İzninizle Suyel, sözlerim İmdat'a...
Yanlışlardan ve doğrulardan söz etmişken size şunu anımsatmak istiyorum. Aldığınız bir iletinin kiplerini tahlil etmekten acizseniz bile tedbir olması açısından kibarlığı elden bırakmamanız gerekirdi. "Ağız takınmak" deyimiyle dizginlemeye çalıştığınız iletinizde ağza alınmayacak bir kabalık seziyorum. Şimdi, benim açımdan, can sıkıcı olmayı bir kenara bırakıp bu saçmalığa bir son verin.
Siz sınırlanmayalım diyordunuz...
Ben size "sınırlamayın kendinizi" diyorum, cevaben siz bana "sınırlayın" diyorsunuz. Çok gerekli bir konuşma mı oluyor şimdi bu? Ben zaten nasıl bir yol tutacağımı belirtmişim. Kimseye bir şey göstermek gibi bir niyetim yoktu, ama iletinizden sonra küstahlığa artık tahammülün kalmadığını göstermek isteyebilirim...
Orada adamın biri bana mektup yaz der, şurada bir başkası "Senin ağzın yok mu?" diye hesap sorar. Burada karşılıklı saygı içinde iki satır yazabilecekseniz çıkın karşıma. Mahalle kahvesinde değiliz.
Bir jest olarak düşündüğüm ve iletimi süslediğim anlatımın bizzat patentiniz altında olduğunu bilmiyordum.
Tamam, madem böyle, buyrun size Kenanca...
Şiir Atölyesi
104 görüntülenme · 347 ileti
1- acizlik
2-saçmalamak
3-küstahlık
4-kabalık...
Kenan Şahin bunları sana iade etmem gerekli..." ağız takınmak" kendinden ve kendine ait cümleler kur demektir.Bana ithaf ettiğin cümlelere bakarsan neden o deyimi kullandım anlarsın.
Sınırlama konusunda ise isteyen istediği kadar kendini sınırlasın buna karşı bir tavrım yok.Ben artı olarak belirttim bunlarda benim düşüncelerim diye...
Mahalle Kahvesi bile bazen buradan daha gerçek...
Saygısızlık diye adlandırdığın ne peki onu sorabilir miyim ?
Senin " küstahlık " sıfatı koyman değil mi ?
Asıl sen kullandığın kelimelere dikkat et Kenan Şahin...
Şunu idrak edin yaptığınız - yapmaya çalıştığınız çalışma benim daha önce başlattığım bir çalışma buna karşı gelmem söz konusu değil...
Kişinin kendini sınırlaması da değil...
Başlamadan sınırlar çizilmesi şiiri nereye gideceğini belitmek gibi duruyor...
Konuyla ilgili kişisel fikirlerimi belirttim ben kimseyi hedef almadan...
Bana karşı tavır olmadığı sürece...Olduğu anda cevabımı verdim...
Bir jesti kavrayamak, kabullenememek veya kabullenmemek... Bu "Kaba" bir davranış.
Çözüm önerisini anlayamamak ve bunu bir sorun haline getirmeye çalışmak... Dedim ki siz sınırlamayın kendinizi, ben sınırlayayım kendimi. Bunu niye söyledim, çünkü siz sınırlar olmasın derken herkes adına konuşuyorsunuz! Şimdi siz böylesine bir çaba içerisindeyken bu olay iki sözcüğe dayanıyor : "Acizlik ve Saçmalık"
Ben "siz" diye hitap ederken benimle "senli benli" konuşuyor olmanız dikkatsizlikten kaynaklanmıyorsa yaptığınız düpedüz küstahlık, bu lafı geri almıyorum.
Ve bana sözlerimi iade etmeye kalkarken hâlâ daha takmışsınız sınırlar şöyle, sınırlar böyle...
Başında da belirttiğim gibi ben sabrımın sonuna geldim...
Kabalığımın kusuruna bakmayın... Burayı bir mahalle kahvesi gibi görmek istiyorsanız gerçekten bu görüşünüze saygı duyabilirim, katılmam o ayrı, tartışırım sizinle. Daha gerçek demişsiniz kahve ortamı. Dilerseniz siz de öfke kusan bir ileti yazın yukarıdakiler için, sonra müsait bir odada şu ortamın sahteliğini tartışalım...
Bir şeyler yazarken hep dudaklarım kımıldar. Herkeste var mıdır bu özellik, onda bir, birkaç kişiye mi özgü bilmiyorum; ama yazı yazarken okurum yüksek sesle. Adınızı yazarken de yüksek sesle okudum ve tuhaf bir hisse kapıldım. "Zeynep Gün" İlginçtir ama inanın bana "Nastasya Filipovna" diyormuşum gibi geldi. Öylesine çıkıveriyor insanın ağzından, sanki... Bilemiyorum sanki ne... Belki tanıdığım başka birinin adının anagramıdır bu. "Güney Zen" gibi v.s... Ya da bizim "Fatma Teyze" nin adı "İsmet Amca" olabilirdi, neden olmasın gibi bir his, benimkisi... Forumlardaki iletilerinizde de söylediklerinizden hep daha fazlasını söylemek istiyormuşsunuz gibi geliyor bana. Neyse karmakarışık bir konuşma oldu bu. Bağışlayın. Özetle üstün bir aklın küçük dokunuşlarını görüyoruz yazdıklarınızda.
Sormak istediğim şuydu: Siz ne yazıyorsunuz, yazıyorsanız?
Çok klişe ve kulak tırmalayıcı duyulacak, tüm içtenliğimle özür diliyorum, ama "Hiç şiir yazdınız mı?"
Ah, şiir yazmak. Cidden yorucu olabiliyor, bana kalırsa... Mavi boyalı, küçük döküm daktilonun başına çöreklenip güle oynaya yazılmıyor her zaman... Simsiyah bir klavyeye öfkeyle bakıp parmaklarınızı konuşturmanız gerekebiliyor... Bazen "Altı aylık bir çocuk kafası gibi ezeceğiz başlarınızı" (*) dizeleri girmiş oluyor sıraya, bir bakıyorsunuz... Bazen en sevdiğiniz insana kızıp bir yumruk atmak gibi yorabiliyor, diyorum...
Neyse kimi zaman da çiçekler, böcekler, şair bey kahvaltıya ne yiyecekler...
(*) Nâzım, lakin eksik almış olabilirim aklımdan, malum saat geç...
Sizli bizli şekillerde çok nadir davrandığımı az çok bilirsin...Bu aşikar iken bana adım ile hitap edip cümle yüklemlerini sizli bitirmenin sadece ortamsal açıdan olduğu kanaatindeyim.kaldı ki benim bu şekil bir takıntım yok...
Ve sana siz diye hitap etmediğim için " küstah" ilan ediliyorsam bu senin hezeyanından başka birşey değil.Sen sana siz demeyen herkesi küstahlıklamı nitelersin...
Ha çok istiyorsan sizli cümlelerde kurarım.Biraz zorlanırım ama başarırım korkma ( yın )...
Siz kendi adınıza belirtmeler yaparken bende kendi adıma belirtmeler yaptım kimse adına söz söylemedim. ( Siz ) sınır olsun dedin ( iz ) bemnde olmasın dedim...Olması yönlendirme olur dedim.
" Mahalle ağzı " , " kahve sözcükleri " vs. vs. gibi tanımlamalar da çok yükseklerden baktığın ( ız ) anlamına geliyor.Benim kullandığım kelimeler en normal İstanbul sokaklarında kullanılanlar...Plaza kelimeleri nasıl olur bilmem...
Büyük Şairler ( ! ) gibi kıvrak kelimeler kullanmadığım için de küstah olabilirim kusuruma bakma ( yın ).
Neye sabrediyorsun( uz ) ve sabrın( ız ) ın taşması ne sonuçlar doğurur.
Öfke kusmaktan da bahsetmişsin ( iz ) öyle bir durum yok ortada...Kişiyi rencide edici cümleler kuran ( sizsiniz ) ben değil...
Ne kabalığım kaldı ne küstahlığım ne de acizliğim...
Bunlarla ilgili düzeltmeler yap( ın ) ki bende size bu tür ithamlar da bulunmayayım...Yoksa biliyorsun mahalle kahvelerinde daha incitici kelimeler mevcuttur...
Kenan Şahin haddini bil. Bana adamın biri diye hitap edemezsin. Asıl sen adamsan editör sıfatına bürün ve benim özelime attığın iletinin aynısını buraya bırak. Bırak ki senin ne denli fenomen bir yapıya sahip olduğunu herkes görsün. Bu forumlarda gereksiz atışmalara sebebiyet veren, ortalığı geren hep sensin. Sen editör olamazsın. Şimdi yazdıklarımdan sonra diyeceksin ki “Sen de taktın benim editörlüğüme…” Evet taktım. Sana daha öncede söyledim, bu elbise sana uymuyor. Çıkar at üstünden. Git şiir bölümünü düzenle, düzyazıları şiir bölümünden ayıkla. Bak bakalım, Şiirde ilk yirmide yer alan ve seni uyardığım 12 nci sırada bulunan düzyazı mı yoksa şiir mi? Ha bunları yapamıyorsan kendine editör yakıştırmasını yapma. Biliyorsun zamanında Umar isimli şiiri bile sen editörlerin seçtiği bölüme koymuştun. (Bu arada Sevgili İsa! sana bir kastım yok, sırf yapılan hatalara gıcık kaptığımdan dolayı, verdiğim örneklerde senin şiir ve yazıların geçti; kusuruma bakma…) Bir ileti bırakmıştın buraya, Kenan Şahin'den nefret etmek gibi bir şeydi...Evet haklısın...
Şiir yazacaktık, evet.
Şöyle başlamıştı:
Aynanın buğusunda belirmiyordu akis (suphi)
Aksediyor, aksediyor ve sırrına varıyordu (kenan).
Gerçi İmdat, mısra sahiplerinın adlarını koymayalım diye bir öneride bulunmuştu; bunu makul buluyorum. Yazılmasın adlar daha iyi; bir de şu ekleme/çeşitleme önerisi vardı:
Aynanın buğusunda belirmiyordu akis (suphi)
(Ayna, buğusunda açmıyordu akis).
Aksediyor, aksediyor ve sırrına varıyordu (kenan).
Gelinen somut nokta bu şimdiye kadar. BU noktanın dışında ne var ne yok yorumlamak bana düşmez, benim sadece üzüntü duyduğum ama karışmaya da kendimi yetkin veya yetkili görmediğim bir şey.
Şiirin sınırları ile ilgili kendiliğinden oluşan şeyler mi belirleyici olsun, yoksa peşinen mi sınırlar belirlensin, aslında düşünülünce çok fark yok arada. Sonuçta kendiliğinden bir yapı, bir metin ortaya çıkacak, ve doğallıkla bu metin belli sınırlara sahip olacaktır; bu sınırların peşinen belirlenmesi, yazma eylemi ve sürecini etkileyeceğinden çekingelere yol açması da doğal, ama öbür yandan tümüyle belirsizlik içinde seyretmesi de -yapının sonuç boyutu bakımından- çeşitli çekingelere yol açabilir(di; açmayabilir de pekala).
Ben hala sevgi ve sabırla katılımcı arkadaşlar bekliyorum. Bu niyetle birkaç -belki kışkırtıcı olabilecek- değinmeye kalkışmak istiyorum:
-"Ayna" imgesi, mekansal açıdan şiiri "içe" yönlendiriyor, acaba bu "engelleyici" bir hamle midir?
-Ayna ile yüzleşenle ilgili belirsizlik ortamı çözülmez gibi bir "ön-yargı", imgenin içine yerleştirilmiş durumda, -bunun sakıncaları yok mu?
-Söylemsel düzlem ve boyut, "2. kategori"de tutulmuş; yani birincil ağızdan yaşanılan mekan/duygu/düşüncenin açığa vurumu değil, açığa vurmanın kendisi üzerine yoğunlaşılmakta; -bu acaba tıkanmaya yol açabilir mi?
-Söylem ile görülen arasında derin bir uçurum hissedilmektedir; bu uçurumun kapatılması mı gerekir (yani müdahale mi gerekir), yoksa salt bu uçurumun bilince yansıtılması ile yetinilmelidir (yani: didaktik/buyurgan mı olsun şiir, yoksa betimsellikle sınırlı mı kalsın)? sorusuna kim nasıl yanıt verecek kavgası ileride tetikte bekleyen bir sorundur.
Suyel
Ben mısra sahiplerinin adın konmasın gibi bir öneride bulunmadım sadece ve sadece sınırlar konulmasın ve ekleme yapacak kişinin kendisine bırakılmasını önerdim...
Ya da şöyle diyebiliriz eğer bir çalışma yapılacaksa ve ben bulunacaksam bu çalışma da sınır tanımam...
Siz ille de "sınırlı yazacağız belirlenen kriterler dışında yazmak yok " derseniz bende katılmam ve buyrun yazın dedim...
Hepsi bu...
İki satırlık iletime yazdığınız zehir zemberek satırlar bir iki sayfa geride kaldığı için durup dururken sizi rencide eden kişiyi oynamaya hiç niyetim yok. Mahalle kahvelerinde daha incitici ithamlar olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kaba olabilirler sözünü ettiğiniz ithamlar, ama incitici olabileceklerini sanmıyorum. Bakın karşılıklı anlayış, saygı ve kibarlığa yüksekten baktığınız için benim bir takım şeylere yüksekten baktığımı düşündüğünüz ortada. Ya da ben haksızım, durum bu değil, ama buna benzer bir şey. Şu mu çıkıyor ortaya: İkimizin de yüksekten baktığı bir şeyler var... Bu biraz çocuk oyununa döndü, eh, olması gereken de bu sanırım. Siz hatanızı görmediniz, ben de geri adım atmadım.
Hatanızı görmemeyi bir ileti daha sürdürmeniz durumundaysa ithamlarımın hepsini geri alır ve özür dilerim... Çünkü durumu tanımlamak için başka sözcükler gerekir artık. Ne bileyim siz kendinizinkini kendiniz bulun, ben kendime "ebleh" diyeyim o durumda. Ne fark eder ki?
Aslında, bu arada yazar sayfama gidip tanım bölümünü okursanız "yüksekten bakma" olarak gözüme çarpan "yüksekten atma" ithamınızı bir kez daha düşünürsünüz. Ben hiçbir şeye göremeyeceğim bir yerden bakmama yanlısıyım. Yüksekten falan baktığım yok. Yalnızca ne zaman, nerede olduğumun bilincinde olmayı ve buna göre davranmayı seviyorum.
Sizin hakkınızda bulabildiğim kaynaklardan herkesle senli benli konuştuğunuz gibi bir özelliğinizi çıkaramadığım için suç bende olmalı, diye düşünülebilir. Bu da bir farklı bakış açısı olabilir.
Son olarak şunu söyleyeyim: artık biraz daha tanıştık sanıyorum...
Benim yaptığım hatalardan ve zehir zemberek yanıtlardan bahsediyorsun ( uz )...
oysa o ileti de sadece " kendine ait bir ağzın yokmu " dedim...
Çünkü benim yazdığım şekil ile bana cevap yazmıştın ( ız ).Daha başka zehir içeren bir açıklama yok...Tabi sen bena kaba - küstah vs. ithamlarda bulunmadan önce...
benim hakkımda hangi kaynaklardan bilgiye vardıysan ( ız ) size iyi anlatamamışlar demek ki.Daha önce yazdığım iletilere baksaydın ( ız ) benim siz li muhabbetlerden sıkıldığımı anlardın ( ız )...
Ama bu çerçeve de sadace size kullanacağım bu dili...Kullanmazsam
gocunuyorsun ( uz )...
Yüksekten bakma noktasında ise mahalle ağzı - kahve ağzı gibi tanımlamalar yapman ( ız ) dan dolayı bu şekilde belirlemede bulundum...
Neyse ya daha niye uzatıyorum ki...
Buyrun çalışmayı başlat ( ın )...
Ben sustum ( mahalle ağzımla )
Şimdilik...
Merhaba İmdat,
özür dilerim senden; yazmadığın bir şeyi ("mısra sahiplerinin adları yazılmasın" şeklindeki öneri) yazdığını sanarak bir yorumda bulunmuşum. Çok çok özür dilerim senden. Kasıtlı değildi; etraf biraz toz duman olmayı görsün, benim de hemen kafam karışıveriyor doğrusu (bu bir mazaret değil yorumlamam için, kaldı ki, bir ileti önce anlamak yerine geçirilien yorumlamanın ne kadar dar görüşlü bir anlayış olduğunu söylemiş oluyor, kendi kendimi de yalanlama durumuna düşmüş oluyorum! Bravo bana doğrusu!!) Alışık değilim ben bu tür ortamlara; ama gizliden gizliye hepinize (yani "hepinize" derken herkesi kastediyorum) bir hayranlık ve ilgi beslediğimi görüyorum; bu da bazı ödünler vermemi, anlaşabilmek içinse özenli davranmamı gerektiriyor, -öğreniyorum, daha da öğreneceğim sanırım...bunun için de üzülmek de gerekiyor bazen, değerli zamanımızı ve aklımızı doğru kanalize edemediğimize üzülmek...umarım, artık biraz ortam durulmuştur, çalışmaya başlayabiliriz; bu anlamda herkese seslenmek istiyorum:
arkadaşlar, kim başlıyor (benim önerdiğim ilk mısraın arkası gelmediğine göre, orada tıkandı galiba...) işe? Ben her şeye varım, sınırlı sınırsız, tuzlu tuzsuz, ne bileyim işte...ama lütfen: geyik olmasın (şimdi yine bu sözüme kızanlar, kırılanlar olabilir, lütfen kimseyi kastetmedim, geyik derken, "laf olsun" diye demek istedim.) Öbür yandan kasmak da yersiz olur...dengeyi bulabiliriz umarım...
Suyel
Bir ileti yazınca söyleyeceklerinizi bitirdiniz sandım, ama görüyorum ki bir dalga geçme faslı gerekiyor bizlere... Alınmayın ama insan pek çok nedenden gülümseyebilir, lakin kaşınma nedenleri sayılıdır... Alerjik olur, sinek ısırır vs...
Neyse... Siz yok sayabileceğim biri değilsiniz ve ben de sizin yok sayabileceğiniz biri değilim...
Kabı tabak, tadı kabak; koyulmuşuz yola (M. Doğan)
Tekme tokat, kapıyı kapat; vermişiz bir mola (Hamdi)
Mustaf Bey damdan mı düştünüz hayrola (K.Şahin)