Esin Perisi
9 görüntülenme · 148 ileti
Güvenilir kaynaklardan edinilen bilgiye göre izedebiyat yüksek istişare kurulu son günlerde yapılan şikayetlerden oldukca incinmiş ve devrim niteliginde kararlar alma aşamasina gelmiştir. Adının acıklanmasını istemeyen bir yönetici şu acıklamayı yapmıştır;
"Bütün samimiyetimizle insanları yazmaya özendirmek ve yöneltmek icin masrafları cebimizden karşılayarak bu siteyi yarattık. Fakat görüyoruz ki, insanlar kendilerine ücretsiz saglanan bu imkanı suistimal etmiş ve ancak pembe yapraklı hatıra defterlerinde yer bulabilecek öykü/roman ve siir diye adlandırdıkları yazılarını edebi esermiş gibi sitemize yüklemiş ve yüklemektedirler. Hal böyle iken birde ukela ukela şikayetlerde bulunmaları bizleri oldukca üzmüştür. Bu sitenin, server ve teknik eleman masrafları büyük yekün tutmaktadır. Yazılardaki kalitesizlik yüzünden izedebiyat'in yaşamasi icin gerekli olan sponsorlar bulunamamakta, varolanlarda maddi desteklerini cekmiş bulunmaktadır. Bu durum bize bu sitede yazar üyeligini ücretli hale getirmekten başka secenek bırakmamıştır. Inancımız odur ki, ancak ondan sonra 'yazılarım niye hala yüklenmedı' türü şikayetlerin bir anlamı olacaktır. Aylık 5 YTL tutari yazar aidatı yakında uygulamaya konacaktır."
Haber kaynak: Altıncı hıs.
yöneticilere mail atmayı deneyen oldumu aranızda.
bence denemeliyiz mailimize en azından cvp gelir sanıyorum.
fakat aklıma takıldı syn sezai güvenilik kaynak diyorsunuz tam anlamıyla bize açıklama yapmanız kanısındayım kim bu güvenilir kaynaklar tezatlık hissediyorum hayali açıklama ve güvenilir kaynak arasında.bu bir varsayım mı yoksa kesinmi bilgi lütfen
Site yöneticilerinden Diren arkadaşa mail attım...sorun hakkında, site üyelerini bilgilendirici bir açıklama notu yayımlamalarını rica ettim...
Ama fazla meraklanmayın, sanırım bir teknik problem yaşanıyor sitede...
çünkü, 3 hafta kadar önce, siteye hiç giremiyorduk...
Oysa şimdi girip yorum bile yükleyebiliyoruz... Bu da bir gelişme...
Sorun her ne ise mutlaka yakında çözülecektir... En azından kendim adına bu umudu taşıdığımı söyleyebilirim....
Kalite düşüşü gönderilen eserlerden ziyade forum köşelerine iletilen yazılardan kaynaklanmaktadır, kanaatim. Dört veya beş sene olmuştur Kenan arkadaşla ilk polemiğe düşeli. “veya fikir ayrılığına” Ben, her kişinin bu siteye yazma hakkını savunan taraftım. Günümüz depreşiminde özgürce hak ve bir seçim idi, bence. Yelkovan koştukça açık denizlere, hak verdim. “Belki iş çığırından çıktı, ben de değişmişim…” Jurnal… Ci!
Değil beş lira… Bu site dünya çapında ödül almış. Saygı ve sevgi duyduğum insanın bir tek kelime bile etmeden, kahvehane ağzı ile yaptığımız yorumları duymazdan gelişi onun sağırlığına delalet, değildir. Bizim cahilliğimizin yansımasıdır. Biz kim miyiz? 1. Nida… 2, ve 3, hatta n… sayma gereği yok. Bu site internet ortamından dokunaksal ortama kapakları hariç tam 543 sayfa hediye etti.
“İZEDEBİYATIN KENDİ ÖYKÜSÜ
Bu kitapta ünlü yazarların ünlü öykülerini bulamayacaksınız. Ne de yayıncılar tarafından seçilmiş, editörler tarafından cilalanmış eserlerle karşılaşacaksınız. Bu kitap, tıpkı onun arkasında duran web sitesi gibi, tüm sözün yazarda olduğu “”bir dünya dolusu bakış açısı, bir dünya dolusu tat”” sunacak size. 1200’ü aşkın yazarlı web sitesinin 205 yazarı, en sevdikleri yazılarıyla katıldılar bu kitaba. İyisiyle, kötüsüyle, deneyimlisiyle, deneyimsiziyle, 205 yazar, yüreklerini ve düşüncelerini, kimse karışmadan, kimse ‘seçmeden’ özgürce dışa vurdular. Onlar sayesinde bu kitap doğdu.
Dünyada türünün ilk örneği olan, aynı zamanda bugün dünyanın en büyük edebiyat portallarından biri sayılan izEdabiyat sitesinin öyküsünü kısaca anlatalım. Herşay 2000 yılının başlarında, İstanbul’un çok ender olarak gördüğü o güzel karlı kış günlerinden birinde başladı”…
Devamını merak edenler kitabını alsın ve okusun İzEdebiyatın. Kendi adıma bu emeğe yaptığım saygısızlıktan ötürü Sevgili Diren’den ve bu siteye emeği geçen tüm dostlardan özür diliyorum.
Neden bütün bu gariplikleri üreten biz sivri akıllılar bu gülünesi yanlarımızı görmekte de böylesine ustayız? Üstüne üstlük bir de bu marifetlerimizi bu topraklardan olmayanlara anlatmaya kalkışırız bazen. Sonra da boş gözlerle bize bakan zavallıcıkların yüzlerinde afalladıklarını gizlemeye çalışan kibar gülümsemeler gördüğümüzde pek bir şaşırırız. Niye bizi anlamıyorlar diye pek bir üzülürüz. Kabahati kendimizde ararız sık sık da. At sırtında dolaştığımız yüzyıllar sırasında başımıza güneş geçmiş olmalı kesinlikle deriz. Ardından üç denizlerden gelen nemli rüzgarı da yeyince... deyip başımızı sallarız.
[[I]]Valla benim esin kaynağım sanırım acılarım ne biliyim aslında ulaşamadığım içimde hala beni yaşatan acılara borçluyum yazdıklarımı. Bununların sebebi olan ise hayat diyorum ve sadece susmalıyım diyebiliyorum....
Anlatamadımız inanın anlatılamayan ve dilinizden dökülemeyen doğrular vardır. Susmak zorunda oldunuz istem dışı yaşamlar vardır benim yaşadıklarım yada yaşamaya mecbur olduklarım gibi...[[/I]]
Saçmalamaya başladım sanırım gene ...
öncelikle merhabalar;
7 yaşımdan beri yazıyorum,yazı yeteneğim we tarzım ne aşamalar kaydetti çok iyi biliyorum.ama konumuz ilham kaynağımız olduğu için bu konuda konuşacağım.
*bana göre kendini yazıyla ifade eden bir insanın yazdıkları,onun yaşadıkları yada çevresindeki insanların yaşadıkları değildir.yada illaki yaşanmış olması gerekmez yazdıklarımızın. ölüm,nefret,aşk,kaos,vatanseverlik,yitiklik,yalnzlık kokan yazılarımı çoğunlukla bu duygu durumlarından uzak olduğum zamanlarda yazarım. bu durumu şöyle açıklayabilirim:
ben yoğun duygular altında olduğum zamanlar,o duyguyu damarlarımda hissedenlerdenim.doya doya nefreti ve aşkı. ama bu duyguları ne kadar doğru yaşadığım tartışılır.dünyayı farklı algılarım öyle anlarda. onun için duygu bombardımanına tutulduğum anlarda yazmıyorum.duygularımı çarpıtılmış yaşadığımı düşünüyorum çünkü.belirli bir zaman geçiyor(1 hafta gibi bir süre),duruluyorum,başımdaki dumanlar dağılıyor ve ben yaşadığım o depremden geriye kalan kırıntılarla,yıkıntılarla yazmaya başlıyorum.daha önce çok denedim mutsuz yada mutluyken yazı yazmayı.ama 22 yıldır yaşaıyorum bu dünyada ve alıştığım mutlu ve mutsuz olma tepki ve duyumlarım var.yazılarımda bu sıradanlığın dışına çıkamıyor sıcağı sıcağına yazdığımda.farklı zaman ve farklı olaylar için yazılmış birbirinin taklidi onlarca şiir.onları görmek istemiyorum artık.onun için durulmayı bekliyorum yukarda da belirttiğim gibi.
yani kısaca ilham kaynağım 'durulma lüksüm',
*duvarları yüzlerce küçük resim dolu,tavanından bir sürü obje sarkan odam.yani kısaca 'çağrışım yapmamı sağlayacak materyaller',
*7 kişilik bir aile olmaktansa,7 farklı aile olmayı seçen,renkli kişilikli ailem,
*trafik gürültüsü,
*elektrik kesintisi,
*melodiler,
*efsaneler ve saklı şehirler,
*tekerlemeler,
*su,
*felsefe ve psikoloji,
*sırlar,
*mezarlar,
*boyalar,renkler ve gökkuşağı,
*rüzgar ve yağmur,
*sandıklar,
*anahtarlar,
ve liste daha uzar gider.
ama hepsi aynı kapıya çıkar:
çağrışım ve durulma
yazarların ilham kaynağının çoğu zaman bir başka yazar olduğunu düşünürüm. hem böylece tüm maddesel kaygılardan uzak geniş bir pencere açılır ilham perisine. genellikle okuduğumuz yazarın kişisel özellikleri ilgilendirmez bizi pek. yani önemli olan sanat ürünüdür öncelikle. ( elbette bu söylediklerim bilinçli okurlar için geçerli.)
nihayetinde bitmiş bir roman, henüz yazılmamış bir romanın ( belki de hiç yazılmayacak ) başlangıcıdır... ilham perisi sayfaların arasını mesken tutar çok zaman...
İlham kaynağın bir yazar olabilir, neden olmasın. Bir çok kitap okuyoruz, sonuçta ister istemez etkileniyoruz. Peki bu bizim yaratıcılığımızı öldürmüyor mu? Bilinçaltımız etkilendiği şeylerden, bir şeyler çıkarmaya çalışmıyor mu yazarken? ve sonra yüzsüzce bunu ben ürettim, benim fikrim demiyor mu gerçeği bizden saklayıp..? Birgün hatırladığımızda yazdığımız hikayenin başka birinin fikrinden kopyalama olduğunu, utanmıyormuyuz? suçlamıyormuyuz bilinçaltımızı? Sanırım okumak ne kadar güzel birşey olsa da, fazlası da zararlı bir yazar için. Özgünlüğü ve yaratıcılığı ister istmemez öldüren bir faktör...
Edebiyat edebiyattan doğar. Böyle bir sözü ilk duyduğumda bütün periler(im) bir daha dönmemek üzere kaçışmıştı. Sahiden de bende bir "şok" etkisi yaratmıştı bu söz. O gündür bu gündür, ilhamsızlıkla övünmek olmasa bile, huzurlu bir aşinalık ilişkisi içinde olmayı veya kalmayı, kendime ilke edinmeye özen gösterdim. Doğrudur veya yanlıştır, bilemem, ayrıca böyle bir ilhamsızlıkla ne düzeyde bir üretime kavuşabildim, hatta, herhangi bir üretim söz konusu oldu mu, bunu da bilemem, bilmek de bana düşmez diye düşünüyorum, ama; ilham perilerine kanarak düşeceğim yollarda bir olasılık heyecanla ve coşkuyla (kanımca narsist bir tutkuyla) üretebileceğim metinleri şu anda okusaydım, pişman olacağımı biliyorum.
Buna karşın, edebiyattan doğduğuna inandığım (bu tür) edebiyatın elbette ki, itki veya tetikleyenleri var, hep oldu, her an oluyor, -burada da herhangi bir sınırlama veya ayıklama yok: geceden kalma bir kül tablası içinde bir izmarit düzeneği bile kocaman (ve asla yazılmayacak) bir romanın tetikleyen "an"ı olabilir. İşte bu durumda, "ilham perilerini" kovmadan girişilen yazıma ("metinselleştirme işlemlerine" anlamında kullanıyorum) dürüstlük dışı etmenlerin katılması kaçınılmazlaşmaktadır. Ve asıl o zaman: yazı içinde sorumluluk ve özerklik gerçekliği, dahası: yetkin ve yetkili olma durumu öznel bir kılıfa bürünebiliyor; kanımca, yeni çağın en belirgin yanılgıların başında da bu "öznellik odaklanması" geliyor. Adorno çok haklı olarak "metin, yazarın istediğinden çok daha fazladır" derken herhalde bu yönde bir uyarıda bulunuyor. Eser, veya daha nesnel bir ifadeyle "metin", kendi başına, yazarın istemleri veya "hedef"lerinden bağımsızlaşan bir yapıdır demekle eşanlamlı bir yaklaşımdır kanımca Adorno'nunki.
Çağcıl (modern) metinlerde -çok isabetli olarak- ilham perilerinin ruh çağrıştırımını engelleyen veya ortadan kaldıran bir buzul (akıl/hesap) denklem kurma işi söz konusu -maalesef, evet maalesef, yani: modern düşünme, modern sanat üretimi yok ve hiç gerçekleşmemiş gibi davranma serbestisi büyük bir teselli kaynağı olarak -elden giden tüm değerler gibi- geliyor insana, keşke öyle bir "kendi duygumuza, kendi kişisel ilham perilerimize güvenme ve dayanma" serbestisi bugün de geçerli olsa...diye hayıflanmanın bir anlamı da yok buna karşın...
Metin nasıl olşuturulur veya oluşurr? şeklindeki soruya o halde en gerçekçi ve yalansız yanıt "kalem, kağıt ve sözcüklerle" diye olmalıdır. Bunlar en güvenilir "ilham" kaynağıdır kanımca.
Bunları kasten kışkırtmak niyetiyle belirtmediğimi belirtmek isterim, böyle bir etki yapacağını az çok öngörebiliyorsam da...
iyi çalışmalar dileği ile
suyel
Edebi bir yazı yazmak için iki yöntemi kullananlar var. Birincisi: boş bir kağıt alırlar, bakarken birden ilk cümleyi yazarlar. Ne konuyu, ne karakterleri kısaca sahneyi önceden planlamadan yazmaya başlarlar. Yazarken oluşturulur, yönlendirilir öykü. İkincisi: yazmadan önce konuyu düşünenler vardır. Konu bulununca not edilir. Karakterler masa üstüne yatırılıp kesilir incelenir. Sonuna
kadar planlanarak, adım adım gidilir. (buzul denklem) Ben sözünü ettiğim ilk sınıflandırmaya giriyorum. Bu yüzden hesaplamalar yapmadan oturduğum o boş sayfanın önündeyken, esin perilerinin omuzlarımın üstünde kanat çırpışlarını duyuyorum. Bu da ilk doğaçlama cümlemi kağıda aktarmama yardımcı oluyor.
Beni terk edip uzun süre gelmedikleri de oluyor ama bu konuda olumlu düşünmeye çalışıyorum, geri geleceklerine inanıyorum. Yine de yazmaktan vazgeçmiyorum. İyi olsun olmasın.
Değerli Güliz,
Size katılmıyor değilim, fakat, yazmanın (öncesi, sırası ve sonrası bağlamındaki) denklemlerine yaklaşım ve adlandırımlarınızla benimkiler arasında farklılıklar var sanırım. Farklılıkların –konuya biraz daha ayrıntılı yaklaşılırsa- ortadan kalkacağına inanıyorum, bu nedenle böyle bir girişimde bulunmak istiyorum:
Yazma eyleminin bir bütün olarak (yani öncesi, sırası ve sonrası ile bir bütün olarak) ele alınması gerektiği konusunda sanırım anlaşabiliriz. Bu anlamda da yazma eylemine eşlik eden bir de “tasarımlama” veya “arama-bulma” düşünümleri söz konusu (bence). Bu eş-güdümlü iki eylemsel etkinlik (somut metin yazma ve oluşturma – düşünsel denetleme) bağlamında -işte kanımca- ancak “esin perileri” veya “ilham” konusu anlaşılabilmektedir. Bu bakımdan önerim veya düşüncem şu: esin perileri yazma öncesinde (ve belki sırasında) ancak “yardımcı” oluyor, fakat bu yazma eyleminin bütünü bakımından son derece umut kırıcı bir sonuç da doğurabiliyor, yani, bir benzetmeyle konuşmak gerekirse: birileri gelip güzel nazlarıyla bizi yazma konusunda tetikledikten sonra asıl sorumluluk üstlenilmesi gereken aşamada (metin oluşturma) ortadan kayboluyor, haydi buyurun çıkın şimdi işin içinden! durumuna yakın bir hale düşüyoruz. Kanımca, metin oluşturma (yazma) eylemini denetleyen düşünümler ve tasarımlamalar yazma eyleminden de üstün bir konumda gerçekleşmelidir, aksi takdirde denetimsel işlevini yerine getirmesine olanak yok (zaten –bunu inkar etmenin bir anlamı yok- yazmanın doğal bir eklemidir bu denetleme, ister bu bilinçli olsun, ister gelişi güzel, fakat hep gerçekleşen bir şeydir –yazma öncesinde, sırasında ve sonrasında hep aynı güçle!). Bu bakımdan esin perileri ile köklü bir “çıkar çatışması” doğmuyor mu sizce? Yani: Esin perileri gaz veriyor, düşünsel denetimse frene basmak gibi bir şey oluyor, işte asıl o zaman “kasıt” ve düz akılsal plan ortaya çıkıyor, bir tür kırıklıkları yapıştırma telaşı da diyebilirsiniz bunlara. Size bir örnek vereyim: Beyaz Kale adlı kitapta ilk 50 sayfasında özellikle ilk okumada insan epey heyecanlanıyor, anlatım tekniği ve konumu bakımından; diyor ki okur kendi kendine: böyle bir anlatım tekniği ilginç, hayli ilginç, ve devam ediyor okumaya, oysa anlatılan bir “somut olay” ve akış yok gibi, her şey çok durağan sanki. 50 sayfadan sonra bakıyorsunuz ki, yazar (anlatıcı değil) bu “esinlenilmiş” olan tekniğine o kadar hayran kalmış ki, o hayranlığın kendine dönük gazıyla sürekli aynı tekniği zorluyor, kasıta dönüşüyor kısacası, -kendi “buluşuna” aşık olmuş bir yazar kadar düşen başka hiçbir yazınsal ufalanış yoktur. O halde? Evet, o halde, esin perilerinin gazına gelmemek lazım, yazma eyleminin tümünden (tümünden!) sorumlu olduğumuzu hiç unutmamalı. Bu arada şunu belirtmeden edemeyeceğim: bu söylediklerim iyi olsun olmasın tüm yapıtlar için geçerlidir, -daha doğrusu, iyi olup olmamasından bağımsız olarak sahiden yazınsal yapıt olması için bir koşuldur bu, -aksi takdirde yazınsal ürünleri salt “iyi fikirler”, “ilginç keşifler”, “parlak ilham” olarak algılama alışkanlığından, yani: verimsizlikten asla sıyrılamayız kanımca.
Umarım, sizin fikirlerinizle çok ayrışan bir tablo çizmemişimdir…
Sevgiler.
suyel
Sevgili Suphi,
Düşüncelerinize katılıyorum. Herşeyi de esin perilerinin insafına bırakıp gitmek olmaz. Sonra sizin de dediğiniz gibi gaz verip giderlerse biz ne yaparız? :)
Esin perilerinin yardımı olmadan da olmaz ama... mesela hayal ettiklerimizi aktarma sürecindeki düşünüşü süreçlere ayırırsak; ilk süreç irrasyonel ve bilinçdışıdır, ikinci ise günlük yaşamdaki mantığa oturtulmuş rasyonel düşünme sürecimizdir, üçüncü ise bu iki sürecin büyüsel birleşimidir ( majik sentez), yaratım sürecidir. İşte bizim esin perilerimizin devreye girmesi gereken yer; üçüncü süreç kanımca. Bu durumda biraz benim, biraz sizin dediğinize varıp ortak bir yolda birleşiyor düşüncelerimiz sanırım, o da şudur ki; düşünceleri aktarım sırasında belli bir mantık çerçevesinde sınırlandırmak zorunda olsakda, yapıt içerik olarak içgüdüsel, bilinçdışı ve farklı kaynaklardan yararlanılması (esin perilerimiz olabilir) gereken bir yaratıcılık süreci barındırmalıdır. Bilemiyorum sizce de konuştuklarımızı bu şekilde konsantre edip bir paragrafta özetlemek doğru oldu mu?
Güliz.
Düşüncelerinize katılıyorum. Herşeyi de esin perilerinin insafına bırakıp gitmek olmaz. Sonra sizin de dediğiniz gibi gaz verip giderlerse biz ne yaparız? :)
Esin perilerinin yardımı olmadan da olmaz ama... mesela hayal ettiklerimizi aktarma sürecindeki düşünüşü süreçlere ayırırsak; ilk süreç irrasyonel ve bilinçdışıdır, ikinci ise günlük yaşamdaki mantığa oturtulmuş rasyonel düşünme sürecimizdir, üçüncü ise bu iki sürecin büyüsel birleşimidir ( majik sentez), yaratım sürecidir. İşte bizim esin perilerimizin devreye girmesi gereken yer; üçüncü süreç kanımca. Bu durumda biraz benim, biraz sizin dediğinize varıp ortak bir yolda birleşiyor düşüncelerimiz sanırım, o da şudur ki; düşünceleri aktarım sırasında belli bir mantık çerçevesinde sınırlandırmak zorunda olsakda, yapıt içerik olarak içgüdüsel, bilinçdışı ve farklı kaynaklardan yararlanılması (esin perilerimiz olabilir) gereken bir yaratıcılık süreci barındırmalıdır. Bilemiyorum sizce de konuştuklarımızı bu şekilde konsantre edip bir paragrafta özetlemek doğru oldu mu?