"Bunca yıl sonra anladım ki, en büyük eserlerimi, yazmaya üşendiğim günler düşündüm." - Franz Kafka"

Heva: Modern Çağın Gizli Puta Tapışı ve İnsanın İçsel Düşüşü

Kur'an'ın işaret ettiği modern putperestlik: Heva kavramı üzerine düşündürücü bir inceleme. Geleneksel putperestliğin ötesinde, insanın kendi arzularını ilahlaştırması tehlikesini ele alan bu metin, "heva"nın etimolojik kökeninden yola çıkarak günümüz dünyasındaki yansımalarını sorguluyor. Neon ışıklar ve sosyal medya çağında, belki de tarihte görülmemiş bir heva putperestliğiyle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor.

yazı resim

İnsanlık tarihi boyunca putperestlik, somut heykellere, taş ve tahta yapılmış simgelere tapış olarak anlaşıldı. Ancak Kur'an, insanın kendine ilah edinebileceği çok daha sinsi, daha yakın ve belki de daha tehlikeli bir puttan söz eder: heva. Bu kavram, sadece nefsin arzu ve heveslerini değil, aynı zamanda insanın kendi arzularını Allah'ın iradesinin üstüne çıkardığı bir sapkınlık halini ifade eder. Modern dünyada, neon ışıkların altında parlayan vitrinlerde, sosyal medyanın sonsuz kaydırma ekranlarında ve "kendini gerçekleştirme" söylemlerinin arkasında, belki de tarihte hiç olmadığı kadar yaygın bir heva putperestliği yaşanmaktadır.
Heva Kavramının Teolojik ve Psikolojik Boyutları
Heva, Arapça kökeninde "düşmek, alçalmak" anlamlarını taşıyan bir kelimedir. Bu etimolojik köken tesadüf değildir; nefsin arzularına teslim olan insan, gerçek anlamda düşmekte, alçalmaktadır. Kur'an'ın dilinde heva, salt bir arzu ya da istek değil, bu arzuların Allah'ın koyduğu sınırların önüne geçmesi, kişinin hayat pusulasının kutsal metinlerden değil, kendi içgüdülerinden belirlenmesi halidir. Yusuf Suresi 53. ayette, Elçi Yusuf'un dilinden aktarılan "Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü nefis Rabbimin rahmeti hariç kötülüğü emredicidir" ifadesi, insanın içsel dinamiklerinin ne kadar kaygan bir zemin olduğunu gösterir. Burada vurgulanan, nefsin doğası gereği kötülüğe meyilli olduğu gerçeğidir. Allah'ın rahmeti ve rehberliği olmaksızın, insan nefsi sürekli olarak onu düşüşe, sapkınlığa ve kendi çıkarlarına hizmet eden seçimlere yönlendirir. Modern psikoloji açısından bakıldığında, heva kavramı, Freud'un "id" yapısıyla, yani haz ilkesine göre çalışan, anlık tatmin arayan ilkel dürtülerle örtüşür. Ancak Kur'ani perspektif daha derindir; çünkü sadece dürtülerin varlığını değil, bu dürtülerin ilahlaştırılmasının sonuçlarını da ele alır. Nefsin isteklerini tatmin etmek doğaldır, ancak bu istekleri hayatın nihai amacı, en yüksek değer haline getirmek, işte o noktada heva putperestliği başlar.
Şirk-i Hafi: Gizli Şirk Olarak Hevanın İlahlaştırılması
İslam teolojisinde şirk, Allah'a ortak koşmanın en ağır günahıdır. Geleneksel olarak şirk, putlara tapınma veya Allah'ın sıfatlarını başka varlıklara atfetme olarak anlaşılmıştır. Ancak Kur'an, çok daha incelikli bir şirk formundan söz eder: şirk-i hafi, yani gizli şirk. Hevasını ilah edinmek, işte bu gizli şirkin en yaygın formudur. Furkan Suresi 43. ayette, "Tanrısını hevası edineni gördün mü?" sorusuyla karşılaşırız. Bu retorik soru, aslında bir uyarıdır. Allah, Peygamber'ine ve dolayısıyla tüm müminlere, etraflarında hevasını ilah edinmiş insanları gözlemlemelerini söyler. Bu insanlar, açıkça Allah'ı inkâr etmeyebilirler, hatta kendilerini mümin olarak görebilirler. Ancak hayatlarındaki pratik tercihler, öncelikler ve değerler, nefislerinin istekleri tarafından belirlenmektedir. Bu durum, modern seküler toplumlarda "otantik olma", "kendine sadık kalma", "tutkularını takip etme" gibi söylemlerle meşrulaştırılmaktadır. Bu söylemler, yüzeysel olarak özgürleştirici görünse de, aslında bireyi nefsin tiranlığına mahkûm eden bir ideoloji inşa etmektedir. Çünkü sınırsız özgürlük yoktur; ya Allah'ın belirlediği sınırlara uyarsınız ya da nefsinizin belirlediği zincirlere vurulursunuz. İkincisi, özgürlük gibi görünse de, aslında en ağır köleliktir.
Modern Dünyanın Heva Manifestasyonları
Günümüz dünyasında heva, çok çeşitli biçimlerde tezahür etmektedir. Bunların bazıları o kadar normalize olmuştur ki, insanlar bunları hevasına tapınma olarak görmekte bile zorlanmaktadır.
Tüketim Toplumu ve Sonsuz Tatmin Arayışı
Kapitalist tüketim kültürü, esasında hevanın sistematik bir şekilde tahrik edilmesi ve tatmin edilmesinin vaadi üzerine kurulmuştur. Reklamlar, sürekli olarak bize "bunu hak ediyorsun", "kendini ödüllendir", "sınırları aş" mesajları verir. Bu mesajlar, nefsin sınırsız arzu ve isteklerini meşrulaştırır, hatta teşvik eder. Bir telefon yeterli değildir, en yenisi olmalıdır. Bir ev yeterli değildir, daha büyüğü, daha lüksü olmalıdır. Bu sonsuz tatmin arayışı, aslında hevanın ilahlaştırılmasının ekonomik versiyonudur. İlginç olan şu ki, araştırmalar göstermektedir ki, belirli bir refah seviyesinin üzerinde, maddi tüketim mutluluğu artırmaz. Ancak tüketim kültürü, bu gerçeği örtbas eder ve insanları sürekli daha fazlasını arzulamaya yönlendirir. Bu, tam olarak nefsin doymaz doğasının bir yansımasıdır. Kur'an'ın işaret ettiği gibi, nefis hiçbir zaman "yeter" demez; eğer kontrol altına alınmazsa, sürekli daha fazlasını ister.
Cinselliğin Metalaşması ve Zina Kültürü
Nur Suresi 3. ayette belirtildiği gibi, zina müminlere haram kılınmıştır. Ancak modern seküler kültür, cinsel özgürlüğü, özgürleşmenin ve bireysel otonominin bir işareti olarak görmektedir. "Rızaya dayalı iki yetişkin arasındaki her şey meşrudur" söylemi, ahlaki sınırları tamamen subjektif hale getirir ve nefsin cinsel arzularını yücelten bir ideoloji inşa eder. Bu yaklaşım, insanı bir nesne, cinsel tatmin aracı olarak görmeye yol açar. Pornografi endüstrisi, bu hevanın ilahlaştırılmasının en çıplak halidir. İnsanlar, ekranlar aracılığıyla sınırsız cinsel uyarıcılara maruz kalırken, gerçek yakınlık, samimiyet ve kutsallık kapasitelerini kaybetmektedirler. Bu, sadece bireysel bir sapkınlık değil, toplumsal bir çöküştür. Zina, Kur'an'da sadece fiziksel bir eylem olarak değil, kalbi bir sapkınlık olarak da tarif edilir. Gözle zina, dille zina, kalple zina... Tüm bunlar, nefsin cinsel arzularının kontrolden çıktığı, kişinin bu arzulara teslim olduğu halleri ifade eder. Modern dünyada, bu teslimiyetin "normalleştirilmesi", hatta "kutlanması", hevanın ne kadar güçlü bir put haline geldiğinin göstergesidir.
Statü, Şöhret ve Narsisizm Çağı
Sosyal medya platformları, insanın kendini görme, kendini gösterme ve başkalarından onay alma ihtiyaçlarını sınırsız bir şekilde tahrik etmektedir. Instagram'daki beğeni sayıları, Twitter'daki takipçiler, YouTube'daki aboneler... Bunlar, modern çağın statü sembolleri haline gelmiştir. İnsanlar, sanal kimliklerini özenle kurgulamakta, gerçek yaşamlarını bu kurgunun gerisinde bırakmaktadırlar. Bu, aslında nefsin takdir görme, özel olma, yüceltilme arzusunun bir tezahürüdür. Kur'an'ın perspektifinden bakıldığında, bu arzular doğaldır, ancak bunların hayatın merkezine alınması, kişinin her eylemini başkalarının algısına göre şekillendirmesi, bir tür heva putperestliğidir. Çünkü bu noktada, insanın değeri Allah'ın katındaki konumundan değil, diğer insanların onayından kaynaklanmaktadır.
Hevanın İlahlaştırılmasının Sonuçları: Akıl ve Vicdan Kaybı
Furkan Suresi 44. ayette Allah sorar: "Yoksa onların çoğu gerçekten işitiyorlar ve düşünüyorlar mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta yolca daha sapıktır." Bu, son derece güçlü bir ifadedir. Hevasını ilah edinen insan, sadece Allah'tan uzaklaşmaz; aynı zamanda insani özelliklerinden, yani akıl ve vicdan kapasitesinden de uzaklaşır.
Akli Kapasitede Gerileme
Casiye Suresi 23. ayette, Allah'ın hevasını ilah edineni "bir bilgiye göre saptırdığı" ve kulağının, kalbinin üzerini mühürlediği belirtilir. Bu, çok önemli bir noktadır. İnsan, hevasına teslim oldukça, gerçeği görme, doğruyu yanlıştan ayırma kapasitesini kaybeder. Çünkü her bilgi, her argüman, nefsin istekleriyle uyumlu olup olmadığına göre filtrelenir. Modern dönemde buna "konfirmasyon bias" denir; yani insanın, kendi önyargılarını doğrulayan bilgileri kabul edip, bunlara aykırı bilgileri reddetme eğilimi. Ancak Kur'an, bunun sadece bilişsel bir yanılgı olmadığını, aynı zamanda ruhani bir körlük olduğunu belirtir. Hevasını ilah edinen kişinin kalbi mühürlenir; yani o kalp, artık hakikati kabul etme kapasitesini kaybeder.
Vicdani Hassasiyetin Körelmesi
Hevasına teslim olan insan, zamanla vicdanını da kaybeder. İlk başta, nefsin isteklerine boyun eğmek rahatsızlık verebilir, vicdan azabı oluşturabilir. Ancak zamanla, bu davranışlar normalleşir, hatta rasyonalize edilir. "Herkes yapıyor", "bir kere olur", "Allah affedicidir" gibi bahanelerle, vicdan susturulur. Bu süreç, ahlaki duyarlılığın köreldiği, kişinin yaptığı yanlışları artık yanlış olarak bile görmediği bir hale yol açar. İşte bu noktada, insan "hayvanlardan daha sapık" hale gelir. Çünkü hayvanlar, içgüdüleriyle hareket ederler ama ahlaki bir sorumlulukları yoktur. İnsan ise, akıl ve vicdan sahibidir, dolayısıyla sorumludur. Ancak bu kapasiteleri kullanmadan, sadece içgüdüleriyle yaşamayı seçtiğinde, sorumluluğundan kaçamaz ve bu durum onu hayvanlardan daha kötü bir konuma düşürür.
Nefisle Mücadele: Cihad-ı Ekber
İslam'da nefisle mücadeleye "cihad-ı ekber", yani en büyük cihad denir. Bu perspektif, İslam'ın insan doğasına dair ne kadar derin bir anlayışa sahip olduğunu gösterir. Dışsal düşmanları yenmek, nispeten daha kolaydır. Ancak içsel düşmanı, yani nefsin sınırsız arzu ve isteklerini kontrol altına almak, bu çok daha zor bir mücadeledir. Çünkü bu düşman, sürekli bizimle beraberdir, her an fısıldar, her fırsatta saldırır.
Tezkiye-i Nefs: Nefsi Arındırma
Kur'an, bu mücadelenin yöntemini de gösterir. Şems Suresi'nde, "Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir, onu kirleten ise hüsrana uğramıştır" denir. Tezkiye-i nefs, yani nefsi arındırma, temizleme süreci, İslami maneviyatın temel hedeflerinden biridir. Bu süreç, çeşitli pratiklerle desteklenir. Namaz, nefsi düzenli olarak Allah'a yöneltir, günün beş anında insana kim olduğunu, Rabbinin kim olduğunu hatırlatır. Oruç, nefsin en temel ihtiyaçlarından biri olan yemek ve içmeyi bile kontrol altına almayı öğretir; eğer bu kadar temel bir ihtiyacı kontrol edebilirseniz, diğer arzuları da kontrol edebilirsiniz mesajını verir. Zekat, nefsin mal biriktirme, sahip olma arzusunu dizginler ve paylaşmayı öğretir.
Murâkabe: Allah'ın Gözetiminde Olduğunun Şuuruyla Yaşamak
Tasavvufta, "murâkabe" kavramı, insanın her anında Allah'ın kendisini gördüğünün bilincinde olması demektir. Bu bilinç, en güçlü nefis denetim mekanizmalarından biridir. Çünkü insan, yalnız olduğunda bile, başka hiç kimse görmese bile, Allah'ın her şeyi gördüğünü, her niyeti bildiğini hatırladığında, nefsin arzularına teslim olmak daha zor hale gelir. Modern psikolojide, bu "içsel gözlemci" kavramıyla benzeşir. Ancak İslami perspektifte, bu gözlemci dışsaldır, gerçektir ve mutlak adalete sahiptir. Bu, sadece psikolojik bir trik değil, ontolojik bir gerçekliktir.
Özgürlük Paradoksu: Gerçek Özgürlük Nerede?
Modern dünya, özgürlüğü, sınırsız seçenek ve sınırsız tatmin olarak tanımlar. "İstediğin gibi yaşa", "kimse seni yargılayamaz", "sen karar verirsin" gibi söylemler, bireysel özerkliği kutsar. Ancak bu yaklaşım, derin bir paradoksu gözden kaçırır: Sınırsız özgürlük, aslında köleliktir. Nefsin isteklerine teslim olan insan, özgür değildir; o, nefsinin kölesidir. Her arzuyu tatmin etmek zorunda hisseden, her dürtüye boyun eğen birisi, dıştan özgür görünebilir ama içten zincirlerle bağlıdır. Kur'an'ın perspektifinden gerçek özgürlük, nefsin isteklerinden değil, Allah'ın iradesinden kaynaklanır. Allah'a teslim olan, O'nun emir ve yasaklarını hayatının pusulası yapan insan, gerçek özgürlüğü bulur. Çünkü artık nefsin tiranlığından kurtulmuştur. Her arzuyu tatmin etme zorunluluğu yoktur; sadece Rabbinin rızasını kazanma sorumluluğu vardır. Ve bu sorumluluk, paradoks olarak, en büyük özgürlüğü doğurur.
Bugün insanlık, belki de tarihinde hiç olmadığı kadar, heva putperestliğinin tehlikesiyle karşı karşıyadır. Teknoloji, tüketim kültürü, anlık tatmin imkânlarının çeşitliliği, nefsin isteklerini tahrik eden ve tatmin eden sonsuz araçlar sunmaktadır. Ancak yine de, umut vardır. Her insan, her an, yeni bir seçim yapabilir. Nefsine teslim olmayı bırakıp, Rabbine teslim olmayı seçebilir. Bu kolay bir yol değildir; cihad-ı ekber, en büyük mücadeledir. Ancak bu mücadelenin ödülü, dünyada huzur, ahirette kurtuluştur. Kur'an, sadece bir uyarı kitabı değil, aynı zamanda bir rahmet ve rehberlik kaynağıdır. O, insana nefsinin tuzaklarını gösterir, ama aynı zamanda bu tuzaklardan çıkış yollarını da öğretir. Yeter ki insan, okusun, düşünsün ve uygulasın. Modern çağın insanı, parlak vitrinlerin, sonsuz kaydırma ekranlarının, anlık tatmin vaatlerinin arasında, kendi özüne, kendi Rabbine dönme cesaretini gösterebilirse, işte o zaman gerçek insanlığını bulacaktır. Aksi takdirde, Kur'an'ın uyardığı gibi, "hayvanlardan daha sapık" bir hale gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Son söz olarak, Kur'an'ın bu konudaki net uyarısını hatırlatalım: Hevasını ilah edinen, Allah'ın rehberliğinden mahrum kalır. Ancak nefsini arındıran, onu Allah'ın emirlerine tabi kılan, gerçek kurtuluşa erer. Seçim, her bireyin önündedir. Ve bu seçim, sadece ahireti değil, bu dünyadaki yaşam kalitesini de belirler.

KİTAP İZLERİ

Onlar Hep Oradaydı

Sunay Akın

Sunay Akın’ın Hafıza Haritası: Tarihin Unutulmuş Patikalarında Bir Gezinti Sunay Akın'ın dünyasında Pearl Harbor baskınından kurtulan bir hastane gemisinin kurşun levhaları, Haliç'te bir caminin şadırvan
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön