Merak ediyorum; acaba bu büyük sorunlar ne zaman biter?
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
"("yaşanılanı aşk sanmak") daha doğru gibi geldi bana. "
Siz sordunuz, cevabı siz buldunuz. Ben seçenekler karşısında bocalamıştım. Peki; bencem sizce ne kadar doğru. Sizceniz nedir...
Saygılar.
Sayın Güney,
"Bence; siz yazmaya ilk olarak kendinizi aşık sandığınız için başladınız" cümleniz üzerine bir kaç şey söylemek isterim.
Sanmak nedir?
TDK'nun sitesinde
sanmak;
"Bir şeyin olma veya olmama ihtimalini kabul etmekle birlikte, olabileceğine daha çok inanmak, zannetmek"
örnek, "Sahiden hasta sanıyorlar, tebdilihava tavsiye ediyorlardı."- S. F. Abasıyanık.
"Gibi gelmek, farz etmek"
örnek, "Bu hareketimi tamamıyla histen gelen bir şey sandı."- P. Safa.
"Bir şey veya kimsenin ... olduğunu düşünmek"
örnek, "Doktor Sevim, hastayı ilk gördüğü an kendinde değil sanmıştı."- A. İlhan.
şeklinde tanımlanmaktadır.
Hakkımda yaptığınız yorum bunların hangisine denk düşüyor acaba?..
"öyle olmadığı halde, öyleymiş gibi" şeklinde yorumu da çıkabilir yazdığınızdan. peki, "kendini aşık sanmak" nasıl olur?.. ya da olur mu?..
"yaşanılanı aşk sanmak" daha doğru gibi geldi bana.
Çünkü, sanılanın aslında sanıldığı gibi olmadığını anlamak için sanılanın yaşanması (ya da görülmesi, hissedilmesi) gerekir, diye düşünüyorum. bazı yanlışlar gibi, aşkın da aşk olup olmadığının anlaşılabilmesi için yaşanması gerekir.
yazarken muhatap şart mı? sorusu da çok kafama takılmıştır. Örneğin, bir sevgiliye şiir, sevgili olmadan nasıl yazılır, bilmiyorum. Şairleri de bu yönden çok ilginç buluyorum. "hadi bugün bir sevgili şiiri yazayım" diyerek, yazabilmeyi hiç düşünmedim, hiç denemedim... çünkü yapamayacağımı biliyorum..şiir bana göre, çok özel bir edebiyat türü... düzyazı ise öyle değil. o alanda kendimi daha rahat hissediyorum. çünkü, düzyazıları yazarken daha gerçekçi olabiliyorum. şiir ise, bana biraz ütopya gibi geliyor. sanki gizli bir melankoli var gibi şiirde.
üç yıl kadar önce bir arkadaşım, "aşkın kitabını yazabilir misin?" diye sorduğunda, "yazarım ama o da evrensel olmaz, kendimce olur" demiştim...çünkü, hepimiz aşkı kendimizce yaşıyoruz ve yaşayacağız da...o nedenledir ki, hala genel kabul gören bir tanımı bile yapılamamıştır aşkın. Kişiden kişiye, kıstasları onun kadar farklı olan bir şey yoktur. Ama hepsinin tek ortak yönü, içinde sevgi olmasıdır,diye düşünüyorum.
"her sevgiden aşk olmaz. ama sevgisizse bir aşk, onun adı da aşk olmaz" gibi bir not düşmüştüm bir yerlere... sanırım "sevgi" daha önemli.
Saygılarımla...
Orkun
Sayın Güney,
"Bence; siz yazmaya ilk olarak kendinizi aşık sandığınız için başladınız" cümleniz üzerine bir kaç şey söylemek isterim.
Sanmak nedir?
TDK'nun sitesinde
sanmak;
"Bir şeyin olma veya olmama ihtimalini kabul etmekle birlikte, olabileceğine daha çok inanmak, zannetmek"
örnek, "Sahiden hasta sanıyorlar, tebdilihava tavsiye ediyorlardı."- S. F. Abasıyanık.
"Gibi gelmek, farz etmek"
örnek, "Bu hareketimi tamamıyla histen gelen bir şey sandı."- P. Safa.
"Bir şey veya kimsenin ... olduğunu düşünmek"
örnek, "Doktor Sevim, hastayı ilk gördüğü an kendinde değil sanmıştı."- A. İlhan.
şeklinde tanımlanmaktadır.
Hakkımda yaptığınız yorum bunların hangisine denk düşüyor acaba?..
"öyle olmadığı halde, öyleymiş gibi" şeklinde yorumu da çıkabilir yazdığınızdan. peki, "kendini aşık sanmak" nasıl olur?.. ya da olur mu?..
"yaşanılanı aşk sanmak" daha doğru gibi geldi bana.
Çünkü, sanılanın aslında sanıldığı gibi olmadığını anlamak için sanılanın yaşanması (ya da görülmesi, hissedilmesi) gerekir, diye düşünüyorum. bazı yanlışlar gibi, aşkın da aşk olup olmadığının anlaşılabilmesi için yaşanması gerekir.
yazarken muhatap şart mı? sorusu da çok kafama takılmıştır. Örneğin, bir sevgiliye şiir, sevgili olmadan nasıl yazılır, bilmiyorum. Şairleri de bu yönden çok ilginç buluyorum. "hadi bugün bir sevgili şiiri yazayım" diyerek, yazabilmeyi hiç düşünmedim, hiç denemedim... çünkü yapamayacağımı biliyorum..şiir bana göre, çok özel bir edebiyat türü... düzyazı ise öyle değil. o alanda kendimi daha rahat hissediyorum. çünkü, düzyazıları yazarken daha gerçekçi olabiliyorum. şiir ise, bana biraz ütopya gibi geliyor. sanki gizli bir melankoli var gibi şiirde.
üç yıl kadar önce bir arkadaşım, "aşkın kitabını yazabilir misin?" diye sorduğunda, "yazarım ama o da evrensel olmaz, kendimce olur" demiştim...çünkü, hepimiz aşkı kendimizce yaşıyoruz ve yaşayacağız da...o nedenledir ki, hala genel kabul gören bir tanımı bile yapılamamıştır aşkın. Kişiden kişiye, kıstasları onun kadar farklı olan bir şey yoktur. Ama hepsinin tek ortak yönü, içinde sevgi olmasıdır,diye düşünüyorum.
"her sevgiden aşk olmaz. ama sevgisizse bir aşk, onun adı da aşk olmaz" gibi bir not düşmüştüm bir yerlere... sanırım "sevgi" daha önemli.
Saygılarımla...
Orkun
Bence; siz yazmaya ilk olarak kendinizi aşık sandığınız için başladınız. Ondan olmalı yazılarınıza düşen aşk.
Kim? Neye? Niçin? diye başlayıp, Nasıl? Ne Kadar? Nerede? şeklinde soruları çoğaltmak mümkün...
Peki aşk bir soru mudur?
ya da aşk bir çok sorunun yanıtı mıdır?
Nelere dönüşebilir? Dönüştüğünde biter mi? Örneğin, Alışkanlığa dönüştüğünde aşk, hala devam edebilir mi?
"Karşılıklı verilen tavizlerin, geldiği noktadır" şeklinde tanımlamıştım, bir keresinde aşkı.
Sevgi mi önce gelir, Aşk mı?
Ya da hangisi hangisini doğurur?
Ya da hangisi hangisini içerir?
Ya da hangisi hangisini gerektirir?
soruları da zihnimi çok meşgul etmişti, bir zamanlar.
Yaşanmadan yazılır mı? da, ilginç bir soruydu aşk hakkında.
Hepsini bir kenara kaldırıp atamadığım bu sorular yumağı, aşk üzerine bir şeyler yazmayı da beraberinde getirebilir. Aslında, sadece bu yönüyle bile "aşk, zihinleri meşgul eden en yaşlı duygu" olarak tanımlanabilir.
Kimseyi bilmem ama, ben şahsen yazılarımda "aşk" unsurunu gözardı etmeyi hiç beceremedim. Aslında becermek de istemedim. "yaşlılara saygılı ol"diye öğretilmişti bana, küçüklüğümde. bu nedenle ben de, "dünyanın en yaşlı duygusu"na karşı saygılı oldum ve olacağım her zaman:)))
Saygılarımla:)))
Orkun
Necat Bey, çok güzel konulara temas etmiş. "okumak cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözünü hatırladım, yazdığı daha ilk maddeyi okurken.
Kütüphanelerde ne tür kitapların yer aldığı konusundaki görüşlerine kısmen katılmıyorum. Kütüphaneler, resmi ideolojinin izin verdiği kitapları bulundurmakla birlikte, gönülü bağış sistemiyle de kitap kabul etmektedirler. Zaten kütüphanenin ideolojisi olmaz. Aynı, bilginin olmayacağı gibi. Atomun çekirdeğinin ideolojisi olduğunu düşünebilir miyiz?.. Ama atomun, ideoloji uğruna kullanılabileceğini söyleyebiliriz.
Yazmakta olduğum bir öyküde gereksinim duyduğum bir kaç bilgiyi temin için kütüphaneye gitmiştim geçen sene. Aradığım bilgiyi, hiç bir ansiklopedide bulamadım. Araştırdığım hayvan hakkında sayfalarca bilgi olmasına rağmen aradığım bilgi yoktu. Aradığım şeyler çok basitti, "Güvercinler kaç yıl yaşar... Güvercinlerin dişi-erkek ayrımı nasıl fark edilir" Bu bilgiler maalesef hiç bir ansiklopedide yoktu. Bu bilgileri, bir pet-shop görevlisinden öğrenebildim. Buradan hareketle, "aslında en büyük kütüphane yaşadığımız dünya" demek geliyor içimden.
Saygılarımla...
Orkun
Sayın M.Doğan,
Yaptığım araştırma sonucunda sunduğum verilerin, sizi haksız çıkardığını kabul etmeniz takdir edilecek bir davranıştır. Sizi kutluyor ve bunun diğer insanlar için de örnek olmasını diliyorum.
Başlangıçta İzmir hakkında söylediğiniz sözlerin doğru olmadığına inanıyordum. Bu inancımın dürtüsüyle araştırmalara giriştim. Bu araştırmalarım sonucunda İzmirlilerin sadece okuduğunu değil, aynı zamanda bilinçli okuduğunu da öğrenmiş oldum. Özellikle, "ödünç alınan kitap sayısı" nın toplam kitap sayısı içindeki oranı, İzmirlilerin ne kadar kapsamlı bir okuyucu olduğunu gösterdi bana. Ödünç almak niçin gereklidir?.. Sanırım bu sorunun yanıtı tektir.
Halk kütüphanelerinin istatistiklerinin bir şehrin okuma alışkanlığı üzerine "gerekli" ama tek başına "yetersiz" olduğunu, tartışmanın başında söylemiştim. Halen de öyle düşünüyorum.
Saygılarımla
Orkun
Sayın Yusuf Ziya, "saçmalık" olarak yorumladığınız tartışmamızdan hiç bir şey anlamamış olabilirsiniz. Gereksiz olduğunu da söylüyorsunuz. Ve sonunda da tartışmayı kazanmaya and içtiğimizi iddia ediyorsunuz.
Saçma ve gereksiz bulduğunuz bir tartışma hakkında sizin yorum yapmanız ne kadar gerekliydi acaba?..
İnandığı konuda, araştırmalar yapıp veriler sunan birinin bu davranışını, "çooook ilkel bir yaklaşım" olarak yorumlamanızın, ne kadar uygar bir yaklşım olduğunu hiç düşündünüz mü?
Dilerim bir gün siz de, "çooook ilkel bir yaklaşım" göstererek, savlarınızı destekleyecek bilgiler için çabalarsınız. Tabi ki, öncelikle savunabileceğiniz fikirlerinizin olması gerektiğini sanırım hatırlatmama gerek yok.
Yusuf Ziya Bey, her açılan konu "dünyaya kurtaracak adım"a götürmese de, fikir verir. Merak ederiz, niye bu istatistikler böyle? Merak ederiz, niye Konyalılar bu kadar okuyor? Merak ederiz niçin İzmirliler çağdaş görünse de o istatisitğe göre pek okumuyor... Böyle ıvır zıvır şeylere takılır kafalar bazen.
Naile Hanım,
Samimiyetimden bir an olsun kuşku duyduysanız aşk olsun. "Öyleyse sorun yok" diyerek bile üzdünüz beni. Hele beni kışkırtmayla suçladığınız zaman, siz beni kışkırtmış oldunuz. Ama tuttum kendimi, kış kış dedim.
"Lütfen yanılgılarınızdan sıyrılıp, objektif bakınız." dediniz.
Bu cümle takıldı aklıma. Mantıklı duyuluyor. Sağ duyu fışkırıyor. Herkes yanılgılarından sıyrılıp objektif bakmalı. Sadece ben değil, tüm insanlığa söyleyin siz bunu. Şüphesiz söylerim diyorsunuz. Ama sonra biraz düşünüyorum ve diyorum ki ya bu iyi niyetli bir uyarı değil. Kavgaya kışkırtmam dedi az önce, ama bu söz çok fazla kışkırtma kokuyor. Niye mi? Onu da söyleyeyim. ÖNcelikle bir eleştiri yöneltiyorsunuz, ama niyetiniz aydınlatmak değil suçlamak. Aydınlatır gibi söylüyorsunuz. Samimiyetsizce eleştiriyorsunuz. Bana "Sen sus! Sen hatalısın!" deseydiniz bundan daha fazla alınmazdım. Sonra objektif olmaktan bahsediyorsunuz. Ama ibreyi kendinize doğru çevirmiyorsunuz. Kendi mesajlarınızı bir gözden geçirin, öfkenizi, hiddetinizi, savunmalarınızı ve saldırılarınızı. Hep objektif miydiniz? Objektifliği en çok bekleyen ama en az gösteren sizsiniz.
İkincisi şu eş-aile olayı... Uzatmak istemiyorum ama havada bırakmayı da istemiyorum.
Valla benim eşim de "hadi göster şuna gününü!" demedi. Ben bir Konyalı olarak onun tepkisinin, sizin düşündüklerinizden ne kadar farklı olduğunu izah etmeye çalıştım. Tekrar söylüyorum, meselenin özünde sizin içinizdeki Mevlana'yı gün ışığına çıkarmak istedim. Vardır mutlaka, biliyorum olduğunu. Konu hiçbir zaman sizin şahsınızla ilgili olmadı. Bu konuda peşinizi bırakmayacak görünen Zeynep Gün'e hak vermem gerekiyor. Nedendir bilmiyorum, konular sizin şahsınız etrafına varıyor her defasında. Konular kişiler etrafında dönmesin diyorsunuz, ama kişiliğinizde bir samimiyetsizlik sezildiği zaman, daha doğrusu bize karşı içten olmayacak kadar bizi küçük gördüğünüzü hissettiğimiz zaman dayanamıyoruz işte. Öyle zannediyorum ki siz de bunun farkında değilsiniz. İyi niteyinizden bir kez için bile kuşku duymadım. O yüzden yazıyorum ya bunları. Size bir tavsiyem olsun, mizah gücünüzü kullanın. Vardır, olduğunu biliyorum. Buzları eritir. Feminist olmayı beş dakikalığına unutun, içinizdeki Nasrettin Hoca'yı uyandırın. Güzel bir kadında, sivri bir mizah yeteneği yanar dağları söndürür. Benim kadınlarla bir sorunum yok; aksine kadınları çok severim. Hepsinden çok eşimi severim. Ama hepsini severim. Yeryüzü onlarsız katı bir gezegen olurdu. Kabuklaşırdı. Yerdik erkek milleti olarak birbirimizi. Zaten yiyoruz. Sizler olmasanız daha da aç gözlülükle yerdik, vahim olurdu her şey. Size benim ve başkalarının gösterdiği tepkileri "kadın"lığınıza çeken siz oldunuz; benim bir kez için bile ağzımdan kadın lafı çıkmadı. Adınız Naim olsaydı da ben aynılarını yazacaktım. Fikir tartışmalarında kadın erkek ayrımı olur mu? Ama siz kabul etmeseniz de benden bunu bekliyorsunuz. Beklemeyiniz. Huyum değil. Bir edebiyat forumundayız, Yusuf Ziya bey kabul etmese de çok güzel konular tartışığımız oluyor. Karşımızdakinin içtenliğine güvendiğimiz zaman oluyor bu. Bir edebiyat forumundayız, ufak bir içtenlik en çarpıcı fikirlerden daha çok etkiliyor insanları. Siz de içinizdeki Thomas Mann'ı, Herman Hesse'yi keşfedin, içtenliğiniz dışa çıksın. O zaman sadece fikirlerinizin yandaşları olmaz, duygularınızın da yandaşları olur. Sevilirsiniz. Sancılı bir tanışmanın sonunda dostluğun ilk tohumlarının verdiği güvenle size tavsiyelerim olarak alın bunları.
Almıyorsanız da okumuş oldunuz... Gülümseyip geçin.
Saygılarımla,
M. Doğan
Benimle kavga etmek, beni kışkırtmak adına verdiğiniz savaşınızın anlamsızlığını size anlatmaya çalıştım ancak başarılı olamadım. Sizinle tartışırım ancak asla kavga etmem, kavgaya teşvik etmem.Özellikle kendimi içinde bulduğum, başlatmadığım sözsel saldırılar konusunda ...Kavga hırsı içinde değilim! Lütfen yanılgılarınızdan sıyrılıp, objektif bakınız.
Benim yazdıklarımı yazdığınızı mevzu etmedim, size sizin tarzınızla yanıt verme ihtiyacı hissettim.Madem böyle düşünüyordunuz niye beni o şekilde itham etme (ki çoğu şahsımla örtüşmeyen düşünsel yakıştırmalar) ihtiyacı hissettiniz sorgusuydu.
Eğer o konuda ortak fikre sahip olduğumuzu samimi bir şekilde dile getirdi iseniz sorun yok.
Kişilerle ilgili olarak alışık olmadığımız durumlar karşısında verdiğimiz tepkilerdir, hoşgörünüz...
Bu arada benim eşim hergün sizden gelen mesajları okuyor, tepkisini benim yanımda veriyor, ancak karışmıyor...Karışmasını da istemem.Ninem dahi söylese istemem. Çünkü bu benim meselemdir, konunun başlangıcı vardır. Kişisel fikrinizdir saygı duyarım.
Bu yanıtı, samimi olduğunuzu düşünerek ve samimi olduğunuza inanarak yazıyorum ve konunun şahsımla ilgili olan kısmının tarafınızca kapatılmasını rica ediyorum. Sizinle veya diğer arkadaşlarla kişisel bir problemim olmadığını, amaçlı ya da amaçsız oluşan bu olayların ben dahil herkesi rahatsız ettiğini tekrar ifade ediyorum.Konuları tartışalım, karakterleri değil...Çünkü tanışmıyoruz!Sadece sancılı bir tanışma dönemi geçiriyoruz.
Syg.
Naile.
kınanmak alışık olduğum bir duygu değil. nasıl bir tepki vereceğimi bilemediğim için affınıza sığınıyorum.
insanların artık nerde konuşup nerde susmaları gerektiği konusunda çelişkiler yaşadığını düşünüyorum. bu gerçekten saçma tartışmanın sonucunu bana söylerseniz ben de ikna olmaya hazırım gerekliliği konusunda. bilimsel "miş" gibi görünen verilerle yapılan tartışmanın "yararı" da tartışılmalı bence. rakamlar ve istatistikler henüz bir konuyu gerekli, ciddi, önemli yapamadı.
tekrar ediyordum: gereksiz bir tartışmaydı ve zaten sizlerrrr de farkedip bitirdiniz. geç de olsa farketmeniz bazı şeylerin göstergesi.
bir ilk defa yaşadım sayelerinizde: "Yusuf Ziya adından bir bey." diye bahseddi sonunda benden de. ne kadar teşekkür etsem o kadar az.
Yusuf Ziya adından bir BEY :)
Gözünüzden kaçmıştır diye söylüyorum, bir önceki mesajımda beni çürütenlere teşekkür ettim. Aklımda siz de vardınız. Kınadığım kişi ise mesajı beni gülümsetse bile Yusuf Ziya adından bir beydi.
Naile Hanımefendi,
Çabanızı, hırsınız boşuna, ben sizinle kavga etmeyeceğim. Yalvarsanız da etmem.
Eşim değil, dadım söyleseydi, onu da yazardım. O an tuhaf bir biçimde yanımda eşim duruyordu.
Saygılarımla,
M. Doğan
NOT: Konya ve dini yayınlar konusunda ortak fikrimizin olmasına üzüldüm. Ben uzlaştığımız bir nokta var en azından diye düşünüp sevinmiştim. Ama bir daha "size ait olan" fikirleri yazmayacağım, söz.
Haiku; "hai" (doğal-olağan) ve "ku"(gök-boşluk)sözcüklerinin birleşiminden meydana geliyor. Doğallık, "yaşamın doğal akışını engelleyecek hiçbir tanıma değer verme" ilkesini benimseyen Zen görüşünden kaynaklanıyor.Boşluk-gök ise duru olmak, birleşmek şeklinde ifade ediliyor.
Haiku, Japon edebiyatında 5/7/5 hece ölçüsüyle yazılan bir lirik şiir türü.
16.yüzyılda ortaya çıkmış, 17 ve 19. yüzyıllarda gelişmiş. Daha çok doğayla alakalı üç dizeli ve hece ölçüsü ile yazılan şiirler. Toplam 17 heceye dayanıyor. Dünya edebiyatında yerini almış bir tür.
İngilizce'de denense bile, 5/7/5 hece ölçüsünün tutturulması mümkün değil. Ancak Türkçe'de sözcükler hecelenebildiği için Haiku tarzında şiirler daha kolay denenmekte. Her yıl dünya çapında Haiku yazan şairlerin katılımını sağlayan Uluslararası Haiku Derneği'nin düzenlediği yarışmalara Türkiye'de katılımcı ülke.
www.haikum.com/ aylık Haiku şiir dergisi olarak faaliyette.
***************************************************************
Japon Haiku şairleri:
Basho Matsuo (1644 ~ 1694)
Buson Yosa (1716 ~ 1783)
Shiki Masaoka (1867 ~ 1902)
Kyoshi Takahama (1874 ~ 1959)
Ippekiro Nakatsuka (1887 ~ 1946)
Sekitei Hara (1889 ~ 1951)
Hisajo Sugita (1890 ~ 1946)
Suju Takano (1893 ~ 1976)
Kakio Tomizawa (1902 ~ 1962)
Koi Nagata (1900 ~ 1997)
***************************************************************
Türk Haiku Şairleri:
Orhan Veli,
İlhan Berk,
Sina Akyol,
Enis Batur,
Mustafa Köz,
İbrahim Berksoy,
Oruç Aruoba(Ne-Otuz altı Tanzaku),
Kadir Aydemir(Sessizliğin Bekçisi),
Turgay Kantürk(Ay için küçük şeyler),
Hakan Cem(Susmanın Ötesi),
Erol Özyiğit (Saklı Yüz)
***************************************************************
Örnekler:
Natsukusa ya
Tsuwamonodomo ga
yuumeno ato
(Basho)
Yazın otları
Savaşçılar
Hayal gibi
***************************************************************
poyraz
dokunup omuzlarına
uyandırıyor düşlerini
(Dowd Edward Rebinson)
***************************************************************
hem sımsıkı giyinmiş
hem de uzatmış dilini
kar tanesi yakalıyor
(Raj K. Bose)
***************************************************************
ne kadar da
sustun yazböceği;
unutmadım sesini.
(Turgay Kantürk)
***************************************************************
bu ne gürültü
tırtıllar, kuşlar
düşünüyoruz
(Kadir Aydemir)
***************************************************************
http://ww.haikum.com/
http://www.yitikulke.com/haiku.htm - 9k
http://www.big.or.jp/~loupe/links/ehisto/ehisinx.shtml