"Yine mi Salı? Evreni altüst etmeye çalışırken bir gün daha boşa gitti sanırım." – Douglas Adams"

Kalbin Kıblesi

Karanlık odasında uyanan Meryem, alışkanlıkla telefonunu kontrol eder: Tarık'tan yine mesaj yoktur. Üç aydır süren bu sessizlik, ibadetini bile böler. Üniversitede tanıştığı Tarık, zamanla hayatının merkezine yerleşmiş, her düşüncesine sızmıştır. Meryem, teyzesinin uyarısını hatırlarken, kalbindeki sevginin Allah'ın yerini almaya başladığını fark eder.

yazı resim

Meryem, sabahın erken saatlerinde uyandığında odası henüz karanlıktı. Yatakta öylece uzanırken telefona uzandı — alışkanlık, neredeyse refleks. Ekran yandı, Tarık'ın mesajı yoktu. Dün de yoktu. Önceki gün de. Üç ay olmuştu. Kalkıp abdest aldı. Seccadeye oturdu ama duası dağınıktı. Dudakları hareket ediyor, zihniyse hâlâ o gülüşü, o sesi, o "seninle her şey daha kolay" cümlesini dolaşıyordu. Ya Rabbi, diye başladı içinden. Bu ne? Tarık'la tanışmaları üniversite koridorunda olmuştu. Sıradan bir tanışmaydı, ama Meryem o günden itibaren her şeyi onun gözünden görmeye başlamıştı. Hangi kitabı okusa "Acaba Tarık sever miydi?" diye düşünürdü. Yağmur yağsa "Keşke o da burada olsaydı" derdi. Allah'ın verdiği her nimete bakarken artık önce Tarık geliyordu aklına, sonra Allah. Bunu fark etmemişti. Ya da fark etmek istememişti. Teyzesi Halide Hanım, bir gün ona şöyle demişti: "Kızım, bir insanı o kadar çok seversen ki onun üzülmesi seni Allah'ın rızasını kaybetmekten daha çok korkutursa... orada dur. Bir bak. Sen aslında neye tapıyorsun?" Meryem o gün kızmıştı. "Sevmek günah mı?" demişti. "Sevmek değil," demişti teyzesi sakin bir sesle. "Ama kalbin kıblesi kayarsa, namaz kılsan da yönün yanlış olur." Tarık iyi bir insandı. Bunu Meryem hâlâ düşünüyordu. Kaba değildi, kötü niyetli de değildi. Ama zamanla ikisi arasındaki ilişki tuhaf bir hal almıştı. Tarık bir şey istediğinde Meryem "Bu doğru mu?" diye sormadan önce "O mutlu olur mu?" diye düşünüyordu. Allah'ın sınırları değil, Tarık'ın rızası belirleyici hale gelmişti. Bir akşam Tarık, "Ailelerimiz tanışmasın daha, erken" demişti. Meryem içinde bir şeylerin gerildiğini hissetmişti ama susmuştu. Çünkü kaybetmekten korkuyordu. İşte o korku. O korku da yanlış yöne akmıştı. Allah'tan değil, Tarık'ı kaybetmekten korkuyordu. Ayrılık, Tarık'ın bir sabah attığı kısa bir mesajla geldi. "Devam edemeyeceğiz" yazıyordu. Başka bir şey yoktu. Meryem o gün derse giremedi. Ağladı, ama ağlamaktan da utandı çünkü ağlarken bile "Neden gitti?" diye düşünüyordu, "Ya Rabbi, ne yapmalıyım?" diye değil. Haftalarca böyle geçti. Yemek yiyordu ama tatmıyordu. Uyuyordu ama dinlenmiyordu. Namaz kılıyordu ama namazda yoktu. Bir gün koridorda yaşlı hocalarından biriyle karşılaştı. Hoca yüzüne baktı, bir şey sormadı. Sadece şunu dedi:
"Bir şeyi çok sevip kaybettiğinde bu kadar ağırsa, o şeyi Allah için sevmiyordun demektir. Allah için sevileni kaybetmek, insanı Allah'a yaklaştırır. Başkası için sevileni kaybetmek ise ortada bırakır."
Meryem o gece uzun süre o cümleyle oturdu. Allah için sevmek ne demekti? Yavaş yavaş anlamaya başladı. Allah için sevmek; sevileni, Allah'ın bir yansıması olarak görmekti. "Bu insan güzel ahlakıyla Allah'ın bir tecellisi" diyebilmekti. Ve o tecelli gittiğinde, tecellinin kaynağının hâlâ var olduğunu bilmekti. Ama Meryem, Tarık'a bakarken Allah'ı görmemişti. Sadece Tarık'ı görmüştü. O yüzden Tarık gidince geriye hiçbir şey kalmamıştı. Boşluk, yalnızca Allah'a ait olması gereken bir yerde açılmıştı. Şirk bu kadar büyük ve dramatik olmak zorunda değildi. Bazen bir insan, sevdiği birinin sesini Allah'ın sesinden önce işitmekle başlıyordu her şeye. Bazen birinin gözünden düşmemek için vicdanını susturuyordu. Bazen bir insanın yokluğunda hayatın anlamsız geldiğini hissediyordu — oysa anlam yalnızca Allah'tan gelirdi. Ramadan geldi. Meryem o yıl Ramadan'ı farklı yaşadı. Her iftar sofrasında, başkası için değil kendisi için şükrediyordu. Her namazda, birisini geri getirmesini değil kendi kalbini düzeltmesini istiyordu. Yavaş yavaş namazına başladı. Yavaş yavaş Kuran okuduğunda ağlamaya başladı — ama bu sefer ne için ağladığını biliyordu. Bir sabah seccadede otururken Tarık'ı düşünmediğini fark etti. Tarık'ın yerini başka biri almamıştı. O yer dolmamıştı. Sadece o yerin aslında hiçbir zaman Tarık'a ait olmadığını anlamıştı. O yer Allah'a aitti. Ve o yer şimdi doluydu. Teyzesi Halide Hanım onu ziyarete geldiğinde Meryem çay koyarken güldü. Gerçekten güldü, içten. "İyisin," dedi teyzesi, soru sormadan. "İyiyim," dedi Meryem. "Ama farklı bir iyilik bu. Daha önce iyi olduğumda hep bir sebep vardı. Şimdi sebep yok, yani... sebep O." Teyzesi bir şey söylemedi. Sadece elini tuttu. Pencereden sabah güneşi vuruyordu. Meryem o ışığa bakarken şunu düşündü:
Belki sevmekten korkmak değil, yanlış yöne sevmekten korkmak gerekiyordu. Belki mesele hiç sevmemek değil, her sevginin içinde Allah'ı görebilmekti.
Ve bu düşünce, daha önce hiçbir düşüncenin vermediği bir huzuru bıraktı içinde. Kıble yerli yerindeydi artık.

KİTAP İZLERİ

Kayıp Tanrılar Ülkesi

Ahmet Ümit

Zeus Berlin Sokaklarında: Ahmet Ümit'ten Mitoloji, Cinayet ve Hafıza Üzerine Bir Roman Ya eski tanrılar ölmemiş, sadece unutulmuşsa? Ve içlerinden biri, bu umursamazlığa öfkelenip modern
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön