"Yürürken tümceler kuruyorum; otururken sahneler düzenliyorum; sözün kısası bilip bileceğim en coşkulu sevinçler içindeyim. ... Benliğimin bileşimi ancak yazmakla düzenlenebiliyor... Yazmazsam hiçbir şey bütün oluşturamıyor... Yazmazsam hiçbir şey gerçek değil.”
diyen bir yazarın yazdıkları bence bir kat daha fazla okunmayı hakediyor.
"Kendine ait bir oda" insanın özellikle de kadınların kendilerini olması gerektiği gibi güçlü hissetmesine yol açan bence duruşu sağlamlaştıracak bir yapıt...
"Orlando" ise anlaması bir o kadar zor ve bir o kadar basit görünen bir şaheser, yazı yazım, tarih, sanat, değerler, kaygılar kısaca içinde yaşam barındırıyor.
Virginia Woolf okumaktan öte yazmayı kamçılayan gerçekten iyi bir yazar...
Dünya Edebiyatı
6 görüntülenme · 21 ileti
“Kendinize eğilmek, ruhunuzu sorgulamak, coşkulu anılarınızı anımsamak istediniz mi, Şiir’in Kendi’nden başka amacı olmadığını görürsünüz; olamaz da. Yalnız şiir yazma zevki için yazılmış olandan daha soylu, daha büyük, şiir adını taşımaya gerçekten değen başka şiir yoktur.”
“Kötülük Çiçekleri”
Baudelaire’i düşündüğümde, ısrarlı bakışı gelir aklıma. Görülenden daha fazlasını anlamak ister gibi dikkatli bakan birinin gözleridir bunlar. Bakışında içine dönüklük de hissedilir. Kendi üzerine eğilmiş, sorgulayan, benliğini kanepeye yatırmış, bilincini soyuyordur; ya da kendisine beyin ameliyatı yapan bir cerrahtır.
Siz kendisi hakkında ne düşünüyorsunuz simgecilik romantizme tepki olarak doğan bir akım Baudelaire ise ya çok sevilir ya da nefret edilir...
Haiku; "hai" (doğal-olağan) ve "ku"(gök-boşluk)sözcüklerinin birleşiminden meydana geliyor. Doğallık, "yaşamın doğal akışını engelleyecek hiçbir tanıma değer verme" ilkesini benimseyen Zen görüşünden kaynaklanıyor.Boşluk-gök ise duru olmak, birleşmek şeklinde ifade ediliyor.
Haiku, Japon edebiyatında 5/7/5 hece ölçüsüyle yazılan bir lirik şiir türü.
16.yüzyılda ortaya çıkmış, 17 ve 19. yüzyıllarda gelişmiş. Daha çok doğayla alakalı üç dizeli ve hece ölçüsü ile yazılan şiirler. Toplam 17 heceye dayanıyor. Dünya edebiyatında yerini almış bir tür.
İngilizce'de denense bile, 5/7/5 hece ölçüsünün tutturulması mümkün değil. Ancak Türkçe'de sözcükler hecelenebildiği için Haiku tarzında şiirler daha kolay denenmekte. Her yıl dünya çapında Haiku yazan şairlerin katılımını sağlayan Uluslararası Haiku Derneği'nin düzenlediği yarışmalara Türkiye'de katılımcı ülke.
www.haikum.com/ aylık Haiku şiir dergisi olarak faaliyette.
***************************************************************
Japon Haiku şairleri:
Basho Matsuo (1644 ~ 1694)
Buson Yosa (1716 ~ 1783)
Shiki Masaoka (1867 ~ 1902)
Kyoshi Takahama (1874 ~ 1959)
Ippekiro Nakatsuka (1887 ~ 1946)
Sekitei Hara (1889 ~ 1951)
Hisajo Sugita (1890 ~ 1946)
Suju Takano (1893 ~ 1976)
Kakio Tomizawa (1902 ~ 1962)
Koi Nagata (1900 ~ 1997)
***************************************************************
Türk Haiku Şairleri:
Orhan Veli,
İlhan Berk,
Sina Akyol,
Enis Batur,
Mustafa Köz,
İbrahim Berksoy,
Oruç Aruoba(Ne-Otuz altı Tanzaku),
Kadir Aydemir(Sessizliğin Bekçisi),
Turgay Kantürk(Ay için küçük şeyler),
Hakan Cem(Susmanın Ötesi),
Erol Özyiğit (Saklı Yüz)
***************************************************************
Örnekler:
Natsukusa ya
Tsuwamonodomo ga
yuumeno ato
(Basho)
Yazın otları
Savaşçılar
Hayal gibi
***************************************************************
poyraz
dokunup omuzlarına
uyandırıyor düşlerini
(Dowd Edward Rebinson)
***************************************************************
hem sımsıkı giyinmiş
hem de uzatmış dilini
kar tanesi yakalıyor
(Raj K. Bose)
***************************************************************
ne kadar da
sustun yazböceği;
unutmadım sesini.
(Turgay Kantürk)
***************************************************************
bu ne gürültü
tırtıllar, kuşlar
düşünüyoruz
(Kadir Aydemir)
***************************************************************
http://ww.haikum.com/
http://www.yitikulke.com/haiku.htm - 9k
http://www.big.or.jp/~loupe/links/ehisto/ehisinx.shtml
Şiir kuramları konusunda ilgilenenlere Rilke'nin Orfe'ye (Orpheus'a) soneleri önerilir. Bir örnek:
Sone IX
Gölgenin karanlığında da
sazı kaldırmış olan ancak,
sonsuz suskun mükafata
sezerek ulaşacak.
Ölülerle, gelincikleri,
onlarınkilerini paylaşan,
en sessiz sesi
bile yitirmez sonradan.
Gölletin üstündeki akis
bize sık sık bulansa da:
Resmi bil.
Sesler bilakis
eşikler arasında
Ebedileşip incelir.
Hugo von Hofmannsthal; genç, basit bir çocuk bir gün dile gelir ve der ki:
Yüzeydeki hayatın türküsü
Ve çocuklar büyür derin gözlerle,
Her şeyden habersiz, büyür ve ölür,
Ve bütün insanlar yürür kendi yollarında.
Ve ham meyve tatlı meyveye dönüşür,
Ve geceleyin yere düşer ölü kuşlar gibi
Ve birkaç gün hepsi öyle durur ve çürür.
Ve her zaman rüzgâr eser ve sürekli
İşitip konuşuruz birçok sözü biz,
Ve bedenin yorgunluğunu duyarız ve şevkini. -
Ve çayırın arasından caddeler dolanır ve isimsiz
Kasabalar olur orada burada, ağaç, gölet, meşalelerle
Ve tehditle dolu, ve ölgün, sessiz...
Ne için kurulmuş bunlar? Ve birbirlerine
Benzemezler hiç? Ve sayısızdır bu kadar?
Gülüş, ağlayış ve sararmayı değiştiren ne?
Bütün bunlardan bize ne, ve bu oyunlardan,
Ki uluyuz biz, ve ebediyen yalnız kalarak
Gezeriz, asla herhangi bir hedef aramadan?
Ne ki, benzeri şeyleri fazlaca görmüş olmak?
Ancak, çok şey söyler yine de, «akşam» diyen,
Bir söz ki, içinden derin anlam ve hüzün akar,
Tıpkı koyu bal misali oyuk peteklerden.
Uzaklardan kıyıya vuran dalgalar gibi: hiç şaşmadan, sonsuza kadar aynı olanın ve tekrarlana tekrarlana o korkunç gerçekliğe dönüşen şeyin bize ve umut/kaygı veya ağlayış/gülüşümüze karşı kayıtsızca kendi kendini üretmesi gibi: çocuklar büyür derin gözlerle, her şeyden habersiz, büyür ve ölür/bütün insanlar kendi yollarında yürür…bu denli ölüme ve güzelliğe duyarsızlaşmış halde kendi yolunda gitmeye mahkum bizlerin gözü önünde cereyan eden bu “yüzeydeki hayat” “ve”lerle sırasız, belirsiz, hiçbir niteliksel ayrım gözetmeden bir “eklemleme” ile çoğalır gider; bir çocuk veya “şair” gözüyle bakıldığında evet: büyür ve ölür arasında bir göz kırpış kadar yakınlık veya uzaklık söz konusudur sadece; nedir ki “zaman” şairin özdeşleştiren bakışı altında? Nedir mekan ve uzam? Uzak yakın? İri ufak? Farkı biz büyüklerin aklı biçer. Şair ve çocuk değil. Çocuk için, her şey “bir”, yani: ve’lerle görsel anlamda yan yana dizilmiştir sadece, ve bu haliyle görsellik boyutunda akar gider. “Anlam”? Yorgun, bitkin çağın yüküyle insan: ah, gitsenize, anlammış, diyesi geliyor öldürücü bir tebessümle. Yeryüzü hayatının yüzeyindekilerin arasında olup biten ve dizilişlenenler karşısında anlam aramak, öyle mi? Niçin kurulmuş bütün bunlar? Ve benzemezler birbirlerine hiç? Ve sayısızdır bu kadar? Evet: nedir ki bunları fazlaca görmüş olmak? –Anlamı? “Akşam”, sadece bir sözcük; fakat yine de derin anlam ve hüzün akar, tıpkı bal akar misali oyuk peteklerden. Lord Chandos’un tuhaf suskunluğunun bu mısraların etrafında kümelendiğini, süzüldüğünü hissederiz. Bu nedenle aslına bakılırsa bu bir şiir değildir; bu, lirik öznenin (“ben”) yüzeydeki hayatın içinde tıpkı bir hap bir bardak suda misali eriyerek suskunluğa, o ulu deruni suskunluğa geri çekilmesinin hüzün dolu betimidir aslında.
Bir de şu mırıldanışlar var, asla şiir, asla dil değil, bambaşka bir şey: bizim suskun suskun bakmamızı emreden şey:
Dünyanın sırrı
Derin kuyu elbet bilir onu,
Bir zamanlar derindi herkes ve suskun,
Ve herkes bilincindeydi onun.
Büyülü sözler misali tekrarlanıp
Ve özüne kadar kavranmadan,
Öyle dolaşır ağızlarda artık tıpatıp.
Derin kuyu elbet bilir onu,
İçine bükülüp anlamış bir adam,
Anlamış ve yitirmiş sonradan.
Ve zırvalayıp şarkı söylemiş, -
Onun karanlık aksine bir gün
Bir çocuk eğilip irkilir büsbütün.
Ve büyür ve kendisi nedir bilmez,
Ve bir kadın olur, birinin sevdiği,
Ve -harika!- aşkın nasıl verdiği!
Aşk nasıl da derin ileti verir:
Uzaktan sezilmiş nesneleri
İma eder derin öpüşleri.
Sözcüklerimizin içindedir.
Dilencinin, ayağıyla teptiği çakıl,
Bir elmasa barınaktır asıl.
Derin kuyu elbet bilir onu,
Ancak, bir zamanlar herkes bilincindeydi onun;
Artık etrafta bir uçurum seğirir durur.
Shakespaere sonelerinden bir örnek:
VII
Doğuda, bak, heybetli ışık
Kaldırır da ateşli başını, aheste
Aheste kurulan bu törende artık
Hürmetli bakışları alır yüce majeste.
Göğü tırmandı mı doruğuna dek,
Diri gençliğine denktir orta yaşın;
Güzelliği yaldıza dalsın diye sabrederek
Hep seyrini izler durur fani bakışın.
Ancak, en tepeden, yorgun, sefil,
Geçkin bir yaş gibi günden düşünce,
Gözler,önce hizmetkar, şimdi rezil,
Düşük yolundan çevrilir başka yere.
Senin ölümün, öğlenin geçti mi, böyle olur,
Gözden uzak, -en iyisi mi: bir oğul doğur.
Suyel
Pencereden dalgın bakış
Şimdi telaşla gelen bu ilk bahar günlerinde ne yapacağız biz? Bu sabah gök griye boyanmıştı, ancak şu an pencereye gidince insan şaşırır ve pencere koluna yanağını usulca yaslar.
Aşağıda elbette artık batan güneşin ışığını görmek mümkündür orada giderken etrafına bakınan kızın yüzünde, ve aynı anda onun arkasından gelen adamın gölgesi düşer bu yüze.
Sonra adam geçip gitmiştir ve kızın yüzü yine büsbütün aydındır.
Franz Kafka
İki elim kavgaya tutuştu
Bakışlarım onlarda...
Madem onlar benim ellerimdi
Tarafsız bir hakem olmalıydım.
Ancak,
Görevim hiç de kolay değildi...
Ömrüm boyunca,
Sol elime,
Kötü bir niyet beslememe karşın,
Hep sağ elimden yana oldum.
Eğer sol elim kalkıp da
Bir şey söyleseydi,
-Hoş görülü ve adaletli olan ben-
Bu suistimale,
Hemen o an
son verebilirdim.
Oysa şimdi,
Sağ elim
Sol elimin sırtını sıvazlıyor
Ve ben
Taraf tutmuş hakem de,
Bu durumu onaylayarak
başımı sallıyorum...
F. Kafka
Mavi Oktav Defterleri
II. Defter
Düzenleme: O.L.B.
Vaz geç!
Sabahın çok erken vakitleriydi, caddelerse temiz ve boş, istasyona gidiyordum ben. Bir kilise kulesindeki saat ile kendi saatimi karşılaştırınca, sandığımdan çok daha geç olduğunu gördüm, acele etmeliydim, bu keşfin ani korkusu yolumda çok daha güvensiz olmamı sağladı, bu şehirde henüz çok fazla aşina değildim, çok şükür ki, yakınlarda bir koruma memuru vardı, ona doğru gittim ve nefessiz bir halde yolu sordum ona. Gülümsedi ve dedi ki: “Benden mi yolu öğrenmek istiyorsun?” “Evet” dedim, “kendim bulamadığıma göre.” “Vaz geç, vaz geç!” dedi ve gülmeleriyle yalnız kalmak isteyen insanlara özgü büyük bir kavisle arkasını dönüp ayrıldı oradan.
Franz Kafka
Kafka’nın “güzel çaresizlikleri” (günceler) hırslı insanları hoşnut kılmıyor. Belli bir hedefe doğru yol alan kimselerin, böyle hedeflerin olmayacağını, yeryüzü saatleri ile başka boyutların saatlerinin birbirini asla tutmayacağını düşünememeleri ne gariptir, bir gençlik durumudur kuşkusuz, bir düş durumu adeta (Kafka’nın romanlarındaki baş kahramanların hep bir düşten uyanarak tutuklu veya değişmiş hale düşmeleri de herhalde tesadüf değildir, -hani Gregor Samsa, ya da Bay K.). Kafka kendi dogmatik kristaline dönüştürdüğü bu çaresizliği ile ilgili en kestirme yoldan şu tanımı yapıyor: Bütün mesele toz zerreciğine dönüşebilmektir. Keşke bir toz zerreciği olsam da birileri gelip beni kürekle şu odanın köşesinde süpürüp atsa artık, ne muhteşem olurdu. Kafka’da eller, çaresiz değildir, hele hele kavgaya tutuşmuş eller (gerçi o metin kesitinde iki el birbiriyle kavga ediyor, dünyayı değiştirmek veya dönüştürmek için ortak kavgaya girişmiyor; yani: biri çaresizliği ve eylemsizliği diğer ise yaşamsal “savaşı” ve arayışı temsil ediyor). Kafka’nın kendisi için bu kavga halindeki elleri, deruni ve asla görünmez ironisi ve alaycılığının sadece birer hedefi haline gelebilir. Üstelik kendi hakem rolüne de incecik bir tebessümle bakabilmektedir. “Vaz geç”te “koruma memuru” vardır; genelde bu metinle ilgili yorum ve analizlerde bu koruma memuru hep “Polis” olarak algılanır; yani Devleti temsil eden kimse olarak; oysa Kafka yine kendine özgü sessiz ima yoluyla bunun hiç de öyle olmadığını vurguluyor: “Schutzmann” diyor, yani: koruma memuru; korumak ne demek? “Yolu aramak” ne demek? Hem de “istasyon”a giden yolu, yani “kalkış” ve hareketin ilk noktasının başladığı yere giden yolu aramak. Koruma memuru haklıdır: vaz geç bu sevdadan! Kendi gülmesini ise kendisine saklamak istemesi de doğal değil midir bu durumda?
Suyel
Not: Almanca’da “Turmuhr” ifadesi geçiyor, ama Avurpa’daki “kule saatleri”nin (Turmuhr) Big Ben hariç, genelde kilise kulelerinin saatleri olduğunu, şehrin içinde de her yerden görülebilecek şekilde en yüksekte bulunduğunu Kafka ve onun okurları için kendiliğinden anlaşılır bir durum olduğu için “Kirchenturmuhr” (Kilise kulesinin saati) denmemiştir; Türkçe’de ise bu gizli ifadenin açığa çıkarılması kaçınılmazlaşıyor, zira kastedilen “çelişme” (beşeri – kendi saati ile metafiziki – sonsuzluğu imgeleyen saat arasındaki çelişme) vurgulanmış olmazdı. Kafka’nın işte bizzat vurgulamak istediği nokta ise buradadır: yeryüzü içinde sonsuzluğun arayışına kalkışmak, yani: hareket ve eylemsellik içinde (sonluluk çerçevesinde) bulunmak ile hareketsizlik ve durağanlık içinde (sonsuzluk boyutunda) korumak arasındaki çelişme durumu.
İstanbul’da 1999 yılında yapılan bir Çeviri Sempozyumunda (1. Gökşit Aktürk’ü Anma Sempozyumu) bir katılımcı bu nedenle biraz kışkırtıcı bir amaçla “Kule saati” ifadesinin aslında Türkçe’ye kültürel aktarımı bakımından “ezan” olarak çevrilmesi gerektiğini savlamıştır.
Yaşlısın deseler de bana,inanmam aynalara,
Gençlik ve sen aynı yaştasınız ya!
Ama zamanın yol yol izler açtığını görürüm de sende,
Anlarim,ergeç bana da gelip çatacak ölüm.
Seni baştan ayağa saran şu güzellik var ya,
Yüreğimin en gösterişli örtüsü de o işte benim.
Göğsünde yaşadıkça yüreğim, yüreğinse ben de attıkça,
Kim der ki, nasıl diyebilir ki, senden yaşlıyım?
Yeni doğmuş yavruyu sakınır gibi ebesi,
Taşıdığım yüreğin üstüne ben nasıl titreyeceksem.
Nasıl sakınacaksam kendimi, kendim icin değil, senin için;
Öyle sakın işte sen de kendini, ey sevdiğim!
Geri gelir sanma yüreğin, benim yüreğim öldükten sonra;
Bana vermiştin onu, unutma, geri almamak üzere bir daha.
Bütün hazları tattım,kitapları okudum
Ah,kandırmadı;kaçmak,kurtulmak istiyorum.
Bir başka köpükle gök arasındaki kuşlar
Orada şimdi kimbilir ne kadar sarhoşlar
Deniz çekiyor,deniz kim tutabilir beni;
Gözlerde aksi yanan o eski bahçeler mi?
Geceler!Mahzun ışığı mı yoksa lambanın,
Beyaz kağıda vurur,korkar dokunamazsın;
Ne o,n ede çocuğuna meme veren taze;
Gdeceğim,ey gemi,bilinmedik ellere,
Demir al sallayarak direklerini sızlar
Yürek ümitle,ama sonra her şeyi anlar,
Belki de fırtınaları çağıran direkler,
Şu anda,rüzgarla gelecek ölümü bekler,
O zaman ne yelken,ne de ümit...ama sen yine
Kalbim,gemicilerin şarkısını dinle.