"Yarınlar hepimizindir, ama bugünün kahvesi sadece benim!" - Franz Kafka"

Heva'nın Gölgesinde

Kadıköy'de yaşayan 27 yaşındaki Kerem, dijital pazarlama dünyasında başarılı bir kariyere ve 350 bin takipçiye sahip. Dışarıdan mükemmel görünen hayatının ardında, gece geç saatlerde telefonunun mavi ışığında kaybolmuş, sonsuz bir scroll döngüsünde hapsolmuş biri var. Parlak sosyal medya varlığının arkasında, içinde dolduramadığı bir boşluk taşıyan modern bir İstanbul hikâyesi.

yazı resim

Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kerem, yatağında uzanmış, telefonunun mavi ışığında gözlerini kırpıyordu. Ekran, sonsuz bir nehir gibi akıyordu önünde; bir video, bir fotoğraf, bir reklam, bir video daha... Parmağı durmadan yukarı kaydırıyordu, sanki en altta bir şey saklıymış gibi, sanki o şeyi bulduğunda duracakmış gibi. Ama hiçbir zaman durmadı. Yirmi yedi yaşındaydı. İstanbul'un Kadıköy yakasında, tek başına kiralık bir dairede yaşıyordu. İş iyi gidiyordu; bir dijital pazarlama ajansında içerik yöneticisiydi. Maaşı güzeldi, hayatı "başarılı" sayılabilirdi. Arkadaşları onun fotoğraflarına baktığında, parfümlü bir hayat görüyorlardı; Bosphorus manzaralı kafelerde çekilmiş selfie'ler, tatil videoları, zaman zaman bir konser, zaman zaman yeni bir ayakkabı kutusuyla poz. Üç yüz elli bin takipçi. Bu sayıyı çoğu insan bir zafer olarak görürdü. Kerem de öyle görüyordu, en azından başlarda. O gece ekrana baktığında, kendi son fotoğrafının altındaki yorumları okuyordu: "Çok yakışıklısın", "Keşke ben de böyle yaşasaydım", "Hayallerimsin." Parmağı bu yorumlar üzerinde gezinirken, içinde tuhaf bir boşluk hissetti. Sanki birisi bıçakla onun sırtını açmış, içine baktığında orada hiçbir şey olmadığını görmüştü. Telefonu yere koydu. Bırakmak istedi, uyumak istedi. Ama parmağı yine kaydı. Sabah yedide alarm çaldığında, Kerem iki saat uyumuştu. Aynaya baktığında, gözlerinin altındaki morluklara dikkat etmeden geçemedi. Sonra telefona baktı: Yeni fotoğraf üç bin beğeni almıştı. Dudakları kendiliğinden gerildi. Bir gülümseme miydi bu, yoksa bir refleks mi, belli değildi. Duş alırken, aklından bir şeyler geçiyordu. Yakın zamanda bir alışveriş sitesinde gördüğü o saatin reklamı. Yüz elli bin lira. "Sen bunu hak ediyorsun" yazıyordu altında. Belki haklıydılar. Belki bu saat, o boşluğu doldurabilirdi. Duştan çıktığında telefonu aldı hiç tereddüt etmeden siparişi verdi. Saati üç gün sonra geldi. Kutusunu açarken heyecanlanmıştı. Koluna geçirdi, aynaya baktı. Güzeldi, gerçekten güzeldi. Fotoğrafını çekti, filtreledi, paylaştı. Bin beğeni, iki bin, beş bin... Ve sonra o boşluk yine geldi. Aynı boşluk. Hiç gitmemişti zaten. Kerem o gece balkonuna çıktı. Sigarasını yakarken şehrin gürültüsünü dinledi; uzaklardan geçen arabalar, bir yerden gelen müzik, komşunun çocuğunun ağlaması. Hayat, orada bir yerde devam ediyordu. Ama o, cam arkasından bakıyormuş gibi hissediyordu kendini. Telefon çaldı. Annesi. Ekrana baktı. Bir an için seslerin azaldığını hissetti içinde, tuhaf bir şekilde, annesinin sesini duymak istemediğini fark etti. Çünkü annesi ona hep aynı soruyu soruyordu: "Oğlum, iyi misin gerçekten?" Ve bu soruya cevap vermek, Kerem'in en zor bulduğu şeydi. Aramayı reddetti. Birkaç hafta sonra, ajansın bir toplantısında, yeni bir müşteriyle karşılaştı. Kadın kırk yaşlarındaydı, adı Leyla Hanım'dı, küçük bir gıda şirketinin sahibiydi. Toplantı bitince, herkes dağılırken Leyla Hanım yanına yaklaştı.
"Doğrudan ama nazikçe sizi sosyal medyadan takip ediyorum. Çok başarılı görünüyorsunuz." dedi. Kerem "Teşekkür etti." Kadın bir an durdu. "Ama gözlerinizde bir şey var," dedi sonra, beklenmedik bir samimiyet ve ağırbaşlılıkla. "İzninizle söylüyorum; yorgun görünüyorsunuz." Kerem ne diyeceğini bilemedi. Leyla Hanım devam etmedi. Sadece kartvizitini uzattı. Üzerinde ismi ve bir de küçük bir not vardı, el yazısıyla: "Bazen dışarıdan parlayan şey, içeriden kararmaya başlamıştır." O kartvizit, Kerem'in cüzdanında haftalarca durdu. Bu arada hayatı aynı hızda devam etti. Gece yarısı ekranlar, yeni alışverişler, beğeniler, yorumlar. Bir gece, tanışma uygulamasında biriyle buluştu; güzeldi, zekiydi, ama sabah eve dönerken içi daha da boş hissetti. Sanki o boşluğu bir şeyle doldurmaya çalıştıkça, boşluk büyüyordu. Bir akşam, tesadüfen eski bir arkadaşıyla karşılaştı. Mert, üniversiteden tanıdığı, sonra hayatından çıkıp giden biriydi. Şimdi farklı görünüyordu; daha sakin, daha yerinde. İkisi bir kıraathanede oturdu. Kerem: "Ne zamandır görüşmüyoruz," dedi. Mert: "Beş yıl oldu galiba sen çok meşgulsündün." dedi. "Sosyal medya işi, bilirsin..." Mert gülümsedi, ama o alaycı bir gülümseme değildi. İçinden gelen türden bir şeydi. Mert bardağını döndürerek "ben o dönemde çok kötüydüm aslında" "görünürde her şey iyiydi, ama içim harabaydı. Sanki kendim yoktum; ne istediğimi, kim olduğumu bilmiyordum. Hep bir şeylerin peşinden koşuyordum, daha fazla para, daha fazla eğlence, daha fazla onay..." dedi. Kerem, masaya baktı. "Ne değişti?" dedi. Mert: "Kendimle dürüst olmaya başladım." Bir duraklama. "Ve Kuran'ı gerçekten okumaya." dedi. Kerem içinden küçümseyecekti belki, ama Mert'in gözlerindeki o huzur, onu durdurdu. Bu, dini bir gösteriş değildi. Bu, gerçek bir şeydi. "Mesela ne öğrendin?" diye sordu, beklediğinden çok daha samimi bir tonla. Mert düşündü. "Bir ayet vardır," dedi, "nefsin kötülüğü emredici olduğundan bahseder. Başta bana garip geldi. Ama sonra anladım; içimdeki o ses, 'daha fazlasını al, daha fazla göster, daha fazla tatmin ol' diyen ses... o benim gerçek özgürlüğüm değildi. O beni köle ediyordu." Sessizlik. Uzaktan bir araba geçti. Kerem yavaşça "ben çok uzun süredir çok yorgunum." dedi. İlk defa, bunu bir insana söylüyordu. O geceden sonra Kerem'le ilgili hiçbir şey değişmedi ama bir şey farklılaştı; artık kendine yalan söyleyemiyordu. Bu, düşündüğünden çok daha zor bir şeydi. Hala telefonu gece yarısı açıyordu. Hala o saati kolunda taşıyordu. Ama artık bu şeyler onu eskisi kadar rahatlatmıyordu; çünkü içindeki bir ses, adını koymuştu artık. Kerem, yaşadıklarına bir isim vermişti: Heva. Nefsin isteklerinin efendi kesilmesi. Ve bu adı öğrenmek, o şeyin gücünü azaltmıştı biraz. Bir gün, işe giderken caminin önünden geçti. Hep geçerdi, hiç girmezdi. O gün adımları durdu. İçeriden tatlı bir uğultu geliyordu; öğle namazından çıkan birkaç kişi, sessizce ayakkabılarını giyiyordu. Yaşlı bir adam, Kerem'e bakıp başını salladı, yabancı bir samimiyet içinde. Kerem içeri girmedi o gün. Ama durdu. Ve o durma, bir şeyin başlangıcıydı. Haftalarca süren bir iç savaş yaşadı. Sosyal medyayı silmek istedi, silemedi. Namazı öğrenmek istedi, utandı, öteledi. Ama Mert'le konuşmaya devam etti, arada Kuran'dan ayetler okudu, anlamaya çalıştı. "Tanrısını hevası edineni gördün mü?" Bu soru kafasında yankılanıyordu. Çünkü o adam, o ayette tarif edilen adam, tanıdık geliyordu. Çok tanıdık. Bir sabah, her zamanki gibi telefona uzanırken durdu. Bıraktı. Kalktı, abdest aldı; acemice, yanlış belki, ama aldı. Namaza durdu; Arapçasını tam bilmiyordu, ne söylemesi gerektiğinden emin değildi. Ama Fatihayı aklındaki yarım yamalak Türkçesiyle içinden geçirdi ve eğildi. Ve o eğilişte, hayatında belki ilk defa, bir şeyin önünde gerçekten eğiliyordu. Kendi arzularının değil. Kendi egosunun değil. Başkalarının gözlerinin değil. Bir şeyin. Bir Varlığın. Kalktığında gözleri dolmuştu. Bunun neden olduğunu tam açıklayamıyordu. Ama o boşluk, o gece yarısı ekranlarının hiç dolduramadığı boşluk, o sabah biraz daha az yalnız hissetti kendini. Altı ay geçti. Kerem hala aynı şehirde, aynı dairede, aynı işte yaşıyordu. Hayatında dramatik bir dönüşüm olmamıştı, sinemalardaki gibi. Uygulamalarını hala kullanıyordu, ama artık gece yarısı değil. Alışveriş hala yapıyordu, ama artık o açlıkla değil. Hala zaman zaman sendeliyordu; eski alışkanlıkları onu sert bir ip gibi çekiyordu. Ama artık o çekilişin adını biliyordu. Ve adını bilmek, ona karşı durmayı kolaylaştırıyordu. Hep değil, ama bazen. Ve o bazen, başlangıç için yeterliydi. Bir akşam, annesi aradığında, aramayı reddedip geçiştirmek yerine, balkona çıkıp cevapladı. "Oğlum, iyi misin gerçekten?" diye sordu annesi. Kerem bir an durdu. "Hayır," dedi yavaşça. "Uzun süredir iyi değildim. Ama şimdi, yavaş yavaş, daha iyiyim." Annesinin sessizliğinde bir şey vardı; hem şaşkınlık hem de yaşlı bir annenin kalp rahatlığı. "Ne oldu?" diye sordu. Kerem: "Kendimle dürüst olmaya başladım," dedi. Mert'in kelimeleriydi bunlar, ama artık kendi kelimeleri gibi geliyordu. "Ve içimdeki sesi tanımaya başladım; hangisi benim, hangisi beni köle eden." Uzakta, şehrin üzerinde bir martı çığlık attı. Kerem balkona yaslandı ve gökyüzüne baktı. Telefonunu bu sefer yanına almamıştı. Elleri boştu. Ve tuhaf bir şekilde, o boş ellerin içinde, bir şey vardı. Adını koymak zordu ama bir huzurdu belki. Ya da huzurun başlangıcı. İnsanın kendisiyle aynı odada oturabilmesi, ekran olmadan, ses olmadan, beğeni olmadan, sadece var olabilmesi. Bu, küçük bir şeydi. Ama aynı zamanda, her şeydi. "Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir."(Şems Suresi, 9)

KİTAP İZLERİ

Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı

İlber Ortaylı

Cumhuriyet'in Mirası ve Geleceği Üzerine Bir Sohbet Milletlerin kurucu yüzyıllarıyla hesaplaşması, kopuş ve devamlılık arasındaki o hassas dengeyi sorgulaması, tarih yazımının en çetrefilli alanlarından biridir.
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön