Şehrin ışıkları hiç sönmüyordu. Karim, kırk üçüncü kattaki ofisinin camından aşağıya baktığında, sokakların küçük parlayan noktalarla dolup taştığını görürdü. Arabalar, insanlar, ekranlar. Hepsi hareket halinde, hepsi bir şeyin peşinde. Gece yarısını çoktan geçmişti ama o hâlâ masasının başındaydı. Önündeki ekranda şirketin üçüncü çeyrek raporları yanıp sönüyordu. Rakamlar iyiydi. Aslında çok iyiydi. Ama yeterli değildi. Hiçbir zaman yeterli olmuyordu. Karim Arslan, on sekiz yıl önce bu şehre geldiğinde cebinde yalnızca iki yüz lirası vardı. Erzurum'dan trenle gelmiş, ilk gece bir tanıdığının bodrum katında uyumuştu. O zamanlar gözlerinde bir ışık vardı, farklı bir ışık. Annesinin "Oğlum, helal kazan, yeter" dediğini hatırlıyordu. Babasının "Namazını kılmayı unutma, ne kadar meşgul olursan ol" dediğini de. Şimdi ne zaman kıldığını hatırlamıyordu. Şirketin kuruluş hikâyesini herkese anlatırdı: Garajda başlamıştı, iki ortakla, üç bilgisayarla. Şimdi beş ülkede ofisi vardı. Dergiler onu "Türkiye'nin en etkili girişimcileri" listesine koymuştu. Bir teknoloji fuarında sahneye çıktığında, salon ayağa kalkmıştı. O gün, seyircilerin alkışladığı an, içinde tuhaf bir şey hissetmişti. Sıcak bir şey. Doldurulmuş bir şey. Sanki o alkışlar olmadan eksikmiş gibi, sanki onlarla birlikte tamamlanmış gibi. Tehlikeli bir his. Ama farkında değildi. Şirketin on ikinci yılında Tolga geldi. Tolga Demirtaş, Karim'in ilk kurumsal danışmanıydı. İnce yapılı, her zaman üç parça takım elbiseli, her zaman sakin. İlk toplantıda Karim'e düz baktı ve "Sizi büyütebilirim, ama önce bir şeyi anlamamız lazım" dedi. "Ne?" "Kim olmak istediğinizi." Karim güldü. "Sektörün lideri olmak istiyorum." Tolga başını salladı ama gülmedi. "Evet, bu hedef. Peki kim olmak istiyorsunuz?" Karim cevap vermedi. Çünkü anlamıştı ki bu soruyu uzun süredir düşünmemişti. Belki hiç düşünmemişti. Tolga'nın stratejisi basitti ama etkiliydi: Karim'i yalnızca bir iş insanı olarak değil, bir figür olarak konumlandırmak. Sosyal medyada her gün içerik. Büyük laflar, büyük vizyonlar. "Geleceği inşa ediyoruz." "İnsan odaklı teknoloji." "Sınırları yıkıyoruz." Başta Karim rahatsız olmuştu. "Bu numaraya benzemiyor mu?" "Hayır," dedi Tolga. "Bu marka inşası. Siz artık yalnızca bir şirketin sahibi değilsiniz. Siz bir semboldünüz." Sembol. Kelime zihnine yapıştı. Güzel hissettirdi. Çok fazla güzel. İki yıl içinde Karim'in sosyal medya hesabının iki milyonu aşkın takipçisi oldu. Sabah beşte kalktığını, soğuk duş aldığını, her gün kitap okuduğunu paylaştığında, yüz binlerce kişi bunu not aldı, kopyaladı, uygulamaya çalıştı. Onun kullandığı marka saatler tükendi. Röportajlarında söylediği cümleler, başkaları tarafından sanki kutsal bir öğreti gibi paylaşıldı.
"Başarı bir tercih meselesidir." — Karim Arslan
"Mediocrity is comfortable. Excellence is earned." — Karim Arslan
"Kazananlar uyurken bile çalışır." — Karim Arslan
Bir gün genç bir üniversite öğrencisi —on dokuz yaşında, Kayseri'den gelmiş— staj başvurusu yapmıştı. Mülakatta eli titriyordu. Karim: "Neden buraya başvurdunuz?" diye sordu. Çocuk gözlerini kaçırarak cevap verdi: "Sizi izleyerek büyüdüm. Siz benim için... siz benim için bir örnek değilsiniz aslında. Siz benim için bir şeysiniz. Anlatamıyorum." Karim o an gülümsemişti. Ama içinde bir şey —çok derinlerde, neredeyse duyulmaz bir şey— rahatsız olmuştu. İçeriden çatlaklar başladı. Şirketin en eski çalışanlarından Selin, bir öğle yemeğinde Karim'e döndü. "Karim abi, seninle konuşmam lazım." "Buyur." "Biz... biz eskiden farklıydık. Hatırlıyor musun, ilk yıllarda? Cumalar namazdan sonra toplantı yapardık. Birinin annesi hastalandığında, herkes o kişiyi arar, nasılsın derdi. Şimdi..." Durdu. "Şimdi insanlar burada saat on bire kadar çalışıyor ve kimse bunu sorgulamıyor çünkü 'Karim bey böyle çalışıyor'." Karim hafifçe gerildi. "Biz büyüdük Selin. Büyümek değişim gerektirir." "Değişim mi?" Selin ona baktı. "Ya da biz bir şeyi yitirdik de fark etmiyoruz?" O gece Karim geç uyudu. Tolga'nın bir teklifi vardı: Uluslararası bir liderlik konferansı. New York, Londra, Dubai. Karim'i "küresel bir düşünür" olarak konumlandıracaklardı. Bir kitap. Bir belgesel. Bir marka akademisi. Tolga "İnsanlar sizi takip etmek istiyor," dedi. "Bu gücü kullanmalıyız." "Hangi amaçla?" diye sordu Karim. "Daha fazlasını inşa etmek için." "Neyi inşa edeceğiz?" Tolga gülümsedi. "Sizi." Karim o gece tek başına oturdu. Bilgisayarı kapattı. Telefonu bıraktı. Ve ilk kez uzun zamandır gerçekten sessizliğin içinde kaldı. Zihninde birşey dönmeye başladı. Uzak bir ses. Annesinin sesi değil. Babasının da değil. Daha içten bir şey. Sen kimsin, Karim? O hafta sonu annesi aradı. Erzurum'daydı hâlâ, aynı ev, aynı ses. "Oğlum, rüyamda seni gördüm. Çok yorgun görünüyordun." "İyiyim anne." "Namazlarını kılıyor musun?" Sessizlik. "Oğlum?" "Kılıyorum." Bir yalan. İlk değil. Anne bir süre sessiz kaldı. Sonra alçak bir sesle, sanki yalnızca ona duyurmak istercesine, dedi ki: "Bir zamanlar Firavun da çok güçlüydü. Ama güç insanı kurtarmaz, oğlum. Güç insanı yanıltır." Karim telefonu kapattıktan sonra uzun süre öylece oturdu. Firavun. Çocukluğunda defalarca duymuştu bu ismi. "En yüce Rabbinizim" diyen adam. Denizde boğulan adam. Tüm ordusuyla, tüm altınıyla, tüm iktidarıyla... Aciz kalan adam. Bir Cuma öğleden önce Karim toplantıyı erteletti. Sekreteri şaşırmıştı. "Ama Bay Han Seul on yılda bir burada. Seoul'den özel uçakla geldi." "Biliyorum. Öğleden sonraya alın." "Neden?" Karim durdu. Ne zaman bu soruyu cevaplamak zorunda kalmıştı ki? "Cuma namazı var." Sekreteri bir şey söylemedi. Karim de söylemesini beklemiyordu zaten. Sokağa çıktığında güneş parlıyordu. Camiye giderken, yanından hızla geçen insanlara baktı. Herkes bir yere koşuyordu. Herkes bir şeyin peşindeydi. Para, pozisyon, beğeni, takipçi sayısı, bir sonraki toplantı, bir sonraki hedef. Modern putlar. Görünmez ama ağır. Camide yaşlı bir adam ona yer açtı. Namaz bitti. Adam döndü, gülümsedi. "Yüzünüzü tanıdım. Televizyonda görüyoruz sizi." Karim hafifçe başını eğdi. Adam devam etti: "Büyük işler yapıyorsunuz. Allah kolaylık versin." "Teşekkür ederim." "Ama," dedi adam, sanki söylemek istediği asıl şey buydu, "büyük işler insanı unutturur bazen. Kimi unutturttuğunu biliyor musunuz?" Karim cevap vermedi. Adam zaten beklemiyor gibiydi. "Kendini unutturur. Asıl kim olduğunu." O gece Karim Tolga'yı aradı. "Kitap projesini durduralım." Uzun bir sessizlik. "Neden?" "Çünkü doğru değil." "Doğru değil mi? Karim, bu proje sizi—" "Biliyor musun Tolga, beni ne yapacağını biliyorum. Daha büyük bir figür yapacak. Daha fazla insan benim sözlerimi kutsal gibi paylaşacak. Daha fazla genç, onlar değil ben olmak isteyecek. Ve bu..." Durdu. "Bu bana iyi gelmiyor." "İş dünyasında his değil, veri önemlidir." "Benim için değil." Değişim bir gecede olmadı. Böyle şeyler hiç bir gecede olmaz. Ama başladı. Karim, şirketin kültürünü yeniden yazmaya başladı. Artık geç saate kadar çalışmak bir erdem değildi. Ailesini ihmal eden çalışan, iyi çalışan değildi. Cumaları erken çıkış serbestti. Performans değerlendirmelerinde "dürüstlük" ve "adalet" kriterleri eklendi. Bazı yöneticiler memnun olmadı. Tolga ayrıldı. Birkaç büyük yatırımcı "kültür kayması" nedeniyle endişelerini iletti. Karim bir toplantıda şunu söyledi: "Biz daha az kâr edebiliriz. Bu riski kabul ediyorum. Ama çalışanlarımız evlerine döndüklerinde insan gibi hissetmeli. Bu pazarlık konusu değil." O yıl şirketin büyümesi yüzde on ikiden yüzde sekize düştü. Ertesi yıl yüzde on dörde çıktı. Ama Karim artık raporlara bakarak bunun anlamını hesaplamıyordu. Çünkü fark etmişti: Rakamlar kendi başlarına bir anlam taşımıyordu. Anlam, onlara kimin, neden baktığına göre değişiyordu. Selin bir sabah ofisine geldi. Elinde iki bardak çay vardı. "Bir şey sormak istiyorum," dedi. "Bizi değiştirmeye neden karar verdin?" Karim düşündü. Sonra dürüstçe cevapladı: "Annem beni aradı. Namazlarını kılıyor musun dedi." Selin güldü. "Bu kadar mı?" "Bu kadar. Bazen en büyük değişimler, en basit sorulardan başlar." Şehrin ışıkları hâlâ hiç sönmüyordu. Karim kırk üçüncü kattan aşağıya baktı. Arabalar, insanlar, ekranlar. Hepsi hareket halinde, hepsi bir şeyin peşinde. Ama bu sefer farklı baktı. Bu kalabalığın içinde her biri bir şeye tapınıyordu. Kimisi paraya, kimisi ünlü olmaya, kimisi güce, kimisi başkasının onayına. Ve hiçbiri bunun farkında değildi. Tıpkı kendisinin, o iki milyonluk takipçi sayısını gördüğünde hissettiği o sıcaklığın ne olduğunu anlayamaması gibi. Ben de bir şeye tapınıyordum, diye düşündü. Kendime. Şimdi biliyordu: En tehlikeli put, görünmeyendi. En tehlikeli put, aynaya bakıldığında görünendi. O gece Karim masasındaki en yeni ödül plaketine baktı. "Yılın Vizyoneri" yazıyordu. Plaket güzeldi. Ağırdı. Pahalıydı. Onu çekmeceye koydu. Sonra seccadeyi açtı. Ve ilk kez uzun zamandır, alkış olmadan, kamera olmadan, takipçi olmadan, yalnızca kendisi ve Rabbi arasında, secdeye kapandı. O secdede ağladı. Neden ağladığını tam olarak açıklayamazdı. Ama sanki yıllar boyunca taşıdığı bir yük, o anda omuzlarından kaydı. Sabah olduğunda şehir yine uyanmıştı. Karim ofise girdi. Sekreteri bekliyordu. "Bugün kalabalık bir program var." "Biliyorum." "Bay Han Seul tekrar aradı." "Tamam." "Ve... röportaj teklifi var. Büyük bir dergi. 'Türkiye'nin En Güçlü İş İnsanı' kapak haberi için." Karim bir an durdu. "Teşekkür edin. Ama hayır." Sekreteri şaşırdı. "Neden?" Karim gülümsedi. "Çünkü en güçlü olmak, benim işim değil." Ve o şehirde, kırk üçüncü katta, sönmez ışıkların arasında, tek bir insan fark etmişti: Gerçek özgürlük, hiçbir şeye tapınmamakla değil, yalnızca gerçek olana tapınmakla gelir. Putlar her çağda değişir. İnsan kalbi ise hep aynı soruyu sorar: Kime aidim? Cevabı bulanlar için, her şey yerli yerine oturur.