Sen! Bendeki yokların var olan bir yüzüsün
Yüreğimin içinde yenilikler gözüsün
Keşfetmeye hazırsan bende ki derinliği
Bırak görünmezlikte, seninki de yürüsün
Kim olduğumla değil, nasılımla ilgilen
görüntün ile değil, iç dünyanla belgelen
Sahrada ki su gibi arayışımda gelen
''Aradığın Kişiyim''olsun bana son sözün...(sevil)
Farkındayım yine gidecek
Hiç gelmemişçesine biteceksin
Kalemlerimizin yontulduğu orman farklı
Sen Kordonda dansa kalkacaksın
Ben Galata köprüsünde çapari atacağım
Uzaktan geçecek gemilerin
Gönderdiğin selamı kapışacağız fenerlerle
Hükmüm yetse kürekçiye
Bilsem yüzmeyi “çek “ diyeceğim okyanusa
Susarım
Kurur dudaklarım
Olsa denizden ilaç
Aynı suda boğulur muyuz?(Nida)
Gitmeler kaçınılmaz
Gitmeler hercai havalarda
Bazen bulutlu, bazen iyimser
Sen bir pusula, sevda gösteren
Bilip kilometrelerce ötedeki yerimi
Görürmüşçesine uzanan ellerimi
Gözlerini bana çevireceksin
Gemilerimiz birbirinden habersiz
Gemilerimiz birbirinden uzak…
Hatıraların gölgesiyle
Karalanan ruhlarımızı
Bir umutla sabunlayıp
Bir seher vaktinde belki
Aynı suda durulur muyuz?(Özgür)
Gitmelerine yakılmış ağıtlar
Gitmelerinle köz olmuş umutlar
Gözlerine takılır dört mevsim
Kız kulesi yalnızlığı
Hırçın
Ağlaşan martılar konar hüznüme
Hüznüm büklüm büklüm
Hüznüm yangın yeri
Aynı suda kor olur muyuz?( İmdat )
Git dedim gitmelerine ağıtlar yakacağımı
bildiğim halde
Sevmelerden vazgeçmek için seni
Dokunabilseydim bir kere tenine
ve hissedip-
fay gibi çatlayacaktı kurak coğrafyamın
ot bitmez, yeşile hasret toprakları
En kadın halimle sevdim seni leyli
En dişi yanıma gizledim öpmelerini
Okyanusa daldım -sensiz-,
Kim bilir bir daha
Aynı suda sevişir miyiz? (k.c.)
Kanadındayım martının
Bir açılıp bir kapanan
Çok kanadım yeter
Kapansın artık yaram
Talihinde gözüm yok
Düştüğün her hüzünde beni düşünme yeter
Yokum ben, hiç olmadım
Denizin yazgısını kıyıya hiç yazmadım
Görünmedim kalabalıklarda, hiç gölgem olmadı
Suyun üstünde yürüdüm, kimse dönüp bakmadı
Korkma
Şükrettiğin ışıltında gözüm yok
Benim duam bambaşka
Gün gelir
Dualarımız buluşur
Aynı Tanrı'ya erişir miyiz? (Deniz)
Pusulası bozuk gemi gibi
Unutulduk bu şehirde
Haritadan da mı silindik şimdi
Durduğumuz yerde yitirdik boyutları
Yer çekmedi gözyaşlarımızı
Olur olmaz gecelerde
Kurşun askerlerden düşman yarattık
Pusuya yattık, paranoyaktık...
Klişe bir ayrıklıkla avunup
Savaş boyalarıyla makyaj yaptık
Ezerken izmaritleri parmak ucumuzla
Olur da içimiz yanar da
Olur da kendimiz geri gelir,
Aynı çeşmeden su içer miyiz?(Gökçen)
Beni özlemişsin dün
Çiğneyerek yalnızlığımı
Geçerken üst geçitlerin altından
Sıyırmış kokumu yağmur
Boşalırken mazgallardan
Değil miydi umudu her katrenin
Dokunmak solungaçlarına
Nefes olmak dudaklarında
Bir kabarcık daha var olmak
Ağlara sövmek
Çelme takmak yakamozlara
Değil mi seni sevmek, Eftalya (nida)
Şiir Atölyesi
87 görüntülenme · 347 ileti
Yaşam selinin akışına kaptırdım kendimi
Kah kontrollü kah kontrolsüz akıyorum
Sarmaladığım bu ömrü,kah akıllı ,kah deli yaşıyorum.
Duygularıma bazen isim veriyor,
Bazen isimsiz bırakıyorum.
Delişmen ruhumun istediklerini,
Bazen reddediyor,bazen boyun eğiyorum.
Nerede..Nasıl ..Son bulacağını bilmediğim
Bu akışın;
Bazen yaralanmışlığıyla kanıyor,
Bazen coşkusuyla çağlıyorum.
Her sürüklenişimde..
Bir eskimişlik ve bir de yenilenme yaşıyorum.
Sanırım ben her seferinde ;
Hem ölüyor ,hem diriliyorum...
doğru okuyup yanlış anlamayın..
burada anlam aptal olduğu için sevmesi değil, duygu çıkmazındaki birinin kendisini doğru veya yanlış sevgisi için aptal hissetmesidir. Yani nasıl olurda seni sevebildim diye bir ikilem içinde olması veya hayıflanmasıdır.
Sadece eleştirmeyelim. Bazen biraz da düşünelim...
Sevgiler.
Anlam zayıf. Benim eleştirim ona. Bu bir şiir değil, şiir başlangıcı da değil. Açın bakın Aşk ve Romantizm kümesine, aşk şiiri nasıl [[B]]yazılmamalı [[/B]] öğrenin. Göreceksiniz sizin yazdıklarınızın da orada yazan binlerce şiirden farksız. Yeni bir şey yaratın, yeni bir bakış açısı koyun artık ortaya sayın aşıklar. Yüzlerce kişi, birbirinizi tekrarlıyorsunuz. Beni hoşgörün ama sevgililerinizden, aşk ıstıraplarınızdan gına geldi. Bize ne? Aşk şiirlerinde de azıcık edebiyat görelim artık... Rica etmiyorum, yalvarıyorum. İzEdebiyat'ı dipsiz melankolilerinizle karartmayın. Daha güzelini verin.
Kim demiş aptallar sevemez diye?
Aptallar sever, ama oturup üzerine bir de şiir yazmasınlar.
NOT:
- Türkçe'de "bi" diye bir kelime yok. Şiir yazıyorsanız, Türkçe yazıyorsanız, dilinize azıcık saygılı olmanızı rica edeceğim.
- "doğru okuyup yanlış anlamayın.." bu cümle de bir şaire yakışmayacak kadar kötü. "eve gidip gömleğini değiştirme" "arabaya binip hız yapma," gibi anlamlarda kullanılan bir söz dizimi yapmışsınız. Olumsuz olmalı. Sizde ne olduğu belli değil. Demeniz gereken "Doğru okuyun, yanlış anlamayın," olmalı.
Sevgili Dostum.
Anladığım kadarıyla edebiyat sizin için çok düz hatta dümdüz olması gereken bir şey. Edebiyatta espri de olur, siyaset de olur, aşk da olur. Olurda olur. Elbette türkçede bi diye bir kelime yok ancak bu bir kelimesini sayı kimliğinden arındırmak için kullanılan bir yumuşatma sayılabilir. Ve az en bin tane içinde bi geçen şiir bulabilirsiniz.. Bunun dile saygısızlıkla ne alakası olduğunu çözemedim. Yeni bir şeyler yaratın yazın bunlardan gına geldi diyorsunuz ancak gönderen kimliğinin üzerindeki izedebiyat yazarı ibaresini göremediyseniz şimdi lütfen görün ve yazılanları okuyun. Hem de izedebiyat yıllığına girmiş bir yazarın yazılarını okuyun. Unutmayın edebiyat sizin sandığınız kadar kolay yapılamıyor.
Yine de tüm eleştrileriniz için teşekkür ederim.
Sevgiler...
''Yine sana sesleneceğim'' demişsin....Bildiğim bir çok sesten daha derin, daha narin geldi ,kulağımın duymadığı ,yürekten dinlediğim sesin.Her bana gelişin,tanıdığım benden uzak ,yenilenen ruhuma yakın duruşumdu.Masallara ,masal gözüyle baktım bunca zaman..Ayrı tuttum yaşadığım zamandan.Sen bana geldiğinde zaman masala,masal zamana dönüştü.Uzak diyarların,gözkamaştıran güzelliklerin anlatıldığı gibiydi seslenişin.Bir varmış,bir yokmuş diye başlar masallar...Var olduğunu yaşarken ,yokluğuna hazırlanmalısın diye..Varlığının seslenişi sustu ,yokluğunun derinliğinde..Suskunluğun çığlıkları kapladı içimi önce..Çığ düşecek sandım ,yankılanan yürek dağından...Buzulların içinde ,dönüşünü düşündüm.Farkı yoktu gidişinle bana geri gelişinin.Sensiz buzdağında donarken,seninle gelen sıcaklık sellere boğacaktı beni..Masalların içinde olduğuma güvendim sonra..Gelip kurtaracaktı birileri nasılsa..İnanmaya çalıştım masalın sihirine..
Bıraktım kendimi de yüreğimin sesine..Ne gelen var ,ne giden diyen nefes alışlar;umutsuzluk içinde alışmış yolalışlar..Uzun bir süre geçti,bu dalgaların içinde.Boğulmadan kalmayı başarıyordum işte..Yüzebilirim artık sert dalgalar çarpsa da! Kulaçlarım büyüyor her bir büyük dalgada..Hükmetmeyi öğrendim içimde ki okyanusa..Derken ;Seslenişin can buldu, yeniden bedenimde..Hem, sevince arkadaş,hem, korkuya yandaş oldum.İkisini sarmaladım ,susturdum koynumda..Senin sesin kalsın istedim zamanın akışında...Ne dünü yaşıyorum ne geleceği şimdi.Bu anı yaşamak seslenişinde gizli..
YÂR ANNECİĞİM
Hoşgörü tatilde,sevgi firarda
İnsanoğlu sağır,kör anneciğim
Bir çıkmaz yoldayız,cemiyet darda
Kahırla yaşamak zor anneciğim
Sinem alev ateş yanıyor şimdi
Yüreğim hicranda,kanıyor şimdi
Seni cümle âlem tanıyor şimdi
Hasret yüreğimde kor anneciğim
Her gece yarısı düşüme düştün
Bir burak misali peşime düştün
Erittin karımı kışıma düştün
Bu rüyayı hayra yor anneciğim
Benimle ağladı mehtap bu gece
Boğazımda düğümlendi her hece
Ağladım,gözyaşı döktüm günlerce
Ruhun ahvalini sor anneciğim
Buz tutmuş hissiyat,sanki zemheri
Karanlığa boğmuş hüznün her yeri
Hicrandır nihayet kulun kaderi
Tuvalimdeki renk mor anneciğim
Bülbül çilelerde,gonca gül nazda
Hayalim tarûmar,kalbim niyazda
Buz tutmuş hatıran gece ayazda
Bu çıkmaz hâlimi gör anneciğim
Suretim gülse de yanıyor özüm
Sensiz,hakikati görmüyor gözüm
Gönül teli kırık,çalmıyor sazım
Perdeli gözlere fer anneciğim
Her şafak vaktinde seni özlerim
Ufkun ötesine dalar gözlerim
Çaresiz kalmışım,tutmaz dizlerim
Mübarek elini ver anneciğim
Rahmet yağmurları bize de yağar
Gün gelir ufuktan bir bedir doğar
Işık hüzmeleri zulmeti boğar
Karanlığıma nur ser anneciğim
Bahçemdeki güller boynunu bükmüş
Kökleri kurumuş,yaprağın dökmüş
Gönül coğrafyama karanlık çökmüş
Yetim güllerimi der anneciğim
Mecnun Leyla’sına,çöllere küstü
Umutlar,umuttan umudu kesti
Serzeniş nafile,kırıldı testi
Dört yanımız isyan şer anneciğim
Mavera çağırır her gece beni
Bir sıtma nöbeti sarar bedeni
Aslında terk eder kalan,gideni
Sensiz dünya bana dar anneciğim
Gözlerim mâziye,hayale dalmış
Ruhu yedilere,kırklara salmış
Senden bize bir çift hatıra kalmış
Yüreğimde üşür kar anneciğim
Ninniler söyleyin,geceye inat
Şefkat hislerini içimize at
Hayatlara pusu kurmasın hayat
Dünya dünya değil,nar anneciğim
Bırakma elimi,tut düşüyorum
Buna hayat dersen eh yaşıyorum
Temmuz sıcağında çok üşüyorum
Sıcak kollarını sar anneciğim
Didarın ruhumu süslüyor her an
Duanla yeşerir bu bedende can
Vuslat derken beni sarar heyecan
Senden gayri var mı yâr anneciğim?
(08 Mayıs 2005 Pazar-Anneler Günü)
M.NİHAT MALKOÇ
AHMET TUFAN ŞENTÜRK İÇİN!...
Sözü bir hamur bilip elinde yoğurmuştu
Şiire hizmet için vakfetmişti kendini
Dakikalar gün olup yılları doğurmuştu
Damla damla çoğalıp çiğnemişti bendini
Esentepe ufkundan doğan bir güneşti O
Gökyüzünü süsleyen yıldızlara eşti O
İlhamın anahtarı,nurlu bir yadigârdı
Şiirin sultanıydı mavera ötesinde
Sanki ölümsüzlüğe yol alan bir çınardı
Sevgi,saygı,hoşgörü duyulurdu sesinde
Karanlıkla savaşan asil münevverdi O
Ön saflarda koşturan kahraman bir erdi O
Ruhunda erenlerin ahlâkını yaşattı
Bir karınca misali her dem çalışıp durdu
Etrafını samimi dostlarıyla kuşattı
Merhamet iksiriyle dolduruverdi yurdu
Ermenek’in semaya yükselen sesiydi O
Bir asırdır çalınan onur bestesiydi O
Şiirimiz onunla yüreklere açıldı
Kalemiyle dil oldu ülkemin insanına
Gönül muhabbetiyle kanatlanıp saçıldı
Muhtacız o çınarın ilmine,irfanına
Şiiri gönüllere sevdirdi, tanıttı O
Ankara’dan yükselen görkemli anıttı O
Hasret duygularıyla yolunu gözlüyorken
Üstad’ın hastalığı yürekleri dağladı
Yeni şiirlerini bekliyor,özlüyorken
Ölüm haberi ile şâir ruhlar ağladı
Gider ayak kalpleri tasayla bürüdü O
Arkasına bakmadan sonsuza yürüdü O.
M.NİHAT MALKOÇ
İSTANBUL!...CAN İSTANBUL!...
İstanbul sen içimde tarifsiz bir ukdesin
Geçmiş zamanı aşıp yankılanıyor sesin
Nice revnaklı şehir şöhretine özenir
Bahçelerin,bağların rayihayla bezenir
Yaralı benliğimde Cihangir hüzünleri
Minyatürlere gömdük o karanlık günleri
Gönül zincirlerini koparmak mümkün değil
İstanbul’dan ayrılmak ölümdür,sürgün değil
Masal değil İstanbul,yaşanmış,yaşanıyor
Haydarpaşa Garı’nda bir çift yürek yanıyor
Kurşunî kubbelerin solur geçmiş zamanı
Ferisin gözlerimin,dizlerimin dermanı
Dört mevsimin içinde,bir başka olur yazın
Hüzün taşır nağmeler mavisine boğazın
Destanların burcunda Fatih’imin izi var
Karaköy’den bir parça yüreğimde sızı var
Sevmedim hiç kimseyi seni sevdiğim kadar
Vuslata hasret gönül,yetiş ey gül yüzlü yâr
Resûlün yüreğinde bir sancıydı hayalin
Kıyas kabul etmiyor bugünle dünkü hâlin
Süzülür yüreklere minarelerden rahmet
Beyoğlu gülüyorken ağlar Karacaahmet
Işıklar cenk hâlinde gurup vakti Üsküdar
Bu gönül seni anar ömrün sonuna kadar
Kadıköy’de vapurlar yarına umut taşır
Çamlıca tepesinde gökten yağan kar üşür
Emirgân’da mehtabın hüznü yansır sulara
Hayalimizde cânân çekildik kuytulara
Değiştirdi her şeyi zamanın hoyrat eli
Ya tahammül çileye ya da çekip gitmeli
İstanbul can İstanbul yüreğimi kanattın
Bakir duygularımı yaban ellere sattın
Mâziden haber verir gökte uçan turnalar
Söndürür yangınımı şadırvanlar,kurnalar
Kız kulesi aşklara kucağını açıyor
Yaralı bir güvercin süzülerek uçuyor
Giyinmiş duvağını gelinlik kızlar gibi
Ümraniye söylenmiş tılsımlı sözler gibi
Topkapı sarayında ecdadımın gölgesi
Hırka-i Saadet’te duyulur Kur’an sesi
Senden bana yadigâr bir işve,bir naz kaldı
Derûnumda bir parça sana dair haz kaldı
Bir dilberin gözünden almış da mavisini
Tavus kuşu misali sunmuş yâre süsünü
Küçüksu’da yaşanır aşkların en güzeli
Vasfeder didârını kasidesi,gazeli
Peygamberin övdüğü Fatih’in ben olsaydım
İrem bahçelerinde gül misali solsaydım
Yüreğimde büyüyor hasretin dağlar kadar
Ölüler bile sana aşıktır sağlar kadar
Sinan’ın mühürünü taşır Süleymaniye
Sultanahmet bugüne Osmanlı’dan hediye
Dolanır saçlarında,gülümser sabah yeli
Yas tutar Ayasofya,kavurur hüzün seli
Fecrin kızıllığında ürperir mavilikler
Rahme düşen ceninler sana vuslatı bekler
Ufkun kızıllığına ağıt yakar nağmeler
Kandilli bir türküdür yalnızlığı besteler
Kalender hislerime tercüman Eyüp Sultan
Ruhlara hayat verir yedi tepeden ezan
Ne efsûnkâr imişsin,yamansın rüya şehir
Mağribi,akşamlarda kanayan hülya şehir
Gönül,sevdalı gönül İstanbul’u heceler
Hayata pusu kurar Ortaköy’de geceler
Emsalin ancak Kudüs,Mekke ile Medine
Eyüp Sultan’da kabir davet ediyor dine
Kelimeler yetersiz,tasviri zor İstanbul
İçimi alev ateş kavuran kor İstanbul
M.Nihat MALKOÇ
İSTANBUL YEDİTEPE
Akşam kızıllığında didârını görmeli
Gönül bahçelerinden bir demet gül dermeli
Sana meftun yürekler maksûduna ermeli
Boğazın mavisine siner hüzün İstanbul
Mehtabı kıskandırır gülen yüzün İstanbul
Katar katar trenler kalkar da Sirkeci’den
Kader bu ya, ayrılır ana-baba,bacıdan
Hicran duygularıyla gönül yanar acıdan
Ruhumdaki medcezir bini aştı İstanbul
İntizardan yoruldum,sabrım taştı İstanbul
Firarî duygularım her dem melâle dalar
Gözlerinin mavisi beni hülyaya salar
Bir yanda Ümraniye,öbür yanda Adalar
Çıkınımda ekmeğim,aşımda tuz İstanbul
Hep bizim olacaktın,vermiştin söz İstanbul
Fetih ordularının Sultan Fatih öncüsü
Altınboynuzdur Haliç,İstanbul’un incisi
Çok şehir gördüm amma sen gönül birincisi
Hakk’ı söyleyen dilim,gözümde fer İstanbul
Boncuk boncuk süzülen alnımda ter İstanbul
Ufkun kızıllığında hayallerimiz yandı
Sevda bahçelerinde gönül aşkına kandı
Rumeli surlarında çağ açılıp kapandı
Küfrün kalelerini parçala,yık İstanbul
Düştüğün bataklıktan gayret et,çık İstanbul
Ağustos ortasında yüreğimiz kış gibi
Buz keser soluklarım gökten kar yağmış gibi
Sevgilinin koynunda Göksu hayal,düş gibi
Bedenim bir başına ruhum sende İstanbul
Perişan,paramparça bu can tende İstanbul
Şimşek çakar,gök gürler,yağmur düşer damlardan
İki yürek bakışır süzülerek camlardan
Kanlıca bir ağıttır duyulur akşamlardan
Tango sana yakışmaz,türküler yak İstanbul
Doğudan gelir ışık,mâzine bak İstanbul
Bedene hayat veren damarımızda kansın
Yurduma pusu kuran ecnebiler utansın
Sinop’tan Anamur’a Türkiye’sin,vatansın
Karanlık gecelerin ışığısın İstanbul
Medeniyetimizin beşiğisin İstanbul
Sen Leyla’sın,ben Mecnûn,İstanbul sevda çölüm
Gelecekse nihayet elinden gelsin ölüm
Dikenlerin içinde açmamış sevda gülüm
İçimde bir sızı var,derbederim İstanbul
Kopsak birbirimizden ne ederim İstanbul?
Kıyama durur gökler Eyüp Sultan’a nazır
Edirnekapı’sında ruhlar selâma hazır
Hakk’a gönül verenler elbet bulacak huzur
Ayasofya ütopya,oldu hayal İstanbul
Titre ve kendine gel,hüsran bu hâl İstanbul
Ayak idin,baş oldun;kanatlandın kuş oldun
Hayalleri süsleyen gecemize düş oldun
Ömrün ilkbaharında çiçek açtın,hoş oldun
Gönül bahçelerinin iri gülü İstanbul
Senden ilham almayan hisler ölü İstanbul
Bu toprağın üstünde bir İstanbul yaşıyor
Can bedenden kurtulup fâniliği aşıyor
Uğrunda can verenler Resûl’üne koşuyor
Hakikat ışığına bağrını aç İstanbul
Mübarek ezanların ruha ilâç İstanbul
Lâleli’nin gülleri sararıyor,soluyor
Ayasofya ağlarken sinagoglar gülüyor
Bin yıllık fetih ruhu her geçen gün ölüyor
Yalanların diz boyu,haddi aştı İstanbul
Hakikat ayan beyan,maske düştü İstanbul
Yâdıma düşer adın,buğulanır gözlerim
Zihnimde yankılanır sana dair sözlerim
Olsan yanı başımda yine seni özlerim
İyi görünmüyorsun bu hâlinle İstanbul
Yaşamaya mecburum hayalinle İstanbul
Masum yalanlarına bir zamanlar kanmazdım
Taşın,toprağın altın derlerdi inanmazdım
Bilmeseydim mâzini bu hâline yanmazdım
Gidişin doğru değil,yanlış bu yön İstanbul
Yepyeni bir sayfa aç,mâzine dön İstanbul
M.Nihat MALKOÇ
SILADAN UZAKTA,ÇANAKKALE’DE ÖLMEK…
Sular yandı,tutuştu ateşinden
Öksüz kaldı ayrılanlar eşinden
Tez uyandı Ehl-i Salib düşünden
Çok şükür kesildi hızı zalimin
Bilmem Anzaklar’ın burda işi ne?
Takılmışlar İngiliz’in peşine
Zehir doğradılar Türk’ün aşına
Hileyle örülmüş özü zalimin
Tabyalardan ateşler yükseliyor
Hakk’a koşan ruhlar huzur buluyor
Anafartalar’da ölüm ölüyor
Erimeye mahkûm buzu zalimin
Semaya yükselir bir yanık seda
Bir yanımız vuslat,öbürü veda
Göğe merdiven dayadı şühedâ
Nura hasret kalsın gözü zalimin
Ezelde böyle takdir etmişse Hakk
Kuş tüyü yataktır bizlere toprak
Yüreğimiz kefenimiz kadar ak
Kara kışa dönsün güzü zalimin
Çanakkale nurdan ruhlar mahşeri
Hepsi bir kahraman subayı,eri
Değiştirmek mümkün müdür kaderi
Güven vermez asla bezi zalimin
Nefsim İbrahim’in közünde yansın
Şühedâ vuslatın hazzına kansın
Türk’e pusu kuran cihan utansın
Yokuşa dönüşsün düzü zalimin
Bir kızılca kıyamet Çanakkale
Yeryüzüyle sema gelmişti dile
Sonunda bülbüller kavuştu güle
Mikrop yuvasıdır tozu zalimin
Vatan oldu Çanakkale’de kanlar
Cennet-i Âlâ’ya göç etti canlar
Gökyüzünden yankılansın ezanlar
Çıkmaz olsun hiç avazı zalimin
Leyla için savaşmalı çöl ile
Şehit kanatlanır nurdan yel ile
Resulüm karşılar onu gül ile
Hüsrana götürür izi zalimin
Duyanlar titresin sesini Türk’ün
Bütün dünya görsün hasını Türk’ün
Kimse attırmasın tasını Türk’ün
Derler ki kurudur tuzu zalimin
Sıladan uzakta ölmek zor anne
Yüreğimi yakan kızgın kor anne
Gayri bu rüyayı hayra yor anne
Cihanda gülmesin yüzü zalimin
M.Nihat MALKOÇ
ZAMAN KIRINTILARI
İçime çöken yalnızlık melâli
Rûhumdaki karanlığı besteler
Zihnim eşeler durur muammaları
Yorulan,terk eden,geri kalanlarla
Biz ki engelli maratonun yorgun yarışçıları
Henüz ömrün taze baharında,mecâlsiz
Sonbaharda sararıp kopan yaprak misali
Kemirir ömrümü zaman kırıntıları
İsli geceler içime işler
Dolu dolu ağlamak isterim,kalbim buruk
Serde erkeklik var ağlayamam
Garibim gurbetin köhne hücrelerinde
Odama akseder ayın ilk ışıkları
Dostu,ahbabı görürüm pembe rüyalarda
Ebedî yaşamak isterim o mesut dakikaları
Gün doğar,bozar hayalimi zaman kırıntıları!...
(01 HAZİRAN 1991)
M.NİHAT MALKOÇ
KAHIR KURŞUNLARI
Kays’tım,Mecnûn eyledi yüreğimin sahibi
Hiç tanımazmış gibi uzaktan bakıp gitti.
Göz kırpmadan bağladı darağacına ipi
Büyüttüğü sevdanın pimini çekip gitti
Mevsimlerden sonbahar,vakit bir akşamüstü
Karanlıklara inat şafağı söküp gitti
Mâziye sünger çekip hatıralara küstü
Beyaz gül bahçesine kaktüsler dikip gitti
Bilinmeze yol alıp açılırken her gemi
Gönül limanlarını nefretle yıkıp gitti
Büyüyüp korlaşırken yüreğimin matemi
Bana dudaklarını,gülerek,büküp gitti
İlhama pusu kurdu,yarım kaldı şarkımız
Sözümü boğazıma bir güzel tıkıp gitti
Kanatları kırılmış kuşlardan yok farkımız
Evvelki duyguları başıma kakıp gitti
Rüya gibi,gözümden gitmez o gül endamı
Nazlı bir ceylan gibi önümden sekip gitti
Değişmezdim Ferhat’la büyüttüğüm sevdamı
Mâziyi hatırlayıp gözyaşı döküp gitti
Sermayemi yükledim gayri ecel atına
Zehirli akrep gibi ruhumu sokup gitti
Kıymet vermem dünyanın fâni saltanatına
Kahır kurşunlarını bağrıma sıkıp gitti
Gamzeler belirirdi yanağında gülünce
Tuna nehri misali kalbime akıp gitti.
Kurtlara yem olacak güzelliğin ölünce
Meydan okudu aşka,şimşekler çakıp gitti
Tükendi umut faslı,sakınmadı sözünü
Fitne tohumlarını gönlüme ekip gitti
Düşürdü can evime intizarın közünü
Kalbin aysberglerini hışımla yakıp gitti
M.NİHAT MALKOÇ
ORDU SAHİLLERİNDE BİR AKŞAM VAKTİ
Güneş gurup ediyor Ordu sahillerinde
Bir meltem esiyor ılgıt ılgıt,mağrur
Geride kalan mahzun,ıssız,köhne bir sahil
Ve kıyıda nefret kokan dehşet dolu dalgalar…
Ordu sahilleri ıpıslak,gözyaşı dolu
Bir şeyler eksik şimdi yeri dolmayan…
İlk göz ağrım,tek tesellim sevgilim
Ölü şehir,batan güneş,mehtapsız gece…
Ufukta fırtına kopuyor siyahî matem
Sitem var renklerde,her taraf solgun
Karanlık hükmediyor Ordu sahillerine
Mâzi canlanıyor bir an gözlerimde…
İlk göz ağrım,tek tesellim sevgilim.
Martılar uçmuyor artık neşe saçarak
Bülbüller sustu kara bataklar peyda olalı
Mevsimler,aylar,haftalar,günler peşimden koşuyor
Bir esirim şimdi Ordu sahillerinde zincire vurulmuş
Kapkara yağmur bulutları gibi boşalmaya hazır…
Hüzün var şimdi Ordu sahillerinde
Çünkü yok artık yanımda şimdi…
İlk göz ağrım,tek tesellim sevgilim.
(14 ŞUBAT 1989/TRABZON)
M.NİHAT MALKOÇ
PULATHANE(AKÇAABAT)
Sen Pulathane’yi gezdin mi dostum?
Bir görmeden tarif etmek zor şimdi
Güzelliği sen de sezdin mi dostum?
Sualini yavaş yavaş sor şimdi
Güzellikler bölüşülür,paylanır
Ağıtlarda hasret,acı söylenir
Hıdırnebi Yaylası’nda yaylanır
Kavranlara basılmıştır lor şimdi
Buralarda fitne,fesat az olur
Müminin yüzünde nurdan iz olur
Hakikate giden yollar düz olur
Gerçekleri görmeyenler kör şimdi
Bahçelerde çiçek açar,yaz gelir
Baharla birlikte bize haz gelir
Koca ömür insanlığa az gelir
Aç gözünü hakikati gör şimdi
Yücesinde boz bulanık kör duman
Hasat vakti gelir kurulur harman
Çiçeklerde saklı bin çeşit derman
Yeşilliği gözlerimde fer şimdi
Sabah namazında kalkılır işe
Tez vakitte haber salınır eşe
Haram yiyip asla dönülmez köşe
Köylünün sırtından akar ter şimdi
Mutluluk ışığı yansıyor gözde
Samimiyet elbet gizlidir sözde
Seher vakti rızk aranır denizde
Deryalara atılmıştır tor şimdi
Muhabbetler büyür dönüşür aşka
Aşk varsa gönülde gerek yok köşke
Ömrüm bu toprakta geçseydi keşke
Hicrandan vuslata erer yâr şimdi
İrem’i andırır yeşil bağları
Yücelere kanat gerer dağları
Afiyetle yenir taze yağları
Doğru mu,yanlış mı,karar ver şimdi
Gecenin kör vakti garipler ağlar
Denizler köpürür,ırmaklar çağlar
Yeşile bürünür çiçekli bağlar
Menekşeler bahçelerde mor şimdi
Hiçbir yer değildir gönlüme göre
Hicran ateşine,kavuşmak çare
Gitmeye meylim yok başka bir yere
Şuraya bir yatak,yorgan ser şimdi
On Yedi Şubatlar bayramdır bize
Döküldü düşmanın leşi denize
İmanla Salip’i getirdik dize
Hakk’a karşı kenetlenmiş şer şimdi
Övünmek hakkımız düşman utansın
Ülkemi bölüşen ferman utansın
Türk’e kefen biçen cihan utansın
Olanları hayırlara yor şimdi
Akçabatlı’m Sargana’yı unutma
Garibi hor görüp zalimi tutma
Ceddinin sözünü yabana atma
Hayatını muhabbetle ör şimdi
Hasret hançer olur, boynumu vurur
Ruhumu bedenden alıp savurur
Yüreğimi baştan başa kavurur
İbrahim’in ateşinde kor şimdi
Sılanın zehiri,kederi gurbet
Ölümün ötesi,beteri gurbet
Garibin azığı,kaderi gurbet
Piştik artık yakmaz bizi nâr şimdi
Köftesi,horonu mühürdür çağa
Başlasın eğlence,dizilin sağa
Çek dizleri,tenin değsin toprağa
Dört bir yanda oynanıyor bar şimdi
Ne söylesem el âleme söz olur
Söylemesem yüreklerim köz olur
Bahar gelir,benim ruhum güz olur
Karadağ’da üşür yağan kar şimdi!...
M.NİHAT MALKOÇ
İŞTE GELDİK GİDİYORUZ
Bâkî sandık bu dünyayı
Heder ettik günü,ayı
Koskoca ömrümüz zâyi
Her geçen gün bitiyoruz
İşte geldik gidiyoruz
Ümit yok yarına dair
Manzara ortada,zâhir
Fitnede,fesatta mâhir
Söze yalan katıyoruz
İşte geldik gidiyoruz
İnsanlar suçlu avında
Demir dövülür tavında
Gör ki haksız yok savında
Çırpındıkça batıyoruz
İşte geldik gidiyoruz
Para olmuş anayasa
Gayri tanımayız tasa
Boş gönlümüzdeki kasa
Ruhumuzu satıyoruz
İşte geldik gidiyoruz
Beğenmez amiri memur
Hepimizin özü çamur
Çok su götürür bu hamur
Her gelene çatıyoruz
İşte geldik gidiyoruz
Kafalar akşamdan demli
Garibanın gözü nemli
Patronlar yukardan yemli
Zehir zıkkım tadıyoruz
İşte geldik gidiyoruz
Çalışanı mumla ara
Nasıl düşmeyelim dara?
Çekil aradan Ankara!...
Hep yan gelip yatıyoruz
İşte geldik gidiyoruz
(13 OCAK 2005 PERŞEMBE)
M.NİHAT MALKOÇ