Bazı yıllar insanın üstünden geçmez.
İçinden geçer.
Takvim yaprakları değişti ama o yıl içimde asılı kaldı.
Bir çivi gibi.
Sökülse kanatacak, kalsa sızlatacak bir çivi.
İflas kelimesi kâğıt üzerinde kısadır.
Ama insanın içinde uzun sürer.
Sabahın dördünde uyanmayı bilmeyen,
karanlıkta tavana bakıp hesap yapanın ne yaşadığını anlayamaz.
Rakamlar sadece borç değildir o saatlerde.
Rakamlar utancın matematiğidir.
Bir süre sonra para kaybı konuşulmaz.
Güven konuşulur.
Yüzler konuşulur.
Omuzdan çekilen eller konuşulur.
İnsan en çok,
yanında sandığı gölgenin bir gün ışık değişince kaybolduğunu görünce yorulur.
O yıl şunu öğrendim:
Düşmek sessiz olur.
Kimse alkışlamaz.
Kimse duymak istemez.
Ve insan, düştüğünü herkesten önce kendinden saklamaya çalışır.
Geceler uzundu.
Aklım bana karşıydı.
En ağır mahkeme içeride kurulur.
Hâkim de sensin, sanık da.
“Nasıl bu kadar yanıldın?”
“Bu kadar mı kördün?”
“Bu son mu?”
İnsan bazen borçtan değil,
kendi gözündeki değer kaybından korkar.
O eşikte kırılmadım diyemem.
Kırıldım.
Ama kırılmak da bir çeşit yapılmaktır.
Çünkü insan kırılınca dökülür.
Dökülünce fazlalıkları gider.
Kibiri gider.
Yanlış güvenleri gider.
Herkesi kendisi gibi sanma saflığı gider.
1995 beni küçültmedi.
Beni çıplak bıraktı.
Çıplak kalınca şunu gördüm:
İnsan sandığı şey değildir.
İnsan, geriye kalandır.
Bugün o yılı sevmiyorum.
Hâlâ içimde karanlık bir odası var.
Kapısını her açtığımda hava değişiyor.
Ama kaçmıyorum.
Çünkü yeniden yapılmak,
yeniden başlamak değildir.
Yeniden yapılmak,
yıkıntının üstünü örtmemektir.
Onun üstünde yaşamayı öğrenmektir.
Bazı yaralar kapanmaz.
Kapanmadığı için insanı ayakta tutar.
Unutmamak için.
Aynı yere bir daha düşmemek için.
1995 benim düşüş yılım değildi.
1995 benim kabuğumun kırıldığı yıldı.
Ve insan kabuğunu bir kere kırdı mı,
bir daha eski derisine sığamaz.