde okul kooperatifin parasıyla Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile birlikte Sesimiz dergisini çıkarmışlardır. Biçemini belli eden ilk şiirlerini, yine, arkadaşları Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile birlikte Varlık dergisinde yayımladı ve müthiş bir ilgi gördü. Şiir ve yazıları, Varlık dergisinden başka İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, İnkılapçı Gençlik, Ülkü, Demet, İşte, Aile gibi dergilerde yayımlanmıştır. İkinci Dünya Savaşına katılmayan ve katılmış kadar etkilenen Türkiye'de, Türk şiirini birtakım kalıp ve klişelerden, şairanelikten, yıpranmış benzetmelerden kurtardı, kısa ve basit ama vurucu bir söylem (eda) geliştirdi. Şiirin bilinen ve kabul gören sınır taşlarını yerinden oynattı. Yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.
İSTANBULU DİNLİYORUM
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.
_______________________________________________________________
GÜN OLUR
Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.
Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!...
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...
_______________________________________________________________
AÇSAM RÜZGARA
Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Mavilerde sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş.
Açsam rüzgara yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.
Bir limanda, büyük ve beyaz...
Mercan adalarda bir liman..
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı bir yaz.
Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her alemden uzak ada.
Konsa rüya dolu köşkümün
Çiçekli dalına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.
Her gün aheste mavnaların
Görsem açıktan geçişini
Ve her akşam dizilişini
Ufukta mermer adaların.
Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş,
İller, göller, kıtalar aşmak.
Ne hoş deniz deniz dolaşmak
Düşünceler gibi başıboş.
Versem kendimi bütün bütün
Bir yelkenli olup engine;
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.
ORHAN VELİ KANIK
Sevgili dostum,
kişisel olup olmaması şu an umrumda değil, zaten "genel tartışma" odasındayız, yani biraz özgürce takılabiliriz; sana bir itirafım olacak:
rakı içmeyi bilmeyen bir insanım; bundan da hiç gocunmamıştım şimdiye kadar; ama doğrusu, akşam güneşini uzaktaki bir nehirde toplanmış olarak görmek, bu arada seninle bir kadeh rakı içmek, susmak, ve sadece etraftaki dünyayı olduğu gibi kabullenmek, kısacası: rakı muhabetine ortak olmak, şu anda başarabileceğim bir şey gibime geliyor; hakkını verebilirdim şu an; ama bunun için bir koşul var: sen olmalıydım karşımda saki olarak.
Suyel
Değerli Hülya,
(esin perileri ile ilgili) Düşüncelerime/yorumlamalarıma değer verdiğiniz için teşekkür ederim. Bu arada size bir soru sormak isterim; ama yanlış anlayacağınızdan korkuyorum, fakat sormadan da edemeyeceğim; üç iletinizin iki (aynı olan) örneği bana bir buçuk ay öncesine kadar sohbet ettiğimiz ve çok değer verdiğim ve sonradan kasıtsız bir yanlış anlamadan ötürü incittiğim bir katılımcı arkadaşıma ait; Adı Güliz. Bu bir teknik kaza mıydı (yani, o iki iletinin sizin adınızla tekrar gönderilmesi) yoksa bunda bir “ima” mı aramak gerekir? Umarım teknik kaza değil de, benim yaşlı ürkek kalbimin umduğu ve sevinçle karşılayacağı bir “ima” durumudur.
Hugo von Hofmannsthal; genç, basit bir çocuk bir gün dile gelir ve der ki:
Yüzeydeki hayatın türküsü
Ve çocuklar büyür derin gözlerle,
Her şeyden habersiz, büyür ve ölür,
Ve bütün insanlar yürür kendi yollarında.
Ve ham meyve tatlı meyveye dönüşür,
Ve geceleyin yere düşer ölü kuşlar gibi
Ve birkaç gün hepsi öyle durur ve çürür.
Ve her zaman rüzgâr eser ve sürekli
İşitip konuşuruz birçok sözü biz,
Ve bedenin yorgunluğunu duyarız ve şevkini. -
Ve çayırın arasından caddeler dolanır ve isimsiz
Kasabalar olur orada burada, ağaç, gölet, meşalelerle
Ve tehditle dolu, ve ölgün, sessiz...
Ne için kurulmuş bunlar? Ve birbirlerine
Benzemezler hiç? Ve sayısızdır bu kadar?
Gülüş, ağlayış ve sararmayı değiştiren ne?
Bütün bunlardan bize ne, ve bu oyunlardan,
Ki uluyuz biz, ve ebediyen yalnız kalarak
Gezeriz, asla herhangi bir hedef aramadan?
Ne ki, benzeri şeyleri fazlaca görmüş olmak?
Ancak, çok şey söyler yine de, «akşam» diyen,
Bir söz ki, içinden derin anlam ve hüzün akar,
Tıpkı koyu bal misali oyuk peteklerden.
Uzaklardan kıyıya vuran dalgalar gibi: hiç şaşmadan, sonsuza kadar aynı olanın ve tekrarlana tekrarlana o korkunç gerçekliğe dönüşen şeyin bize ve umut/kaygı veya ağlayış/gülüşümüze karşı kayıtsızca kendi kendini üretmesi gibi: çocuklar büyür derin gözlerle, her şeyden habersiz, büyür ve ölür/bütün insanlar kendi yollarında yürür…bu denli ölüme ve güzelliğe duyarsızlaşmış halde kendi yolunda gitmeye mahkum bizlerin gözü önünde cereyan eden bu “yüzeydeki hayat” “ve”lerle sırasız, belirsiz, hiçbir niteliksel ayrım gözetmeden bir “eklemleme” ile çoğalır gider; bir çocuk veya “şair” gözüyle bakıldığında evet: büyür ve ölür arasında bir göz kırpış kadar yakınlık veya uzaklık söz konusudur sadece; nedir ki “zaman” şairin özdeşleştiren bakışı altında? Nedir mekan ve uzam? Uzak yakın? İri ufak? Farkı biz büyüklerin aklı biçer. Şair ve çocuk değil. Çocuk için, her şey “bir”, yani: ve’lerle görsel anlamda yan yana dizilmiştir sadece, ve bu haliyle görsellik boyutunda akar gider. “Anlam”? Yorgun, bitkin çağın yüküyle insan: ah, gitsenize, anlammış, diyesi geliyor öldürücü bir tebessümle. Yeryüzü hayatının yüzeyindekilerin arasında olup biten ve dizilişlenenler karşısında anlam aramak, öyle mi? Niçin kurulmuş bütün bunlar? Ve benzemezler birbirlerine hiç? Ve sayısızdır bu kadar? Evet: nedir ki bunları fazlaca görmüş olmak? –Anlamı? “Akşam”, sadece bir sözcük; fakat yine de derin anlam ve hüzün akar, tıpkı bal akar misali oyuk peteklerden. Lord Chandos’un tuhaf suskunluğunun bu mısraların etrafında kümelendiğini, süzüldüğünü hissederiz. Bu nedenle aslına bakılırsa bu bir şiir değildir; bu, lirik öznenin (“ben”) yüzeydeki hayatın içinde tıpkı bir hap bir bardak suda misali eriyerek suskunluğa, o ulu deruni suskunluğa geri çekilmesinin hüzün dolu betimidir aslında.
Bir de şu mırıldanışlar var, asla şiir, asla dil değil, bambaşka bir şey: bizim suskun suskun bakmamızı emreden şey:
Dünyanın sırrı
Derin kuyu elbet bilir onu,
Bir zamanlar derindi herkes ve suskun,
Ve herkes bilincindeydi onun.
Büyülü sözler misali tekrarlanıp
Ve özüne kadar kavranmadan,
Öyle dolaşır ağızlarda artık tıpatıp.
Derin kuyu elbet bilir onu,
İçine bükülüp anlamış bir adam,
Anlamış ve yitirmiş sonradan.
Ve zırvalayıp şarkı söylemiş, -
Onun karanlık aksine bir gün
Bir çocuk eğilip irkilir büsbütün.
Ve büyür ve kendisi nedir bilmez,
Ve bir kadın olur, birinin sevdiği,
Ve -harika!- aşkın nasıl verdiği!
Aşk nasıl da derin ileti verir:
Uzaktan sezilmiş nesneleri
İma eder derin öpüşleri.
Sözcüklerimizin içindedir.
Dilencinin, ayağıyla teptiği çakıl,
Bir elmasa barınaktır asıl.
Derin kuyu elbet bilir onu,
Ancak, bir zamanlar herkes bilincindeydi onun;
Artık etrafta bir uçurum seğirir durur.
Hani erken inerdi karanlık
Hani yağmur yağardı inceden
Hani yokluğunda işten dönerken
Işıklar yanardı evlerde
Hani ay herkese gülümserken
Mevsimler kimseyi dinlemezken
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken
Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizim
Henüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi çok eskiden
Şimdi ay usul yıldızlar eski hatıralar gökyüzü gibi
Gitmiyor üzerimizden geçen geçti, geçen geçti
Hadi geceyi söndür kalbimin şimdi uykusuzluk vakti
Gençlik de geceler gibi eskidendi
Düşüncelerinize katılıyorum. Herşeyi de esin perilerinin insafına bırakıp gitmek olmaz. Sonra sizin de dediğiniz gibi gaz verip giderlerse biz ne yaparız? :)
Esin perilerinin yardımı olmadan da olmaz ama... mesela hayal ettiklerimizi aktarma sürecindeki düşünüşü süreçlere ayırırsak; ilk süreç irrasyonel ve bilinçdışıdır, ikinci ise günlük yaşamdaki mantığa oturtulmuş rasyonel düşünme sürecimizdir, üçüncü ise bu iki sürecin büyüsel birleşimidir ( majik sentez), yaratım sürecidir. İşte bizim esin perilerimizin devreye girmesi gereken yer; üçüncü süreç kanımca. Bu durumda biraz benim, biraz sizin dediğinize varıp ortak bir yolda birleşiyor düşüncelerimiz sanırım, o da şudur ki; düşünceleri aktarım sırasında belli bir mantık çerçevesinde sınırlandırmak zorunda olsakda, yapıt içerik olarak içgüdüsel, bilinçdışı ve farklı kaynaklardan yararlanılması (esin perilerimiz olabilir) gereken bir yaratıcılık süreci barındırmalıdır. Bilemiyorum sizce de konuştuklarımızı bu şekilde konsantre edip bir paragrafta özetlemek doğru oldu mu?