Bu devirde radyo dinleyicisi bir avuç insan kaldık. Az önce çocukluğuma damga vuran Alacakaranlık Kuşağı dizisinin canlı yayınını dinliyordum. Orijinalinde, yanlış hatırlamıyorsam, rastgele seçtiği eve bir cihaz getiren yabancı, ev kadınına eğer düğmesine basarsa, ödül olarak iki yüz bin dolar kazanacağını, ancak tanımadığı bir kişinin öleceğini söylüyordu. Uyarlamasında paranın değeri yitip gittiğinden, iki yüz milyon dolara çıkarmışlar. Sadece bu ufak detay biraz rahatsız etti; ama helal olsun çocuklara! Çok güzel seslendirdiler, gözümde ânbean canlandı. Bunun gibi radyo kanalları için kartımdan aylık çekilen küçük meblağlara hiç kafamı takmıyorum. Eh bu zamanın genci napsın? Biniyor arabasına, takıyor hiper midir, nöron mudur kafa setlerini, giriyor türlü türlü âlemlere, aracı onu istediği yere bırakıyor, lâkin dışarıyla en ufak bir etkileşime girmesine izin vermiyorlar. Ben, her bir parçasıyla tam anlamıyla manuel, siyah camlı ve kan kırmızısı şahinimi TEM'de delikanlılar gibi korkusuzca makas ata ata, Osmanlı marşları söyleyerek sürerdim. Üstelik bu rahatlığımı hayatımın her alanına yaymıştım.
– Babacım geçenlerde bahsettiğim sevgilim, bugün sizinle tanışmaya gelecekti. Ben yemek masasını hazırladım, kendisini beklerken bir şeyler atıştırmak ister miydiniz? Hem...
– Kes kızım lakırdı etmeyi, sevmem ben öyle! Gelecek önce elimi öpecek, halimizi hatırımızı soracak, sonra çayımızı, kahvemizi içecek ve ben onu can alıcı sorularımla bir güzel terleteceğim. Yedi kuşaktan soyunu sopunu, neyin nesi kimin fesidir, hepsini tek tek öğreneceğim. Postalarım kafamı attırırsa ha!
– Ama babacım lütfen el öpme faslını pas geçelim, kendisi bizim kültürümüze hiç aşina değil. Uzaklardan geliyor...
– Deyip duruyorsun da, nereden geliyor kızım? Anası, babası yok mu bu adamın? Ağzından bir ara Güney Afrika diye bir memleket kaçırdın, zenci mi herif yoksa?
– Hah kapı çalıyor, ben hemen açayım. Babacım siz lütfen masaya geçin, onların kültüründe yok böyle şeyler işte. Zengin adam bulursan ömür boyu rahata erersin, dediniz. Madenleri var kendisinin. Bundan iyisi şamdan kayısı.
– Yahu aç kapıyı hadi! Madem hali vakti yerinde bir iş adamı, birtakım gelenek ve göreneklerimizi göz ardı edebiliriz pekâlâ. Ama yine de sen büyük ümitler bağlama, sorguya çekeceğim bu çocuğu, insan sarrafıyım ben. Bastonum nerede? Hah buldum, gene sandalyenin altına düşmüş! Ağır aksak da olsa geçelim o hâlde masaya.
– Canım babacım kendisi geldi, bir kutu da çok sevdiğiniz mesir macunundan getirmiş, mutfağa bırakıyorum onu.
– Efeeendiiiymmm marhabaalaaarrr! Bendeniz Hostiisss Humaaniii Generiisss!
– Ne diyorsun oğlum!
Bu çocuğun beni rahatsız eden bir tarafı var. Kokusu da bir tuhaf, sanayi yağı gibi ama değil, tarif edemiyorum.
– Babacığım ismi biraz uzun, Eris diyoruz biz kendi aramızda.
– Kızım sen konuşma! Bırak adam derdini anlatsın. Geçin oturun şöyle. Oğlum, yollar nasıldı? Rahat geldin mi?
– Çok rahaat babacıığıımm. Şipşak sürmediii.
– Radyoda dinledim, trafik feciymiş. Hangi yollardan geldin buraya yavrucum?
– Babacım hava taksiyle geldi, belediyenin yeni hizmeti duymuşsunuzdur illa ki.
– Kızım bak bir daha uyarmayacağım, kapı dışarı ederim ikinizi de. Ben Tetris ile özel konuşuyorum, iki erkek adam arasında sohbet bu. Seninle muhabbet edecek olsam, evimizde işi olmazdı.
– Aşşkkıımm Tetriisss neyddiirrr?
– Hah daha mevzuyu arap saçına çevirdik. Tetris oğlum sen aslen nerelisin? Annen, baban nerede yaşıyor? Kardeşin var mı, ne yaparlar, ne ederler?
– Babaacıığıımm benim akrabaalaarrr ayrııılaaarrrr çook. Ben Güneeyyy Afriikkaaa gittiimmm orddaaa firmmaaa vaarrr.
– Yahu başlıcam, iki lafın belini kıramadık, bu adamdan damat filan olmaz. Şapşalın teki ya! Kızım nereden buldun bu adamı? Bahtına, kaybedenler piyangosundan mı çıktı? Elin Güney Afrikalısı'nın Çankaya'da ne işi var?
– Babaacığıımm macuunnn hariicc bir hediyyeee dahaa getirdiimmm sizeee. Bunu içeceksinizzz sooraaaa süprizzz olacaaak.
– Uzat kızım neymiş bakalım!
– Babacığım lütfen daha sinirlerinizi harap etmeyin, tansiyonunuz çıkacak. Hem bütün kırgınlığınız bu mucize sıvıyı içince, buhar olup uçacak.
– Üzerinde etiket filan da yok. Bu televizyonda adı geçen ürünlerden mi? Azdıracak mısınız beni bu yaşımda? Ne kızım bu, başıma bir iş gelmesin sonra?
– Ağzınıza birkaç damla damlatsanız yeterli olacak babacığım, kelimeler kıyafetsiz kalacak. Yaşayıp görmeniz lazım.
– Kızım ben otuz senedir körüm, körrr! Ne tadacakmışım bu hayatta başka? Hıçkırma tamam, içiyorum ağlama kızım! Ama sonrasında gidecek bu adam evimizden. Bir başkasını bul. Ne bileyim köşedeki tekelin çırağına bile razıyım, sünnetlidir en azından. Bu adamdan aile babası filan olmaz.
Gözlerimin çevresinde renkler havai fişek misali patlıyorlar, en tepedeki minicik bir kar tanesi, azgın bir çığ olup, önüne gelen ne varsa, köklerini söküp atıyor. Bu ne harika bir his! Meğer çiğ sefaletin esiriymişim, şimdi ise öz benliğim dolup taşıyor! Geçmişte sonu olmayan başlangıçlarla öfkemi harlayıp duran ben; kahramanlık yoluma yelken açacağım artık!
– Sizleri görüyorum, siz nesiniz... Hatice... Kafanın iki yanında çıkan antenler de nedir kızım? Ten renginiz yeşile çalıyor, dur yoksa ben de mi?
– Hayır, siz bizim gibi gözükmeyeceksiniz. En azından şimdilik, seçim yapana...
– Konuştuklarını daha iyi seçebiliyorum, sesinin tonu da değişti. Kızımı bu hâle nasıl getirdin onun bunun çocuğu! Ha naptın, biricik kızıma! Bastonumla kafanı patlatacağım dur hele! Parmağımı kıpırdatamıyorum! Felç mi oldum? Allah kahretsin!
– Babacığım ben Eris, beni net bir şekilde anlıyorsunuz değil mi? Çünkü artık aynı frekanstayız. Lütfen anlatacaklarımı bölmezseniz, durumunuzu size izah edeceğim. İçtiğiniz sıvı çok ama çok değerliydi, içinde dünya dışı nano partiküllerden akıllı bileşenler var. İnsanlığın bu yüksek teknolojiye erişmesine en azından bir iki bin yıllık süre var, soyunuz devam edebilirse tabii. Size verdiğimiz sıvıyı içtiğinizde, bedeniniz bir dizi dönüşümler geçirdi. Bunun sonucunda vücudunuz kusursuzca yenilendi, ayrıca beyin kapasiteniz hızla arttığından daha semantik düşünebiliyorsunuz. Hatice Hanım sekiz aydır topluluğumuzun değerli bir üyesi. Bu kararı kendi iradesiyle verdi, tıpkı şimdi sizin vereceğiniz gibi. Konuşmayı şimdi o devralacak ve size seçeneklerinizi o sunacak.
– Kızım kendini ne hâle getirmişsin? Değer miydi bütün bunlara? Biz bunları yaşamak zorunda mıydık? Komşular ne diyecekler? Bakkala, kasaba, kahveye bu hâlde nasıl gideceğiz? Aklın başında mı senin!
– Babacığım, bana tam dokuz buçuk ay önce akciğer kanseri tanısı kondu... Doktorlar kurtuluş şansımın olmadığını söylediler. Derler ya hani, çocuklar ebeveynlerinden önce ölmemelidir. Geceleri siz uyurken nefesinizi sayıyordum, hangi hakla sizi tek başınıza bırakacağımı düşünüyordum. İşte Eris'e nasıl ulaştım, nasıl bir pazarlık yaptım, bunların hepsini anlatmaya vaktimiz yok; ama bunu kendim için değil, ikimiz için seçtim.
– Ah yavrum, neden hiç bahsetmedin bu illet hastalıktan? Ben senin biricik babanım! Canım kızım benim! Şu dünyada en değerli varlığım sensin, sensiz ben bir hiçim! Benim senden başka neyim var?
– Babacığım sorularınızı cevapsız bırakacağım; lâkin sadede gelmem gerekiyor, bir seçim yapmanız gerekecek. Ben daha fazla Dünya'da kalamam. Eris önünüze bir cihaz koyacak. Eğer düğmesine basarsanız nano parçacıklar sizleri bir değişime daha uğratacaklar ve bizim gibi olacaksınız. Yaşam ömrünüz yaklaşık sekiz yüz yıl olacak, hastalıklardan bir daha etkilenmeyeceksiniz ve sağlıklı bir yaşam süreceksiniz. Gideceğimiz gezegende ise yepyeni bir hayata adım atacaksınız, belki yeni bir eş, yeni bir iş ve hayalleriniz ne ise gerçek olacak. Ama burada kalmaya karar verirseniz nano parçacıklar inaktif olacaklar ve bir yerden sonra vücudunuzdan idrar yoluyla atılacaklar. Yaşlanmaya devam edeceksiniz, şu anda hissettiğiniz o kadim kudreti ebediyen kaybedeceksiniz. Şayet karar verdiyseniz, Eris paralize durumunuzu tekrar normale çevirecek.
– Düğmeye basacağım. Bütün bu hissiyatları ve aydınlanmaları yaşadıktan sonra, artık geri dönüşü düşünemem, sana da sırtımı çeviremem asla! Sizlerle beraber geleceğim.
– Öyleyse Eris lütfen cihazı babamın önüne koyar mısın?
Düğmeye bastım, ama devamı bir türlü gelmedi, tümüyle siyah bir boşluğa düştüm. Ne kadar süre geçti bilmiyorum; ama ara sıra bedenime dokunulduğunu hissediyorum. Birisi koluma iğne batırıyor, bir başkası alnıma soğuk bir şey yerleştiriyor. Hatice'nin sesini duyar gibi oluyorum, babacığım biraz daha sabredin diyor galiba ama emin değilim. Sonra yine karanlık. Durun bir dakika karabasan mı bu, rüyada mıydım yoksa? Çığlık ve bağırış sesleri geliyor! Sarsıntılar içinde uyanıyorum. Renkleri çok daha net algılıyorum, ışık huzmeleri üzerime hücum ediyorlar, zaman daha yavaş akıyor sanki. Penceresi olan bir kutunun içindeyim, kollarım bu sefer de bantla bağlanmış! Allah belanızı versin, yeşil hergeleler sizi!
Uyandığımda önce gözlerime değil, duymaya başladığım uğultuya inandım. Metal bir beşiğin içinde sallanıyor gibiydim; çevremde mavi damarlar gibi yanan çizgiler var, her çizginin ucunda bir soluk alıp veren gölge titreşiyordu. Hatice'nin sesi yanımdan değil, duvarların içinden geliyordu. Demek ki yolculuk başlamıştı; ama varmamız gereken yere değil, başkalarının nişangâhına düşmüştük.
– İmdat, imdat! Çıkarın beni buradan! Kızım oralarda mısın? Eris cevap ver! Hatice, kızım seni gördüğüme çok sevindim. Sesin boğuk geliyor. Çıkar beni buradan, neden bağlıyım buraya? Bağırarak konuş, duymuyorum!
– Baba! Güvenliktesiniz, ne olursa olsun sakın çıkmayın oradan! Ben hemen yanınızdaki kapsüldeyim. Yoldaşlarımız uzay gemimize saldıranları etkisiz hâle getirmeye çalışıyorlar. Kapağımı kapamam lazım! Ahhhh!
Devasa bir yaratık, yavaş yavaş sürünerek önüme doğru geliyordu. Hatice'nin kapsülünden kırmızı bir sıvı sızıyor; camın ardından seçebildiğim tek şey... Gördüklerimi tamamlamaya beynim razı değildi; hışırtılı sesler kafatasımın içinde bir kapıyı zorluyor, gözlerimin önündeki şekilleri başka başka kâbuslara çeviriyordu.
– Alacakaranlık serisini seven bir dünyalıyla karşılaştım, ne muhteşem bir gün ama! Sağ elinizin altında bir düğme var. Şimdi ona hemen basarsanız, söz veriyorum hızlı bir ölüm sizleri bekleyecek.









