İslam tarihine bakıldığında, dinin anlaşılma ve yaşanma biçiminin zaman içinde ciddi bir değişim geçirdiği görülür. Bir yanda Allah'ın sözü olan Kur'an dururken, öte yanda yüzyıllar içinde örülmüş mezhep yapıları, tarikat gelenekleri, hadis külliyatları ve alim otoriteleri bulunmaktadır. Bu iki kutup arasındaki mesafe, teorik olarak hiç var olmaması gerekirken pratikte giderek derinleşmiştir. Pek çok Müslüman için belirleyici olan, artık Kur'an'ın doğrudan seslenişi değil, o sese kim tarafından hangi süzgeçten geçirilerek ulaşıldığıdır. Bir ilahiyat fakültesinde öğrenilen şeyin ne olduğu sorusu sorulmaz. Sunulan içerik, belirli bir geleneğin; Sünni ya da Şii, Hanefi ya da Şafii, belirli bir hadis ekolünün veya tefsir geleneğinin birikiminden oluşur. Sünni bir ilahiyat fakültesinde okuyan biri, Sünni usulün doğal ve evrensel kabul edildiği bir ortamda yetişir. Şii bir ilahiyat öğrencisi de tam tersine, kendi geleneğinin merkeze alındığı bir süreçten geçer. Her iki taraf da "ilahiyat okuduk" diyerek alanı sahiplenir; oysa ikisi de aslında birinin görüşünü, birinin yorumunu, tarihsel bir kesimin tercihini öğrenmiştir. Kur'an, bu sürecin merkezi olmaktan çok, öğretilen yorumların referans belgesi hâline gelir. Bu yapı, dini bilgiyi demokratikleştirmek yerine tekelleştirir. Bilgi ayrıcalıklı bir sınıfın elinde birikir ve o sınıf hem yorumu hem yorumun sınırlarını belirler. "Bizden iyi mi bileceksiniz?" sorusu, aslında epistemolojik bir iddia değil, bir sınır çizme hamlesinden ibarettir. Çünkü mesele kimin daha çok bildiği değil, kimin söyleminin geçerli sayılacağıdır. Bir insan, dini kimliğini mensup olduğu cemaatten, mezhepten ya da şeyhin adından bağımsız olarak kuramıyorsa, o yapıya yönelen her eleştiri varoluşsal bir tehdit hâline gelir. Bu, psikolojik olarak son derece anlaşılır bir mekanizmadır; bireyin benliği, bağlı olduğu otorite ile iç içe geçmiştir. Bu durum çok somut davranış kalıpları doğurur. Hadis imamları, mezhep kurucuları ya da tarikat şeyhleri eleştirildiğinde yaşanan yoğun öfke, utanç ve savunmacı tepkiler, yalnızca düşünsel bir itirazın değil, kimliğe saldırı algısının ürünüdür. "Onu eleştirecek bilgi birikimine sahip misin?" sorusu ise bu savunmanın en yaygın biçimidir. Bu soru, tartışmayı konu üzerinden alıp otorite meselesine taşır ve böylece argümanın içeriği hiç değerlendirilmeden gündem değiştirilmiş olur. Daha da çarpıcı olan şudur: Aynı kişiler, kendi imamlarının ya da şeyhlerinin görüşlerine karşı çıkılınca "sen alim misin?" diye sorarken, o imamların diğer mezheplerinkinden üstün olduğunu da aynı kesinlikle savunurlar. Bu çelişki, söz konusu tutumun bilgiye değil, sadakate dayandığını açıkça ortaya koyar. En dikkat çekici çarpıklıklardan biri, Kur'an yeterlidir diyenler Kur'an'ın çevirisini paylaştığında "bu Kur'an değil, meal" diye uyarılırlar; ama aynı kişiler, Arapça aslına ya da senet zincirlerine hiç bakmaksızın hadis meallerini din gibi benimser. Bu tutarsızlık tesadüf değildir. Kur'an'ı "meal yeterli değil, aslını anlamak için alime muhtaçsın" söylemiyle sıradan insanın erişiminden uzaklaştırmak, onu yorumlama yetkisini belirli bir sınıfın elinde tutmak anlamına gelir. Oysa hadisler için aynı titizlik gösterilmez; çünkü hadisler, o sınıfın otoritesini inşa eden temel malzemelerdir. Bir adım daha ileri gidildiğinde, hadislerin ayetleri neshettiği fikri karşımıza çıkar. Bu görüş, hiyerarşiyi tersine çevirmekte; Allah'ın sözünü, bir insanın nakledilen sözüyle sınırlandırmaktadır. Bu yaklaşım, tarihsel açıdan tartışmalı olmakla kalmaz, epistemolojik olarak da Kur'an'ın merkezi konumunu fiilen ortadan kaldırır. Araf Suresi'nin 146. ayeti, bu meselenin özünü şaşırtıcı bir netlikle ifade eder: "Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar her ayeti görseler de iman etmezler, doğru yolu görseler onu yol edinmezler; eğer azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Bu, ayetlerimizi yalanlamalarından ve ondan gafil olmalarındandır." Bu ayet, teolojik bir tehditten çok psikolojik bir yasayı haber vermektedir. Kibir, bilişsel bir kapanmayı tetikler. "Ben zaten biliyorum" ya da "benim şeyhim en iyisini bilir" diyen bir zihinde, önüne en açık deliller gelse bile zihin o bilgiyi işlemez. Çünkü zihni zaten bir sonuca kilitlenmiştir ve her yeni girdi, o sonucu destekleyip desteklemediğine göre ya kabul edilir ya reddedilir. Bu mekanizma, çok iyi belgelenmiş bir bilişsel eğilimle örtüşmektedir: Teyit önyargısı. Birinin bağlı olduğu yapıyı doğrulayan ayetler "delil" olarak kullanılır; o yapıyla çelişen ayetler ise "bağlamından koparılmış", "yanlış anlaşılmış" ya da "bu konuda alimlere danışmak gerekir" gibi gerekçelerle geçersiz sayılır. Sonuç olarak Kur'an, gerçek anlamda bir rehber olarak değil, zaten var olan kanaatleri meşrulaştıran bir metin olarak okunmaya başlanır. "Hayır! Şüphesiz insan azar. Kendini yeterli gördüğü için." (Alak, 6-7) Bu iki ayet, insanın temel sapma noktasını tarihten bağımsız, evrensel bir ifadeyle ortaya koyar. Kendini yeterli görmek, salt maddi bir refah meselesi değildir; zihinsel ve ruhsal bir kapalılık hâlidir. Kişi, sahip olduğu bilgi birikimini, mensup olduğu geleneği, defalarca okuduğu şerhleri ve ömrünü verdiği metinleri bir güvenlik kalesi olarak kullandığında, o kalenin duvarları dışarıdan gelen her sese kapalı olur. "Bizden iyi mi bileceksiniz?" sorusunun arkasındaki gerçek his, budur. Yıllarca emek verilerek elde edilmiş bir birikimin, belki herhangi biri tarafından sorgulanmasının oluşturduğu varoluşsal rahatsızlık. Ama bu rahatsızlık, doğruluk için bir kriter değildir. Kişinin birikimi, o birikimin hakikatle örtüşüp örtüşmediğini otomatik olarak garanti etmez. "Bize Kur'an yeter" demek ise bu açıdan devrimci bir eşitlik bildirisidir. Bu cümle, yalnızca bir tercih ifade etmez; "hiç kimse hatasız değildir, alimler de yanılır, imamlar da yanılır, yalnızca Allah'ın sözü ölçüdür" demektir. Ve bu, hiyerarşik dini yapıların pek hoş karşılamadığı bir tespittir. "Şüphesiz o, sana ve kavmine bir öğüttür. İlerde sorulacaksınız." (Zuhruf, 44) Bu ayet, sorumluluğun kolektif olmaktan önce bireysel olduğunu hatırlatır. Kıyamet günü kimse "şeyhim bana böyle söyledi" ya da "mezhep imamımız bu yorumu benimsedi" gerekçesiyle hesap veremez. Hesap, doğrudan Kur'an üzerinden yapılacaktır. Bu, aracıları devreden çıkaran ve bireyi Allah'ın kelâmıyla yüz yüze getiren son derece sarsıcı bir hakikattir. Zuhruf'un bu mesajının anlaşılması, dini otoritenin yeniden konumlandırılmasını zorunlu kılar. Alimler, imamlar, şeyhler ve hadis rivayet zincirleri kılavuz olabilir, değerlidir; ama bunların hiçbiri sorgu günü bireyin yerine geçemez. Dolayısıyla bu öğütü okumak, anlamak ve hayata geçirmek her bireyin birincil sorumluluğudur. Bu sorumluluk, başkasına havale edilemez. Her büyük dini kurum, bir süre sonra kendi tarihsel tercihlerini evrensel din olarak sunma eğilimine girer. Bu sadece İslam'a özgü değil, insanlığın ortak bir zaafiyetidir. Belirli alimlerin görüşleri çok tekrarlandıkça norm, çok tekrarlanan normlar zaman içinde kutsal hâle gelir. Bu sürecin en somut göstergesi, mezhep içi tartışmaların farklı mezheplere göre nasıl değerlendirildiğidir. Bir Hanefi alim, Şafii görüşe itiraz ettiğinde bu "ilmi tartışma" sayılır; ama sıradan biri aynı Hanefi alime itiraz ederse bu "saygısızlık" ya da "cehalet" olur. Yani eleştirme hakkı, yalnızca o sistemin içindeki otoriteler için geçerlidir. Dışarıdan gelen ses, ne kadar güçlü argümana dayanırsa dayansın, yapısal olarak devre dışı bırakılır. Bu mekanizma, Araf 146'nın tarif ettiği durumun kurumsal versiyonundan başka bir şey değildir. Kurum da büyüklenir, kurum da doğruyu sadece kendi süzgecinden geçen bilgiyle sınırlar, kurum da dışarıdan gelen ayeti "bağlamından koparılmış" diye reddeder. Tüm bu tabloya bakıldığında ortaya çıkan sonuç şudur: Sorun, insanın kendi kimliğini bir yapıya o kadar bağlamasıdır ki, o yapının dışından gelen gerçeğe zihni kapalı hâle gelir. Bu kapalılık, teolojik bir hata olmaktan önce insani bir zaaftır ve Kur'an bu zaafı defalarca farklı ayetlerde teşhis etmiştir. Kur'an'a dönmek, her beşeri yorumun eleştirilebilir, her alimin yanılabilir, her kurumun sınırlı olduğunu kabul etmektir. Bu kabul, dini otoriteyi yok etmez; sadece onu insani ve sınırlı yerine oturtur. Zuhruf 44, Araf 146 ve Alak 6-7'nin ortak mesajı şudur: İnsan, kendi zihinsel kalıplarına, kurumsal bağlılıklarına ya da sosyal kimliğine değil; doğrudan Allah'ın sözüne karşı sorumludur. Bu sorumluluktan kaçmanın en yaygın yolu ise bir başkasının otoritesinin arkasına sığınmaktır. Kur'an, bu sığınağın kıyamet günü bir işe yaramayacağını açıkça haber vermektedir.
KİTAP İZLERİ
Kayıp Tanrılar Ülkesi
Ahmet Ümit
Zeus Berlin Sokaklarında: Ahmet Ümit'ten Mitoloji, Cinayet ve Hafıza Üzerine Bir Roman Ya eski tanrılar ölmemiş, sadece unutulmuşsa? Ve içlerinden biri, bu umursamazlığa öfkelenip modern
İncelemeyi Oku