Ama geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Roman konusunda söyledikleriniz bana doğru geldi, fakat henüz ileride olursa nelerle karşılaşacağımı bilemediğimden sadece "korku" bölümünü benimseyebildim :) Yine de ileride büyük hedeflerden mutlu olmak isteyen yazar adayları için tatmin edici bir yazı. Teşekkürler..
Sanırım forum bölümünde anket haline dönüşmezse altına en az yazı yazılacak başlık bu.
Nadir istisnalar haricinde tüm uyarlamaların kitaba göre sönük kaldığı bir gerçek.
Bu başlık altında kitabına nazaran değersiz kalan filmlerin yazılması anlamsız olguğuna göre kitabını aşan ve beklenenden daha fazlasını veren filmlerin incelenmesi uygun olur diye düşünüyorum.
Deniz arkadaşım
Hakan beyin hesabı çok güzel... Bu hatırlatmayı da onun yazısına ek kabul et. Bir kitabı 500 adetten az basacak bir matbaayı zor bulursun. Senin bahsettiğin gibi 10 adet ise takdir edersinki hiç kabul edilemeyecek rakam. Belki en az 100 kopya için iyi bir aramayla bir matbaayı bulup ikna edebilirsin ama fiyat-adet orantısına göre kitap başına masrafı çok artar.
Ben de bir sürü berbat ve saçma aşk şiiri yazmışımdır edebiyat neresinde başlar neresinde biter umrumda değil. Benim tatmin olmam ve eğer muhatabı varsa ona birşeyler anlatabilmem yeterli.
Bir sürü insanın berbat şiir kitaplarını hazırladım ve kitap sahiplerinin bu forumda yazılanları kitaplarını bastırmadan önce okumalarının birşeyi değiştirmeyeceğinden de eminim. Basılan bu kitaplar yazarlarının insani ihtiyaçlarıdır veya ego pompalayıcısıdır, bunların başkasını rahatsız etmesi anlamsız.
Okuyucu için ise seçici olup olmamak veya neyi okuyup neyi okumak istemediği kendi problemi. Okuyucu şu tür kitapları okumamalı diye bir zihniyet olamaz.
İşin edebi kısmına da birşeyler söylemek isterim. Aşk şiiri edebi midir değil midir?
Bütün sanatlar insan duygularına, hislerine hitabeder. Bir insana küfür etmek için kelime oyunlarında dolaşmak bile edebiyattır. Şiirin fikir taşıması gerekliliği vurgulanıyor. Aşk şiirinin içi de tamamen bence lerle doludur. Şiirin bugünkü yüceliğinin fikire ve bilgiye dayalı olması gibi bir dar kalıba sokarsak, herhangi bir trafik kazasında, bilirkişinin tuttuğu rapordaki cümleleri alt alta koyar ve şiir elde ederdik ve tamamen fikir ve bilgi kriterlerine uygun olurdu. Kafiyesi vardı yoktu demenin lüzumu yok iki kelimeyle oynanır kafiyeli rapor olur.
Not: Konuyla ilgisiz ama yapılan yorumların arasına sıkıştırılan "ben masumum, suçlu [[B]]bence[[/B]]" der gibi 'bence'ler konulmasını da anlamıyorum. Sanki yorumcunun her yazdığını yanındaki birisi dikte ediyormuş gibi "bunu da ben söyledim" gibi bencelere ne gerek var. zaten herkesin yorumu kendi metin penceresiyle belirtiliyor
Bazı süvariler vardır, cins bir ata binmiş doludizgin sürerler ve diğer binicilerle ilgilenmezler
Bazı süvariler vardır, sıradan bir ata binmiş ve kendisi gibi başka binileri yol arkadaşı edinirler
Bazı süvariler vardır, yaşlı bir eşşekle yola düşerler. Kimisi dört nala gittiğini sanır kimisi de hızını farkındadır
Bazı süvariler vardır, süslü bir ata binmiş hedeflerine hızla yolaldıklarını düşünürler. Atlı karıncada olduklarını farketmekten aciz.
Bazı yazar ve şairler vardır, kendilerine bambaşka bir yol çizmiş, gelenlere yeni yollar açan
Bazı yazar ve şairler vardır, birçok iyi yazarla benzer değerde eser verir
Bazı yazar ve şairler vardır, yazdıklarının berbat olduğunu bilir veya iyi olduğuna inanır
Bazı yazar ve şairler vardır, orijinal yazımlarla bezeli fakat kendisi gibi birkaç yazarla birlikte içine kapanmış olduğundan habersiz, kendi çalıp oynayan kendi oynayan bir anlayışta. Etrafında döndükleri kah Aristo kah Sokrates. Etrafında döndüklerinin aslında kendisine yeni bir yol çizmiş olduklarını bilmeden. İronik tarafı eşşek binicilerini aşağılamaları.
“İnsanların en çekindikleri konudur roman yazmak” Sıradan bir insan için çok garip bir iddia. Özellikle bir romanın yazımından çekinmek söz konusu olunca belki yüzleşmek istemeyecekleri binlerce olayı, kişiyi veya duyguyu sıralayabilirler bir çırpıda. Ama o sıradan insan bir yazar ise veya yazar olmak isteyen bir kişiyse roman en büyük korkularına dönüşür bir anda. Özellikle ilk defa ise. Ellerinden geldiğince yüzleşmek istemezler. Fakat bir roman yazmanın veya ufağından bir hikaye meydana çıkarmanın nasıl bir mutluluk veya nasıl bir haz verebileceğinin o duyguları tatmadıkları halde farkındadırlar. Bu tadabileceklerinin farkında olma duygusu en iyi cinsellikle açıklanabilir. Herkes ilk defayı düşünür ve çekindiği halde onu yaşamak ister. Ondan hem korkar hem de arzular. Yazarlıkta böyledir kelime olarak havadadır ama meraklısı için o tüy kadar hafif kelimenin altına girmek, onu omuzlamak başlı başına bir felaket gibi görünür. Ama son noktayı koyduğunda veya kimileri için son noktadan çok önceleri bile alabileceklerinin ne kadar doyurucu olacağını bilmek bir handikap gibidir. Roman, yazar adaylarının yüzleşmeye korktukları, ama yaşamak istedikleri kimilerinin tutkuya dönüştürdükleri bir duygu fırtınasıdır.
Her yazar adayının hayalinde sahibi olabileceği bir güzelliği ortaya çıkarma isteği vardır. Aslında her insanda bir eser bırakma hevesi bulunur. Ama çoğu kimse kendi becerisine uygun bir eseri yapabileceğini bildiği halde eline yüzüne bulaştırma korkusundan düşünmek bile istemez. Yazar adaylarının diğer insanlardan farkı sadece bir tomar kağıda ve bir kaleme ihtiyaç duymasıdır, aslında teorik olarak uygulama yönünden en kolaycı yöntemdir, sonuç yönünden ise tam bir keşmekeş.
Bir yazar adayının en azından birkaç paragraf tutsa bile bir anısını kaleme alması ve içinde azda olsa bir tatmin duygusu hissederse şayet belirli aralıklarla ihtiyaç hissettiği zamanlarda tekrarlaması en güzel ağrı kesicidir. Sonuçlarından memnun kalırsa belki zaman geçtikçe anılarını birebir kopya etmek yerine yaşadıklarını yazarken bir yerinde yoldan çıkıp yeni bir yol takip edebilir yaşadıklarını değiştirip, “Olaylar bu şekilde gelişse çok daha farklı bir sonuçla karşılaşabilirdim. Bu anımın buradan sonraki kısmını farklı yazmak istiyorum. Nelerle karşılaşabileceğimi görmek istiyorum” mantığıyla hareket ederek konuyu bükmek ve farklı sonuçlara göz atmak yararlı bir antrenman olabilir. Bu antrenmanları güzel tarafı ise yazılan yazının başından sorumlu olmadan herhangi bir yerinden olayları değiştirip sorumlu hissetmediğiniz kötü olacağından korkmadığınız bir deneme olur. Hatta yazının sonuna geldiğinizde ortaya çıkan metine bakıp, “Bu yazının girişi böyle olmamalı, sonuca yakışmıyor” diyerek tamamen farklı bir başlangıcı tekrar kaleme alabilirsiniz. Belki yeni başlangıcın sonuçtan daha iyi olduğunu düşünerek yazının geri kalan kısmını bile tekrar yazabilirsiniz. Bu antrenmanlar sonucunda ortaya bir roman çıkmasa bile yaşadığınız tatmin duygusu ve kazandığınız özgüvenle roman yazmanın gözünüzde bir tabu olmaktan uzaklaştığını göreceksiniz.
Kaleme alınan yazı ne kadar yalın ise o kadar fazla şey anlatır, bir ağacı kendine has özelliklerini anlatmak ile onu tasvir etmek aynı şeydir ama okuyucunun istediği ya o ağacın ‘özelliklerinin anlatımı’ yada ‘tasvir’ edilmesidir anlam aynıdır fakat anlatım farklıdır kime anlatılacağının bilinmesi ve okuyucuya uygun kaleme alınması gerekir. Kimi okuyucular için az kelime çok iş daha iyidir, kimi okuyucular için ise çok kelime az iş. Sunulacak olanın kim için olduğunu bilmek sonuçları açısından önemlidir.
Eğer yazdıklarımı bu satıra kadar ciddi şekilde veya ilginç bulduğunuzdan okuduysanız biraz açıklama yapmam gerekiyor; birkaç haftada bir hatta bazen aylarca süren aralıklarla tuttuğum bir günlük ve ufak birkaç yazıcık dışında bir şey kaleme almadığımı ve tamamen tahminlerimle kendi fikrimi yazdığımı bilmelisiniz. Yazın ilk paragrafları kendi ruh halimi anlatırken sonlara doğru çokbilmişlik havalarındaki fikirlerimdir. Ciddiye aldıysanız ve yazdıklarıma hak veriyorsanız teşekkürler, saçmalık olduğunu düşünüyorsanız pek umurumda değil. Sorumsuzluk güzel bir şey.
Onaylıyorsanız veya onaylamıyorsanız birkaç cümleyle izah ederseniz memnun olurum en azından nelerin doğru nelerin yanlış olduğunu gözden geçiririz. Doğru göreceli olsa bile...
Teşekkürler.
Ya siz çağa ayak uydurursunuz, ya da ineğin üzerinde kurulu dünyanız kuyruk sallar, baş aşağı çakılırsınız romanlara.
Ben, bu filmi gördüm...
Çok zor bir sınav.
Yukarısı bıyık, sakal aşağıda.
Şam da var Kasımpaşa da.
Salyangozcu da gelmiş.
Sen iyisini yaz, aşka inanıyorsan.
İnanmıyorsan, sus.
Aşkı yaşadın sansınlar.
Belki farkında değilsin,
Uykumu çalıyorsun.
Sus, kalbin konuşsun.
TARİHİN GÖZLERİNDE ÇAPAK
Kirpikleri yolunmuş,
Göz yaşları dondurulmuş...
Sağ gözü titrek,
Sol gözü şaşı sevgilim:
Bir bilsen bu satırları nereden yazdığımı,
İğne olur da susardın.
Sen paraladıkça kendini;
Edebiyat, ezeliyat olur da
Tüm sazanlar kayalara çay ısmarlardı,
İçerdik...
Çaysızım anlayacağın,
İkindi akşamlarında olmasa da istihare...
Zulamda bir rakı kadehi,
Hangi hıyarı koysan içine,
Yine de sevdam, der.
Bulur kafayı.
Biliyorum ince tenlim,
Geceleri bir başka gelincik olursun,
Üç naz takar gözlerine;
Ağlar,
Üşür ve kıskanırsın.
Zulamda bir rakı kadehi,
Dağları avuttum da,
Sen başkasın.
Ahmaklık, dimi...
Yerlerini değiştirmek kelimelerin,
Onları süslemek,
Kaç renk varsa gözlerine hitap,
Tümüyle haykırmak, seni seviyorum
Demek de bir ahmaklık.
İki ahmak dar gelir zamana.
Elinde kalas, sen ince saz.
Ben kabasından yazayım aşkı,
Şair beni üflesin,
Sen mısırları patlat.
Elveda sevgilim
Boş ol!
Boş ol!
Boş ol!
Gerçekten biraz agresif bir tutumla eleştiriyorsunuz ve karşınızda sadece farkındaysanız ben yazıyorum. Haklı olduğunuz noktalar kesinlikle var ve bunlar tek doğru ve mantığın yolu. Oysa uslubunuz oldukça polemik yaklaşım içeriyor. Evet imla hatalarım olabilir ya da bunu harf hataları diyerek düzeltmeliyim, ki acele, hırs ile yazılmış satırlar ve bir de geçirmiş olduğum trafik kazasının belimdeki kırık hatırası nedeniyle çektiğim ağrıdan. Görüyorsunuz objektif olamazsınız bazı konularda... Verdiğiniz dizelerle konuyu ele aldığınız zaman gerçekten bu bir tartışma olacaktır. Kimsenin kimseyi kırmak gibi bir üstünlüğü olamaz. Eğer yazılanlar bir insanın özgür hisleriyse eşleştiriye de açık olacaktır. Kimsenin avukatlığını yapmıyorum sadece insanların birbirlerini bu şekilde eleştiri adı altında incitmelerine karşıyım. Profesyonel bir edebiyat sitesi isterken amatör ruhla eleştiri yapmanız belki de karşı olduğum nokta. Şiirlerimden, şiirlerden örnekler verin, tarzı eleştirin ama birşeylere ön yargıyla yaklaşmadan. Duygular sınıflanamaz sadece isimlendirilir. Burada da polemik yaptık galiba istemeden ama anlatmak istediğimle vermiş olduğunuz kısa Psikoloji dersi arasında biraz anlam farkı var. İnsanların algıladıkları duyguları sınıflayamazsınız. Algılarla, algıda seçicilik üstünlüğünü kullanırlar ve belki de sizin farklı algılarda bütünleştirdiğiniz dizeleri kendi duygudurumları ile farklı bir şekilde hissederek yorumlarlar. Ne aşkın, ne aşk şiirlerinin, ne de kendim de olmak üzere klişeleşmiş dizelerin avukatlığını yapıyorum. Sadece eleştirisel yaklaşımın bu şekilde olmayacağı kanısındayım. Siz kızsanız da, ambargo da koysanız zaten okunacak şiirler okunuyor. Eğer burası tüm editörlerin kararı ile gerçekten profesyonelliğe yakışacak şekilde bir site haline dönüştürülecek olursa inanın ki okuyucu kalmaz. Zaten okuyucudan çok yazmak için burada çoğu insan. Onları kırmamak değil ama doğru yönlendirmek varken, bilinçli bir şekilde eleştirisel bakımdan yardım etmek varken Türk toplumunun en önde gelen özelliği ile yaklaşıyoruz yine; hırs yap, yok et, çelme tak, kuyusunu kaz.... Buna eleştiri diyemem.... Üzgünüm... FAkat bu yaklaşımızla, ben dahil olmak üzere şiirlerden örnekler vererek yaklaşırsanız konuya eminim bahsettiğini zinsanlar ve eğer ben isem kendi adıma daha faydalı olacağını düşünüyorum. Bu yorumlara gerçekten dizelerini kanıtlamış site yazarları da katılırsa işte o zaman edebiyat kavramının çizgisi biraz daha net olur. Oysa burada boy gösterme çabalarından başka birşey yok sanıyorum... Saygılarımla
Eleştiri bir sanat [[B]]değildir[[/B]]. Eleştirinin [[I]]ham maddesi [[/I]]sanat eseridir. Eleştiriye sanat dedikten sonra, yazılan çizilen herşeye sanat desek yeridir; bilimsel çalışmalardan gazete makalelerine kadar bir 'sanat' yelpazemiz olsun. Parmağımızı kaldırdığımızda sanatsal bir faaliyette bulunmuş olalım, not defterlerimize yazdığımız her not, çekin altına attığımız her imza bir sanat eser olsun. Sanatla kuşatılmış bir evrenin içinde yaşayalım, havaya sanat, bitkiye böceğe sanatçı diyelim.
Lakin üzülerek söylüyorum, bunların hiçbirine sanat denmemektedir.
Buna ek olarak, ben bir eleştiri yazmadım, düpedüz bir kınama yazısı yazdım. Sanatsal ya da edebi olması yönünde herhangi bir iddia taşımayan bir yazı. Uyduruk aşk şiirlerine artık dur denmesi gerektiğini ve bunları yazanların kibarca kenara çekilmeleri gerektiğini belirttim. Onların 'eser'lerini eleştirmek gibi faydasız bir işe kalkışmadım.
Bana kalem kutsaldır demeyiniz, çünkü ölüm fermanları da kalemle yazılmaktadır.
Bunca zamandır bu sitenin sakinleri birbirlerini kırmamak için bu konuya değip hemen arkasından geri çekildiler. Bu eski İstanbul efendisi vari dokunuşlara içten bir saygı beslemekle (ve bir sanatçıya bunun yakışacağına inanmakla birlikte) anladığım kadarıyla bu tür ince dokunuşlar muhattaplarına hiçbir zaman ulaşmadı. Editörler de daha önceden belirttikleri üzere bu konulara prensip gereği tarafsız kalmayı seçtiler. Ama ben bir okur olarak isyan ediyorum; artık dakka başı beni zerre kadar ilgilendirmeyen bir aşk şiirinin karşıma çıkmasından SIKILDIM. Bu kadar. Sıkıldım. Zorla okutamazsınız. Aşk kümesinde dört bin iki yüz (4200) tane şiir bulunmakta. Sitenin her yerine yaban otu gibi dağılmış durumdalar. Alın, ortadan bir tane seçtim:
[[I]]Gitme ne olursun
Acılar içinde bırakma beni
Sen terkedilmişliğin acısını bilemezsin
Hep terk etmeye alışmışsın
Terk edilmek nasıl da yakar kavurur insanı[[/I]]
Buyrun kendiniz değerlendirin. Çıksın yazarı ortaya, bu sanattır, bu edebiyattır desin bana lütfen.
Çıksın şurada sayfasını sadece sevgilisine yazdığı aşk şiirleriyle doldurmuş bir 'yazar', şu söylediklerime cevap yazsın. Yanlış düşündüğümü söylesin. Yazdığı şeyin şu köşedeki daktilonun yanında duran EDEBİYAT yazısına hakkını verdiğini söylesin. Susarım o zaman. Özür dileyip geri çekilirim. Ama bunu sizin ya da başkasının avukatlığının arkasına saklanmadan yapsın.
Bu arada dipnot olarak... duygular sınıflanabilir demek istemiyorum, çünkü duygular zaten sınıflanmıştır. Psikoloji ya da ruhbilim denilen bilim dalı tam olarak bunu yapmaktadır. Açınız bakınız Freud'un herhangi bir çalışmasını. Size bırakın duyguları sınıflandırmayı, farklı duygu kümelerinden bahsettiğini göreceksiniz, duyguların nasıl birbirleriyle içiçe geçtiklerinden, çatıştıklarından bahsedecektir. Uyumsuz duygu sınıflarının bir araya gelmesiyle oluşan travmatik durumlardan bahsedecektir. Freud sizi tatmin etmiyorsa bakınız Sokrates, Aristoteles ya da en belirgin örneği olarak Spinoza'nın Etika'sı. Tüm bu filozofların yanıldığını düşünüyorsanız o zaman kendiniz haset ve şefkati aynı sınıfta değerlendirmeye çalışın.
'Duygular sınıflanamaz' 'kalem özgürdür' 'aşkçılık kınanamaz' gibi klişeler işitmeden yürüyecekse yürüsün bu tartışma, yoksa bir yere varacağı yok, ben de çekileceğim. Yalnızca şunu biliniz ki aşkçılık pekala kınanabilir, duygular son yüzyıllardır sınıflarda incelenmektedir, ve en önemlisi özgürlük diye bahsettiğiniz şey SORUMLULUK anlamına da gelmektedir.
Saygılarımla,
M. Doğan
2. dipnot: Aceleden mi farklı bir klavye kullanmaktan mı bilmiyorum ama mesajınızda neredeyse okunmayacak kadar çok imla hatası var. Böyle bir harf cümbüşüyle ortaya çıkmayı da bir 'yazar'a yakıştıramıyorum. Siz, bu site tarafından yazar sıfatıyla onurlandırılmış bir şahıs olarak, yakıştırabiliyor musunuz kendinize?
Aslında sadece Baran Bey'e değil genel olarak klasikleşmiş romanlara ait bir şeyler söylemek isterim. Aslında klasik romanları ayrı bir grupmuş gibi düşünmektense yazarlarının edebiyatçı olduğu kadar birer filozof olduklarını da unutmamak lazım. O nedenle klasikleri okumaktan zevk almak için sanırım okumayı sevmekle birlikte, aynı zamanda felsefeyi de, yani düşünceyi de sevmek, hatta insanın ve hayata dair bir arayışta olmak gerekir. Çünkü klasikler derin karakter tahlilleri sonunda bize yazarın hayata dair sağlam önermelerini sunar. İnsanda yakaladıkları, tasvir ettikleri duygular bazen o kadar derindir ki, bu duyguya ait bir sorunuz ya da sorununuz yoksa sıkılmak mümkündür. Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'si bir klasik sayılır mı bilmem ama değeri sonradan ortaya çıkan bu kitap ilkin sıkıcı bulunmuş, hatta yayınevlerinin bir çoğu anlatımı çok uzattığı için yayınlamak istememişlerdir.
O yüzden klasiklerden sıkılıyorum diyeni de anlayışla karşılarım. Hele yaşı daha gençse ve hayatını derinden etkileyen soruları henüz tam olarak oluşmadıysa.
Örneğin felsefe de sıkıcı gelir kimilerine. Ve gerçekten aradığınız bir soruyu cevaplamıyorsa, cevabın derinliği sizi daha da sıkar. Konuşurken de böyle değil midir bu? Ve ne yazık ki filozoflar hep uzun cevaplar verir. Çünkü asıl soruların kısa cevapları yoktur.
Saygılarımla
Volkan Aran
Eleştiri yapmak bir sanattır diyorum, aynı duygularını bi rşekilde kaleme döken herkesin yaptığı gibi... Duygular sınıflanamaz, aşkçılık kınanacak bir tarz olamaz, yazık klasik yapıtlar okumuş okuyucunun sevgiye, dyguya, aşka akış açısının daha yoğun olmasını beklerdim. Çünkü o yapıtların hepsinde karekterleri hayatın, yaşamın her parçasından ve anından yakalayabilirsiniz okurken... Eleştiri yapmak bir sanattır, daha önce de hatta bir emtin halinde ELEŞTİRİ ölümünde yazı halibe dökmüştüm bu konudaki düşüncelerimi. Bir polemik yaratılacak şey değildir duygu, tarz eleştirilebilinir ama duygu asla ve duygulanımın ortaya konuş şekli.. İster beğenirsiniz ya da ister beğenmezsiniz ama yerden yere de vuramazsınız.. Siz de aynı şekilde yerlerde farklı eleştirilerle sürünürsünüz ve bunu da olgunluk, yapıcılık ya da birşeyler katıyor bana, söylemleri ardına da gizleyemezsiniz. Ne klasik eserlerden sıkıldığı için bi rokuyucu, ne duygulanımı aşk üzerine olan insani duyguları olan bir dizeyi bu denli ağır polemik yapar tarzda eleştiremezsiniz. Bu yazıları kişisel üstüne alınmışlık olarak alınmayınız. Genel bi rüslup ve prensip ile yazıyorum. Kişisel bi releştiri yapılırsa irdeleyerek ve isim verilerek yapılır. Ben de bekliyorum... Toplumcu yazar niteliği çizgisi sergilemeye çalışırken toplumu incitmeyi başaranlara bu sözüm....
Konunun aşk şiirleri olduğunu görünce az önce yazdığım bir mesajdan bir bölüm üzerine bir şeyler daha eklemek istedim.
İzEdebiyat'ta bana kalırsa bir salgın hastalık gibi yayılan ve bu forumlarda da defalarca konu olmuş uyduruk aşk şiirlerinin böyle sudan bol bulunuyor olmasının arkasında bu şahısların kanımca klasik edebiyatla en ufak bir şekilde tanışık olmamaları yatmaktadır.
Sevgilisine eften püften bir şiir yazıp bu sitede 'yazar' diye gezinecek yüzleri olanlar ellerine bir Anna Karenina ya da bir Genç Werther alsalar aşkın kelimelere nasıl dökülmesi gerektiğini anlayacaklardır ve bu sevgiliye-şiir yazma furyasından kendilerini ve bizleri kurtaracaklardır.
Şiir, bayağılığa kaçan ağıtlardan ve kişiselliğiyle bizi hiç mi hiç ilgilendirmeyen güzellemelerden daha soylu ve daha evrensel bir sanat dalıdır.
Bu siteye aşk şiirleri yazıp gönderenler hem okurların zamanlarını boş yere harcamakta, hem bir düşünce olarak İzEdebiyat'ı ucuzlatmaktadırlar. Editörlerin bu konuya hemen eğilmeleri gerektiğini, ve deyimi bağışlayın, bu beş para etmez şiirleri siteden ayıklamaları gerektiğini düşünüyorum.
Birbirimizi incitme korkusuna kapılmadan, kalem özgürdür ayaklarına yatmadan, tüm bu uyduruk aşk şiiri yazanlar kendilerine bir çeki düzen vermeliler. Burası bir edebiyat sitesi, aşk mektubu ya da aşk şiiri sitesi değil. Bu ucuz "aşkçılık" hastalığı ne yazık ki sadece şiirde değil, özellikle denemelerde de kendini göstermeye başladı.
İzedebiyat çok değerli çalışmaların onlarla değil yüzlerle ifade edildiği bir site. İnternetin bana kalırsa en başarılı yazarlarının tek bir çatı altında buluştuğu bir yer. Bu kişilerin ve bu çalışmaların yanında ucuzluklarıyla sırıtan bu aşk şiirleri ve onların yazarlarını bu siteden kaldırmak en başta bu kişileri, farkında olmayıp her gün maruz kaldıkları bir utançtan kurtaracaktır. Kendilerini güzel yanlarıyla değil, uyduruklukları ve bencilliklikleriyle teşhir ettiklerinin farkında değiller çünkü. Bu kişilerin İzedebiyattan ayıklanması daha sonra okurları büyük bir yazı çöplüğünde geziyor olma hissinden kurtaracaktır. Son olarak da (ama diğerlerinden hiçbir şekilde daha önemsiz olmayan) İzEdebiyat'ın geleceğini kurtaracaktır.
saygılarımla,
M. Doğan
Sevgili Baran Yurdakul,
Beni hoş gör ama bir klasiğin on sayfasını okuduktan sonra onu sıkıcı bulup bir kenara atmak bu sitede yazan birine doğrusu hiç yakışmıyor. Klasiklere el atmamış biri bunu yazdığı her satırda belli edecektir. Sadece yazdıklarında da değil, hayatın içinde de sığ bir bakış açısına mahkum kalacaktır.
Bence ön yargı duvarlarını başkalarının kırmasını beklemeyip hemen klasiklere el at. Bugün öykü denilen, roman denilen tür klasik edebiyatta ilk meyvelerini vermiştir çünkü. Çehov okumamış bir yazar adayının yazdığı öyküye ben öykü demekte zorlanırım; aynı şekilde Suç ve Ceza'yı okumamış birinin hangi cesaretle oturup bir roman yazmaya kalkıştığına da şaşarım, çünkü hiç şüphen olmasın klasik edebiyatla tanışık olan biri bu eksikliği hemen yakalayacaktır.
İzEdebiyat'ta bana kalırsa bir salgın hastalık gibi yayılan ve bu forumlarda da defalarca konu olmuş uyduruk aşk şiirlerinin böyle sudan bol bulunuyor olmasının arkasında da bu şahısların kanımca klasik edebiyatla en ufak bir şekilde tanışık olmamaları yatmaktadır. Sevgilisine eften püften bir şiir yazıp bu sitede 'yazar' diye gezinecek yüzleri olanlar da ellerine bir Anna Karenina alsalar aşkın kelimelere nasıl dökülmesi gerektiğini göreceklerdir.
Saygılarımla,
M. Doğan