"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Yaratılışın Hikmeti ve İnsan: İslâm Perspektifinden Varoluşun Anlamı

Bu metin, insanlığın en temel sorularını İslam perspektifinden ele alıyor. "Kim yarattı? Neden yaratıldı? Nereye gidilecek?" sorularına yanıt arayan yazı, insanın yaratılış gayesini "ibadet ve marifetullah" (Allah'ı tanıma) olarak açıklıyor. Kur'an'dan referanslarla, insanın dünyaya gönderilmesindeki hikmeti anlamaya çalışan düşündürücü bir metin.

yazı resim

İnsanlığın varoluşundan bu yana yanıt aradığı en temel sorular, her zaman aynı köklü meselelerin etrafında şekillenmiştir: Kim yarattı? Neden yaratıldı? Nereye gidilecek? Bu sorular, yalnızca felsefi bir merak değil, aynı zamanda insan fıtratının derinliklerinden yükselen varoluşsal bir çığlıktır. İslâm perspektifinden bakıldığında, bu soruların cevabı son derece net ve kapsamlı bir çerçeve içinde sunulmaktadır. Allah, insanı ve tüm evreni belirli bir hikmet, gaye ve düzen çerçevesinde yaratmıştır.
İnsanın Yaratılış Gayesi: İbadet ve Marifetullah
Kur'an-ı Kerim, Zariyat Suresi'nin 56. ayetinde şu hakikati bildirmektedir: "Cinleri ve insanları ancak Bana hizmet etmeleri için yarattım." Bu ilahi beyan, insanın bu dünyaya gönderilmesindeki temel hikmeti ortaya koymaktadır: Kâinatın Yaratıcısını tanımak, O'na iman etmek ve ibadet etmek.
Burada dikkat çekilmesi gereken önemli bir husus, insanın yaratılışındaki hikmeti iki açıdan değerlendirme zorunluluğudur. İnsanın kendi varlığına, yani nefsine bakan yaratılış hikmeti bir ise, Yaratıcısına bakan yaratılış hikmeti doksan dokuzdur. Bu oran, son derece anlamlı bir gerçeği gözler önüne sermektedir: İnsan, ağırlıklı olarak Allah'ın isimlerini yansıtmak, O'nun sanatını sergilemek ve O'nu tanımak amacıyla yaratılmıştır.
Materyalist ve ateist felsefelerin aksine, İslâm inancına göre hayatın anlamı salt dünya hayatıyla sınırlı değildir. Materyalist evrimciler için bütün canlıların yaratılış gayesi yalnızca kendi nefsine hizmet etmektir. Oysa bu anlayış, insanın sahip olduğu sonsuz duygularla, akılla, vicdan ve hafızayla açıklanamaz. Zira insan ruhundaki ebediyet arzusu, sonsuz sevgi kapasitesi ve anlam arayışı, yalnızca dünya hayatıyla tatmin edilemeyecek kadar derin ve köklüdür.
Allah'ın İsimleri ve Varlıklardaki Tecelliler
Kâinattaki her kanun ve nizam, Allah'ın bir ya da birçok ismine dayanmakta ve o isimlerin tecellilerine ayna olmaktadır. Bu düşüncenin somut bir örneğini ele almak konuyu daha anlaşılır kılacaktır.
Bir elma ağacının yaprağının teşekkülünde birden fazla ilahi ismin tecellisi gözlemlenebilir. Hakîm ismi, yapılan şeyin akıl ve mantığa uygunluğunu, belli bir hikmete ve gayeye yönelik olmasını gerektirir. Müdebbir ismi, yaprağın ileride üstleneceği görevi dikkate alarak onu hazırlar. Mukaddir ismi, yaprağa belli bir ölçü ve şekil verir. Müzeyyin ismi ise onu güzel bir surette süsler. Bütün bu isimlerin birlikte tecellisiyle o yaprak, içinden dışına, beslenmesinden yapacağı işe kadar en ince ayrıntısına dek planlanmış ve yaratılmıştır.
Bu yaklaşım, bilimi anlamsızlaştırmaz; aksine anlam katar. Bilimin görevi de zaten bu yaratılış hikmetlerini ve işleyiş prensiplerini ortaya koymaktır. Fizik, kimya, biyoloji ve diğer bilim dalları, Allah'ın isimlerinin evrendeki tecellilerini insan idrakine yaklaştıran araçlardır. Dolayısıyla gerçek anlamda bir bilim insanı, bu tecellilerin şuuruyla araştırmasını yürüttüğünde hem ilim hem de iman açısından son derece zengin bir perspektife ulaşabilir.
Kâinatın Bir Sergi Salonu Olarak Anlamı
Allah, Kur'an'da kendisini "gizli bir hazine" olarak tasvir etmektedir. Bu anlatımdan hareketle şu anlam çıkarılabilir: Allah, kendi sanatını hem bizzat seyretmek hem de diğer varlıklara göstermek için bu kâinat fuarını açmıştır. Çeşit çeşit varlıklarını bu sergiye dizmiş; melekleri, ruhaniyeti, insanları ve cinleri bu büyük sergiye davet etmiştir.
Bu evrende insan için cevaplanması gereken sorular mevcuttur: Bu varlıklar nedir? Niçin yaratılmışlardır? İnsan bu dünyaya niçin gönderilmiştir? Buradan sonra nereye gidecektir? Bu soruların cevabını vermek üzere Allah, resulunu göndermiş ve O'nun eline Kur'an-ı Kerim'i vermiştir. Demek ki insanın varoluşun sırlarını anlamak için başvuracağı asıl kaynak, vahiydir.
Tedrici Yaratılış: Kademe Kademe Var Oluş Hikmeti
Allah, kâinatı ve içindeki varlıkları tedricen, yani kademe kademe yaratmıştır. Bu ilke hem canlı hem de cansız âlemde geçerliliğini korumaktadır. Bir insan, anne karnında dokuz ayda gelişimini tamamlar. Tarlaya atılan buğday tanesi dokuz ila on ayda olgunlaşır. Yumurtadan civciv yirmi bir günde çıkar.
Kur'an-ı Kerim'de kâinatın "altı günde" yaratıldığından söz edilmektedir. Ancak buradaki "gün" kavramının altı devreyi ifade ettiği anlaşılmaktadır. Zira bir gün, Dünya'nın kendi etrafındaki bir dönüşüne denk düşer; oysa güneşin kendi etrafındaki bir dönüşü dünya günüyle 25 gün sürmektedir. Dolayısıyla bu ifade, kâinatın altı evrede yaratıldığına işaret etmektedir.
Bu tedrici yaratılışın birden fazla hikmeti vardır. Birincisi, dünya bir imtihan yeridir ve imtihanın gereği olarak sebepler zinciri kurulmuş, varlıklar arasında sebep-sonuç ilişkileri oluşturulmuştur. Elmaya ağaç sebep olmuş, ağaca çekirdek sebep kılınmış, çekirdekten meyvenin meydana gelebilmesi için araya beş ila altı yıllık bir zaman konmuştur. İşte bu zaman diliminde bir kısım insanlar, elmanın ve çekirdeğin arkasında Allah'ın kudret elini görüp O'nun yarattığını kabul ederken, bir kısmı bu kudret elini göremeyip işi tesadüfe ve tabiata havale etmektedir; bu da imtihanın özüdür.
İkinci bir hikmet ise insanlar için meşguliyet alanı açmasıdır. Elma bir anda meydana gelmiş olsaydı; fidan yetiştirici, nakledici, ilaçlayıcı, sulayıcı ve budayıcı gibi meslekler ortadan kalkacak, insanlar işsiz ve meşguliyetsiz kalacaktı. Tedrici yaratılış, sosyal düzeni, iş bölümünü ve bilimsel araştırmayı zorunlu kılarak insanlığın medeniyetini inşa etmiştir.
Üçüncü bir hikmet de imtihan sırrıyla ilgilidir. Eğer yaratılış bir anda olsaydı, hemen herkes o yaratılışa ve Yaratıcıya inanacak, kömür ruhlu Ebu Cehil ile elmas ruhlu Ebubekir birbirinden ayrılmayacaktı. Oysa tedrici yaratılış, insanın iradesiyle tercih yapmasına imkân tanır.
Ev Sahibi Analojisi: Allah'ın Mülkündeki Tasarrufu
Bir ev sahibi, kendi evinde istediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. O evin içini belli bir düzene koyar. Bu düzenin gerekçelerini ve nedenlerini her zaman bize açıklamak zorunda değildir. Onun evinde yaptığı bir takım tanzim ve düzenin gerekçelerini bilemezken, sonsuz ilim ve kudret sahibi Allah'ın kâinatta yaptığı icraatın tüm gerekçelerini bilmememiz, o varlıkların başıboş ve sahipsiz olduğu anlamına gelmez.
Bu analoji, insan aklının sınırlarını kabul etme konusunda son derece öğreticidir. Allah'ın yarattığı her varlığın ve her kanunun pek çok hikmeti olabilir. İnsan ilmi çok sınırlı olduğundan, bu yaratılış hikmetlerini de ancak sınırlı ölçüde kavrayabilir. İlimlerin görevi, işte bu bilinmeyenleri araştırıp ortaya çıkarmaktır. Bir varlığın yaratılış gayet ve hikmetleri ilmî olarak henüz ortaya konmamışsa, bu o varlığın hikmetinin olmadığı anlamına gelmez; sadece insan ilminin henüz oraya ulaşmadığı anlamına gelir.
İndirgenemez Komplekslik: Behe'nin Katkısı
Yaratılışı savunan Prof. Dr. Michael Behe, "Darwin'in Kara Kutusu" adlı eserinde indirgenemez komplekslik kavramını ortaya koymuştur. Bu kavrama göre canlılardaki her bir organın işlev görebilmesi için sistemin tüm parçalarının birden ve en mükemmel biçimiyle mevcut olması gerekmektedir.
Görme olayının gerçekleşebilmesi için gözün tüm tabakalarının eksiksiz bulunması, göz merceğinin tam bu şekliyle gözde yer alması ve beyinde görme merkezinin oluşmuş olması zorunludur. Bunlardan herhangi birinin eksikliği halinde görme fiili meydana gelmez. Benzer şekilde, kan dolaşımının işleyebilmesi için kalbin en mükemmel şekilde oluşmuş olması, büyük ve küçük dolaşım sisteminin kurulmuş bulunması ve atardamar ile toplardamarların vücuda yayılmış olması gerekir. Sistem tamamlanmadan işlemez.
Hücre düzeyinde de durum farklı değildir. Hücrede faaliyetlerin yürüyebilmesi için DNA ve RNA'nın mevcut olması, enerji temin edecek mitokondrilerin bulunması, protein sentezi için ribozomların yaratılmış olması şarttır. Bunlardan biri yok sayıldığında hücrede hayat son bulur.
Bu indirgenemezlik ilkesi, ateist evrimcilerin "basitten mükemmele doğru yavaş yavaş evrimleşme" iddiasıyla doğrudan çelişmektedir. Zira sistemin herhangi bir parçası eksikse işlevsellik mümkün değildir. Bir araba motorunun çalışabilmesi için yüz parçanın tamamının birden var olması gerektiği gibi, canlı sistemler de ancak tüm parçalarının eş zamanlı varlığıyla işlev görebilir.
Ribozomlar ve Hayatın Kökenine Dair
Hücre içinde protein sentezinin gerçekleştiği yapılar olan ribozomlar, bu tartışma açısından son derece önemli bir örnek sunar. Ribozomlar; proteinler ile mRNA moleküllerinden meydana gelmiş kompleks yapılardır. Taşıyıcı RNA molekülleri (tRNA), sitoplazmada şifrelerine uygun amino asitleri yakalar ve ribozoma taşır. Bu amino asitler, ribozom üzerinde peptit bağlarıyla birbirine bağlanarak protein moleküllerini oluşturur. İhtiyaç karşılandıktan sonra ribozomlar kendilerini oluşturan parçalara ayrışır ve bu parçalar tekrar kullanılır.
Ateist evrimciler, ribozomun tesadüfen ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Ancak bu iddia, bilimsel bir veri değil, hayalden ibaret bir senaryodur. Çünkü ribozom gibi bir yapının rastlantısal olarak teşekkül etmesi, termodinamiğin ikinci kanunuyla da bağdaşmaz. Bir eser varsa behemahal bir ustası olacaktır. Kâtipsiz harf, muhtarsız köy olmadığı gibi, atomdan galaksilere uzanan bu muazzam kâinatın da sahipsiz olması düşünülemez.
Abiyogenez ve İlk Yaratılışın Sorunu
Abiyogenez teorisi, ilk canlının cansız maddelerden meydana geldiğini ileri sürmektedir. Ancak bu meselede temel bir mantık hatası göze çarpmaktadır: İlk yaratılışı açıklamak için günümüzdeki yaratılış kanunlarını kullanmaya çalışmak.
Günümüzde elma ağaçtan, ağaç çekirdekten oluşur. Tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan çıkar. Ancak bu sebepler ve kanunlar ilk yaratılışta henüz ortada yoktu. Başlangıçta ortada ne elma ağacı ne de çekirdek, ne çekim kanunu ne de elektromanyetik kuvvetler mevcuttu. Dolayısıyla sonradan devreye girmiş sebep ve kanunları var kabul ederek canlıların ilk yaratılışını açıklamaya çalışmak mantıksal bir hata içermektedir.
Öte yandan Allah'ı Yaratıcı olarak kabul eden bir perspektiften bakıldığında, şu anda karbon, hidrojen ve oksijen gibi cansız atomlardan insanı yaratan kudretin, geçmişte de cansız maddelerden canlı hücreler yaratmış olması hem akla hem de bilimsel düşünceye uygundur. Canlının yaratılması, karbon elementinin yaratılmasından daha mı zordur? Kâinat ortada yokken onun nasıl teşekkül ettiğini sormadan yalnızca karbonun varlığını sorgulamak, meseleyi yarım bırakmaktır.
Âdem ve İnsanlığın Başlangıcı
Kur'an-ı Kerim, Âdem'in yaratılışını ve insanlık tarihindeki yerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bakara Suresi'nin 30. ayetinde Allah, meleklere şöyle buyurur: "Şüphesiz Ben yeryüzünde bir halife yapacağım." Meleklerin bu yaratılışa itirazı, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek kimseyi mi?" şeklinde olmuş; Allah ise "Şüphesiz Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" diyerek bu yaratılışın özel bir amaca hizmet ettiğini bildirmiştir.
Ali İmran Suresi'nin 59. ayetinde İsa'nın yaratılışı, Âdem'inkiyle kıyaslanmaktadır: "Şüphesiz Allah'ın yanında İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona 'ol' dedi ve oldu." Âdem annesiz ve babasız yaratıldığı gibi, İsa da babasız yaratılmıştır. Bu benzerlik, her iki yaratılışın da Allah'ın "Ol!" emriyle gerçekleştiğini vurgular.
Evcil hayvanların da doğrudan yaratıldığı Kur'an'da bildirilmektedir. Allah, koyunu koyun olarak, deveyi deve olarak, sığırı sığır olarak, keçiyi de keçi olarak yaratmıştır. Bu hayvanların etleri, sütleri, yünleri ve güçleriyle insanın hizmetine sunulması, onların insanla birlikte düşünülerek yaratıldığını göstermektedir. Nitekim bazı yabani hayvanlar, ne kadar alıştırılmaya çalışılsa da zamanla doğal hayatlarına geri dönerken, evcil hayvanlar fıtratları gereği insanın yanında kalmaya elverişlidir.
Termodinamik İkinci Kanun ve Evrim İddiası
Termodinamiğin ikinci kanunu, kâinatta her şeyin belirli bir süre sonra yıprandığını, düzensizliğin giderek arttığını ifade eder. Sistemlerdeki bu düzensizlik "entropi" adıyla ölçülür. Her sistem, kendini minimum enerjiye ve maksimum düzensizliğe çekme eğilimindedir.
Ateist evrimcilerin "basitten mükemmele doğru yavaş yavaş evrimleşme" iddiası, bu kanunla doğrudan çelişmektedir. Zira termodinamiğin ikinci kanun, her şeyin komplekslikten basitliğe, karmaşıklıktan tekliğe doğru ayrışma eğiliminde olduğunu söyler. Öyleyse kâinatın kendiliğinden düzene girmesi, basit yapıların tesadüfen mükemmel organizmalara dönüşmesi, bu temel fizik kanunuyla bağdaşmaz.
Kâinatın düzenini ve enerji seviyesini ayakta tutan, onu dağılmaktan alıkoyan bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç, ancak sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcının varlığıyla açıklanabilir. Evrendeki düzen, bir Yaratıcının eserinden başka bir şey değildir.
İman ve İnkâr Gözlükleriyle Kâinata Bakış
Kâinata iki farklı perspektiften bakılabilir. İnkâr gözlüğüyle bakan kimse, evrende her şeyi başıboş, plansız, sahipsiz ve gayesiz görür. Bu kimsenin bütün hedefi dünya hayatıdır; ötesi yoktur. Oysa insanın duyguları ahiret âlemine göre verilmiştir ve sonsuzdur. Ebediyet arzusu, sınırsız sevgi kapasitesi ve anlam arayışı, dünya hayatıyla asla tatmin edilemez. İnkâr gözlüğüyle bakan kimse, geçmiştekilerin çürüyüp gittiğini ve kendisinin de yakında yok olacağını düşünerek var olmaktan doyum alamaz.
İman gözlüğüyle bakan kimse ise bu âlemi gül ve reyhanlarla süslenmiş, her türlü nimetin ikram edildiği büyük bir misafirhane ve saray olarak görür. Anne karnından itibaren onu şekilden şekle koyan, taş yapmayıp insan olarak yaratan, akıl, haya ve hafıza gibi duygularla donatan Yaratıcısına karşı derin bir minnet ve şükran hisseder. Bu iman perspektifi, dünyayı bir zindan olmaktan çıkarıp anlam dolu bir yolculuğa dönüştürür.
Dünyanın İmtihan Yeri Oluşu ve Sebepler Perdesi
Allah, kâinattaki tasarrufuna sebepleri perde etmiştir. Elma meyvesini elma ağacının dalına takmış, bu meyvenin meydana gelişine çeşitli sebepleri ve kanunları perde yapmıştır. Ancak bu sebeplerin aciz, cahil, hayatsız ve ilimsiz olduğu, buna karşın meydana gelen sonuçların yüksek bir ilmi, sonsuz iradeyi ve kudreti yansıttığı görülmektedir. Sebepler o neticeleri kesinlikle kendi başlarına veremez.
Elmanın teşekkülüne bakıldığında; toprak, hava, su ve güneş gibi cansızların bu kusursuz yapıyı meydana getirmesi imkânsızdır. Bitkiler, hayvanlar da bu işi yapamaz. İnsanlar ise elmayı kimin yarattığını bizzat sormaktadır. Demek ki elmayı yaratanın sonsuz bir ilme, iradeye ve kudrete sahip olması gerekmektedir. Elma nasıl yaratılıyorsa, armut da, inek de, sinek de, insan da öyle yaratılmaktadır. Sadece sebepler perde kılınmıştır. Anne ve babanın çocuğun hücrelerinin bölünmesinde, organlarının oluşumunda hiçbir rolünün olmadığı açıkça görülmektedir. İlim, irade ve kudret sahibi anne ve babanın bile böyle bir rolü yoksa, cansız ve şuursuz atom ve moleküllerin rolünün olamayacağı çok daha açıktır.
Her Varlıkta Çok Katmanlı Hikmet
Allah'ın yarattığı varlıkların insanlara bakan hikmeti bir ise, Allah'a bakan hikmeti O'nun isimleri sayısınca binlerdir. Yılan, bize bakan yönüyle çirkin ve zararlı gözükse de yaptığı vazife itibariyle dolaylı bir güzelliğe sahiptir. Fareye karşı doğal denge sağlar, zehrinden hayat kurtaran serumlar üretilir.
Varlıklar iki yönden bize faydalıdır: Birincisi, doğrudan fayda sağlayanlar; elma, armut, gül gibi. İkincisi ise neticeleri itibarıyla güzel olanlar; gübre, toprak mikroorganizmaları gibi. Bize doğrudan bir yararı görünmeyen varlıklar, aslında ya hâlâ keşfedilmemiş bir işleve sahiptir ya da ekosistemde kilit bir rol üstlenmektedir. İlmin görevi bu hikmeti ortaya çıkarmaktır; o varlıkta hiçbir anlam yoktur demek değil.
Sakat Yaratılış ve Ahiret Boyutu
Bazı canlıların radyasyon, kimyasal etkiler ya da genetik değişimler sonucunda normalden farklı bir yapıyla dünyaya gelmesi, ilk bakışta sorun olarak görülebilir. Ancak İslâm perspektifinden bu meselenin birden fazla boyutu vardır.
Birincisi, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu gerçeğidir. O kusurlu çocuğa bakmakla anne ve babanın belki ebedi ahiret hayatı kazanılacaktır. Aynı şekilde sakat ya da güç koşullarda dünyaya gelen o çocuk, bu haliyle ebedi mutluluğunu kazanabilir. Sağlam doğsaydı belki nefsani davranışlarla ebedi mutsuzluğa namzet olacaktı.
İkincisi, bizi yanılgıya düşüren temel hatanın, tüm hayatı dünya hayatından ibaret saymak olduğu anlaşılmaktadır. Oysa esas hayat ahiret hayatıdır; bu dünya, bir yolcunun ağacın gölgesinde dinlendiği kadar kısa bir süreçtir. İnsan hayatını değerlendirirken ebedi boyutunu da dikkate almak gerekmektedir.
Yaratılışçıların Bilimle İlişkisi
Yaratılışçıların araştırma yapmadığı şeklindeki yaklaşım yanlıştır. İlmî çalışmalar, araştırmacının inancına göre şekillenmez; laboratuvar sonuçları nesnel verilerdir. Ayrılık, bu verilerin yorumlanmasında ortaya çıkar. Bir yaratıcıya inanmayan her şeyi tesadüfe ve tabiata verirken, inanan aynı veriyi Allah'ın eserinin delili olarak okur.
Ateist evrimcilerin rahatsızlık duydukları asıl konu, laboratuvar sonuçlarının yorumu değil, kendi felsefî düşüncelerinin tutarsızlığının gözler önüne serilmesidir. İki yüz yıl boyunca delilsiz ve itirazsız bilimsel veri gibi kabul ettirdikleri pozitivist felsefenin artık sorgulanır hale gelmesi onları rahatsız etmektedir. Canlıların birbirleriyle ortak yönlere sahip olması ve aynı elementlerden oluşması, onların birbirinden meydana geldiğine değil, ustalarının bir olduğuna delildir. Nasıl ki aynı harflerle farklı kelimeler yazılıyorsa, aynı elementlerle farklı canlılar da müstakil olarak yaratılmaktadır.
İslâm perspektifinden varoluşun anlamı, son derece tutarlı ve kapsamlı bir çerçeve sunar. Kâinat başıboş ve anlamsız değildir; her şey sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi Allah'ın eseridir. Her varlık, Allah'ın isimlerine bir ayna olarak yaratılmıştır. Bilim bu aynaları keşfeden bir araç, iman ise bu keşfin anlamını kavrayan bir ışıktır.
İnsanın varoluş gayesi salt biyolojik hayatta kalmak değil, Yaratıcısını tanımak, O'na ibadet etmek ve bu yolda hem dünya hem de ahiret saadetini kazanmaktır. Dünya, bu büyük yolculuğun bir imtihan meydanıdır. Kim bu imtihanı doğru okur ve Yaratıcısıyla ilişkisini sağlam temellere oturtabilirse, hem bu dünyada hem de ebedi âlemde gerçek huzuru bulacaktır. Allah'ın mülkündeki her taşın, her yaprağın, her hücrenin ve her galaksinin bir hikmeti vardır; henüz bilinmeyenler, ilmin ilerlemesiyle gün yüzüne çıkmaya devam edecektir.

KİTAP İZLERİ

Öyle miymiş?

Şule Gürbüz

Şule Gürbüz’ün Zaman ve Anlam Arasındaki Yankısı Bir kitabı roman yapan nedir? Belirli bir olay örgüsü, gelişen karakterler, diyaloglar mı? Şule Gürbüz’ün “Öyle miymiş?” adlı
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön