Insanin en temel arzusu, düsü ve umudu hep şu olmuştur; özgür ve onurlu bir yaşam, insanın kendisini rahat ve huzur içinde ifade edebileceği bir zaman ve mekân, eşit bir toplumsal, ekonomik ve kültürel ilişki. Bitmez tükenmez çelişkilerin, kavgaların, başkaldırıların ve direnişlerin nedeni de, neredeyse her zaman, bu arzu, düş ve umut olmuştur. Düş, gerçeğin bağrına ekilen tohum; arzu, huzursuz insanın ruhundaki coşku olmuştur hep.
Şu yukarıdaki paragrafınızı bir kez daha rasyonel olarak düşünmenizi tavsiye ederim Sn. Demirdelen. İlk tümceye söylenecek hiç bir sözüm yok ancak ikinci tümce insanlık tarihine baktığımızda gerçekçiliğini yitiriyor sanırım?
Ayrıca, Uygar dünya bu soru ve sorunları, geçen yüzyılın çok kanlı deneylerinden çıkardığı derslerle, önemli oranda aştı ve günümüzde de insani felaketleri bir daha, geçen yüzyılın boyutlarında yaşamamak için, hızlı bir reform ve yenilenme çabası içinde. Tespitinizde de büyük bir yanılgı içinde olduğunuzu düşünüyorum. Kendisine Uygar Dünya, Gelişmiş Ülkeler ya da G8 vb biçimlerde hitab ettiren bir kısım çıkar çevrelerinin bu imajları sadece kendi uygarlık kriterleri içinde, demokrasi kılıfı içinde dünyaya dayattıkları kanısındayım ben. Evet geçen yüzyıl haklısınız, hakeza Bosna Hersek'te gerçekleşen katliamlar bir yüzyıl öncesinde kaldı. Bulgar ve Yunanlar'ın Batı Trakya Türkleri'ne uyguladıkları baskı da geçen yüzyılda kaldı, aç Afrika'nın göbeği Rwanda'da Tutsiler'in katliamları da geçen yüzyıldaydı yanılmıyorsam. A pardon bir tek ABD'nin Irak'ta demokrasi ve Ortadoğu'ya barış getirme çabasıyla yok ettiği insanlık mirasları ve azıcık da, hani görev zaiyatı tadında, ufak tefek insan haklarına aykırı davranışları var. O da Uygar Dünyanın gözünden kaçmayacak elbette! Bütün Uygar Dünya özgür ve onurlu bir yaşam, insanın kendisini rahat ve huzur içinde ifade edebileceği bir zaman ve mekân, eşit bir toplumsal, ekonomik ve kültürel ilişki temel arzusuyla karşı çıkacak bütün bu olanlara. Şüphesiz!
O bahsini ettiğiniz tüm engelleme ve gecikmeler dediğiniz olaylar, Uygar Dünyanın sosyo-ekonomik çıkarlarını sağlama sürecinden başka bir şey değildir Sn. Demirdelen. ABD elbette Ortadoğu'ya barış ve demokrasi getirecek. Ancak şu petrol işini bir halledebilse! vs. vs. vs.
Bakın bazen olaylara bakarken öncelikleri belirlemek en değerli olgudur. İnsanlığın elbette gereksinimi olan demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi kavramları yaşatabilmesi için ilk önce karnının doyurulmuş olması gerekir. Dünyada her 24 saniyede bir, sizin özgür olmalılar, kendilerini özgürce ifade etmeliler vb. sözlerle haklarını savunduğunuz bir insan 'açlıktan' ölmektedir. Son yüzyıldır bu durumda hiçbir gelişme(iyi yönde) sağlayamamıştır Uygar Dünya. Fakat açlıktan ölen insanların en azından karınlarını doyurmasını sağlayamayan Özgür Dünya, bir arabanın içerisinde yolculuk etmekte olan dört uygar birey in, dördünün de birbirinden farklı bir radyo istasyonlarını dinlemesini ve bu sırada rahatça konuşabilmelerini sağlayacak teknolijiler gibi gelişmeleri sağlamak için yüz milyarlarca dolarlık ekonomik bir gücü ARGE çalışmalarına aktarmayı başardı.
Saygılar sunarım
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Kitap okumak dünyanın dört bir köşesinde problem kabul edilen, çok övülen ama bunun yanı sıra birçokları tarafından sevilmeyen bir iştir. Birçok kitabı alırız; ama başlayamayız bile.
Birçoklarını ise başlar yarım bırakırız, bazısında yarısına bile gelemeyiz daha birinci bölümünde hatta önsözünde bırakırız. Kalın kitaplar güç görünür bize.. “üf” deriz, “nasıl bitecek bu!” Kitabı bitirmeyi başarırsak, büyük bir zafer kazanmış gibi gurur damarlarımızda ilerler... Kitabın son bölümüne başlamak, son sayfalarına yaklaşmak büyük bir başarıdır birçokları için. Kitaplar ve kitapları okuyamamak birçokları için vicdan azabı olmuştur. Kitapları okuyamamamızın nedenini hep kendimizden biliriz... Tembelliğimize, konsantre olma gücümüzün düşüklüğüne, zamansızlığımıza bağlarız çoğu zaman. Böyle düşünüyorsanız, kitapları yarım bırakıyorsanız ve bunun nedenini kendinizden biliyorsanız üzülmeyin; bunun nedeni ender olarak okurdur.
İşi okumak olan, profesyonel bir okur olarak yıllardır okuyorum. Türkçe ya da İngilizce yazılmış binlerce kitap okudum. Bu deneyimle birlikte açıkçası ciltli her kitaba toplumun yücelttiği şekilde kutsal bir eser gibi bakmıyorum ve değiller de... Her üniforma giyen, polis ya da asker değilse, her ciltlenen ve kitap gibi görünen eser de kitap değildir. İyi bir plan, uzmanlık, gelecekte olacakları düşünmeden nasıl sadece tuğlaları bir araya getirerek kuralına uygun sağlam ve içinde oturacakları memnun edecek bir bina yapılamıyorsa, yazıları da plan ve yöntem olmadan bir araya getirince kitap olmuyor. Kitap özelliği olmayan sadece şekil olarak kitap olan bir eserin okunamamasının sorumluluğu okurda değil, yazardadır. Bazıları diyebilir ki, kitap yarım bırakılıyorsa sorumluluk yazarındır; ama kitaba hiç başlanmamışsa sorumluluk yazarla okurun ortak sorumluluğudur. Birçok insanı okumadan soğutan temel neden daha önce okuduklarından memnun kalmayışıdır. Bu da kişinin yeni bir esere el uzatmasına engel olur.
Yarım bırakılan kitapların bir kısmı anlaşıl/a/mayan kitaplardır; ya da okuru sıkan kitaplardır veya okurun ilgisini canlı tutamayan kitaplardır. İyi bir kitap okurun ilgisini canlı tutar; sonuna kadar götürür.
Bir kitap nasıl yazılır ve ne için yazılır? Her yazarın bu konuda ayrı bir fikri olabilir; ama bu sorunun basit bir cevabı olabilir. Bir kitap okunmak için ve okurunun yaşamına bir katkıda bulunmak için yazılır. Bir fikir, bir eylem değişikliği yaratmak, bir durum ya da duygu değişikliği yaratmak ve benzeri nedenlerle yazılır. Eğer kitap bu amaçlardan biri için yazılmamışsa ve amacına uygun bir etki yaratmıyorsa, kitap hiç yazılmamış sayılabilir. Çünkü okunmuyordur.
Türk yazarların kaleme aldığı birçok eserin hiç yazılmadığını iddia etsem yerinde olur. Batılı yazarlar için de durum çok farklı değil. Neredeyse ortada okunacak kitap yok. Okuduğum on kitaptan üçünde ya da ikisinde bir şeyler bulsam, bir paragraf ya da bir cümle mutlu oluyorum. Öyle ki, birçok kitabı okumaya başlarken kendi kitap okuma yöntemimi kullanmak üzere bir kağıt ve kalemi yanı başımda bulundurmama rağmen kitap bittiğinde kağıt ve kaleme hiç dokunmamış olabiliyorum; çünkü not almaya değer bir şey bulamıyorum. Diyebilirsiniz sen profesyonel okursun, birçok şeyi bildiğin / sezdiğin için beğenmiyorsun. Pek öyle değil, kitap okurken başkalarının ilgisini çekebilecek her türlü bilgiyi not almaya çalışıyorum. Çünkü alıntı yapıp anlattığımda ya da yazdığımda hedef kitlemin dikkatini çekmeli.
Yazarların, özellikle kitap yazarlarının aklından çıkmaması gereken birkaç soru olmalı: Okuruma nasıl katkıda bulunabilirim? Okurumun aklına mesajımın en etkili şekilde ulaşması için nasıl bir yöntem kullanmalıyım? Nasıl bir dil kullanırsam her yaştan ve her kesimden okurum beni daha iyi anlar? Dergiler, kitaplara nazaran daha mı çok okunuyor? Daha çok okunuyorsa, dergilerin editörlük anlayışını kitaba nasıl taşıyabilirim?
Eğer hayatınızdan bir hikaye ya da bir olayı paylaşmak istiyorsanız, okuyucu yokmuş gibi davranın. Çünkü onlar gerçekten de yoktular. “Orada olmalıydınız” demek bir fıkrayı asla komikleştirmez. Okuyucular sizin hikayeleriniz ve başınıza gelenleri bilmek isterler. Gerçekten de isterler. Bu yüzden onlara her detayı anlatın
Zamanınızı verdiğiniz, detaylar belirginleştirip bağlayarak basit bir olaylar listesi sunmak yerine gerçekten bir hikaye anlattığınız sürece herşeyden iyi bir konu çıkarılabilir. Okuyucular gerçekten ne kadar zavallı olduğunuzu görmek isterler mi?
Yazdıklarınızdan hem şiddet dolu, güldürücü veya acı veren bir anlam çıkarılabilir ya da üçü de anlaşılabilir
İnsanoğlunun en ebedi düşü özgürlüktür ve bu düşünü de tüm tarih boyunca hep en ebedi iletişim aracı olan dil ile ifade etmiştir. Edebiyat ise bu düşün, düşlere uygun bir dil ile, gerçeğin düşsel olarak ifade edilmesinden başka bir şey değil. İnsanın en temel arzusu, düşü ve umudu hep şu olmuştur; özgür ve onurlu bir yaşam, insanın kendisini rahat ve huzur içinde ifade edebileceği bir zaman ve mekân, eşit bir toplumsal, ekonomik ve kültürel ilişki. Bitmez tükenmez çelişkilerin, kavgaların, başkaldırıların ve direnişlerin nedeni de, neredeyse her zaman, bu arzu, düş ve umut olmuştur. Düş, gerçeğin bağrına ekilen tohum; arzu, huzursuz insanın ruhundaki coşku olmuştur hep.
Tüm insanlık tarihini uğraştıran bu sorular ve sorunlar, yeni bir Yüzyıla, yeni bir binyıla girdiğimiz günümüzde, ne yazık ki hâlâ tüm canlılığıyla bizim de sorularımız ve sorunlarımız durumunda. Uygar dünya bu soru ve sorunları, geçen yüzyılın çok kanlı deneylerinden çıkardığı derslerle, önemli oranda aştı ve günümüzde de insani felaketleri bir daha, geçen yüzyılın boyutlarında yaşamamak için, hızlı bir reform ve yenilenme çabası içinde. Ïkinci Dünya savaşından sonra kaleme alınan Ïnsan Hakları Beyannamesi ile başlayan ve Helsinki Antlaşması, ardından da Kopenhag Kriterleriyle devam eden süreci böylesi özgürlüklere doğru yelken açan bir yolculuk olarak değerlendirmek mümkün. Tüm engellere ve gecikmelere rağmen yolculuk devam ediyor ve insanoğlunun düşlerini zincirleyen engeller birer birer ortadan kaldırılıyor, deryanın öteki ucunda hep ulaşılmazmış gibi görünen hedeflere adım adım yaklaşılıyor. Demokrasi, refah toplumu, güvencesi sağlam bir gelecek, bireyin hak ve özgürlükleri, demokratik vatandaşlık hakkı, uygar ilişki, diyalog ve birlikte eşit yaşam, tolerans, dil-din-kültür özgürlüğü, yaratıcı, zenginleştirici katılım, bir ruh hali, bir yaşam biçimi olarak, uygar dünyanın ana konseptleri haline geliyor.
Dil felsefesi, sadece dilin varlık-yapısı ve bu varlık-yapısının başka varlık-alanıyla olan ilgisini, dilin hayatla ve sübjektif-sferle olan bağlarını araştırmaz; aynı zamanda dilin insan için taşıdığı anlamı da önemli bir problem olarak ele alır. O halde dil, insan ve onun dünyadaki yeri bakımından nasıl bir anlam taşır?
İnsan, ancak dil ile varlık-dünyasının içine dalıyor;onun derinliklerinde yürüyor; varlık dünyasını ışığa çıkarıyor; bu ışığa çıkarılan varlık-dünyasının determinasyon noktalarını elde ediyor; bu şekilde o, kendisinden yoksun olunması düşünülemeyen bilginin türlü sferlerini elde ediyor ; ve bu bilgiye dayanarak bu dünyadaki hayatını düzenliyor. İnsan dile dayanan bu bilgi ile hem olumlu, hem olumsuz araçlar meydana getiriyor. Bunlar, hem onun hayatını zenginleştiriyorlar; onun hayatına hizmet ediyorlar, hayatı için yararlı oluyorlar.Dili olmasaydı insan bu gibi başarılardan yoksun kalacaktı. Nitekim bir dile sahip olmayan hayvan, bütün insan başarılarından yoksun kalıyor.Bu yüzden hayvan, kendi tekliği, sübjektif-sferi içine kapanıp kalıyor;ve başka hayvanlarla ortak bir sfer oluşturamıyor.Ancak doğanın kendisine verdiği olanaklardan içgüdüsel olarak yararlanıyor.
Halbuki insan, dili ile 'insanlar arası' ortak bir sfer, bir bilgi-sferi oluşturuyor; bilgiyi 'insanlar arası' bir kurum haline getiriyor.Onun tarihte gösterdiği ilerleme ve gelişme, ancak bilgi denilen bu ortak kurum sayesinde gerçekleşiyor. Dil ile insan kosmosun en uzak olan cisimleriyle ilişki kurabiliyor, onun sonsuz boyutlarına dalıyor;onun güzelliğini ya da korkunçluğunu tadıyor; bu şekilde en uzak şeyler bile, dil ile insanın en yakını olabiliyor.
Fakat dil yalnız insanın kendisiyle, başka varlık-sferleri arasında bir bağ kurmak, onlarla hesaplaşmak, onlardan yararlanmak, onlardan zarar görmek, onlarla kendisi arasında birleştirici bağlar kurmakla kalmıyor;aynı zamanda insanla insan arasında iletişimsel bir bağ da sağlıyor.İnsan ,ancak dil ile başka insanlarla anlaşabiliyor ya da anlaşamadığını görüyor.Birbirini anlama veya anlamama da dilin özel bir başarısıdır.
Dil olmadan insan, sübjektif-sferine kapanıp kalacak ve dışarıya açılma olanağına sahip olmayacaktı.Dilin bu önemli işlevi, insanın başka bir insana 'içini dökmesi'nde kendini 'boşaltma'sını ve böylece yükünü hafifletmesini sağlar.Bugünkü biyo-psişik yapıda olan bu varlığın başka türlü hayatta kalmasına olanak kalmazdı.Bu, dilin varlık yapısındaki 'Bildirme' işleviyle gerçekleşiyor.İnsanın sübjektif-sferini, başkalarına 'bildirmesi' ve iç dünyasını sözlü ya da yazılı olarak saptaması, dilin en önemli başarılarından birisidir.Bu 'bildirme' ile insan kendi sferini aşıyor; kendi dünyasının başka insanların sübjektif dünyasına katılmasını sağlıyor.Bu, ona yardım ediyor; özellikle insanın üzüntü ve sıkıntılarının hafiflemesine yarıyor;bazı hallerde de çatışmaların anlaşmazlıkların doğmasına neden oluyor.
Dilin en önemli foksiyonlarından birisi de saptama işlevidir. Çünkü ancak dil, düşünülen ve görüleni saptayabiliyor;ve bunun kuşaktan kuşağa aktarılmasına hizmet ediyor.Böylece bir kuşağın başarılarından bir sonrakinin ya da çok sonraları gelen kuşakların yararlanması sağlanıyor. İnsan bilgisi ve 'deneyimi', dilin sözlü yazılı olarak saptama fonksiyonu olmadan kuşaktan kuşağa geçemeyecek ve insan da tarihsel bir varlık olmayacaktı; her kuşak, ancak kendi zamanı içine kapanıp kalan bir varlık şekline sahip olacaktı. Bundan başka insan düşünmesi ile öteki aktlarının ürünü olan bilgi ve sanat da hiç ilerlemeyecekti. Her kuşağın bilgisi ve sanatı kendisi ile birlikte gömülecekti. Ancak dilin saptama işlevi ile insanların buluşları yaratmaları birbirine katılıyor.
Dilin saptama işlevi olmasaydı, insanın varlık-yapısında çok önemli eksikliklerle karşılaşacaktık ; fakat dilin kendisi olmasaydı, insan, bilim, felsefe ve sanattan yoksun kalacaktı.Fakat dil, bu alanların bir aracı değil, onların temelidir.Çünkü düşünme ve görme, adlandırma ve bunun değişik şekilleri ancak dille ortaya çıkıyor.Dilsiz, düşünme ve görme, görüleni ve düşünüleni saklama olanağı olmayacaktır.Böyle bir durumla hayvanlar dünyasında karşılaşıyoruz Hatta dili olmasaydı, insanın biyo-psişik yapısının bile değişik olması gerekecekti.
İnançlar-sferi de ancak dil sayesinde ortak bir alan oluyor.Çünkü inanç alanında, dilin, konuşmanın insanlar üzerinde büyük bir etkisi vardır.Mistik bir sferden gücünü alarak 'kalp'ten gelen kelimeler, yine onların anlamlarını duyabilecek 'kalp'lere seslenirler; onlarda olası olan etkiyi yaparlar;ya da hiç etkilemezler.İnanma ve inandırılma gibi bütün fenomenler dilin ürünüdürler.
Dil ile meydana gelen konuşma da insan hayatında büyük bir rol oynar.Konuşma, iki ya da daha çok insanın bulunmasına bağlıdır.Fakat, düşünen insan da, kendi kendisiyle konuşur.Konuşmanın varolması, susmanın, konuşmamanın, insan için bir anlam taşımasını sağlıyor.Eğer dil ve konuşma olmasaydı, susma, konuşmak istememe hiçbir anlam taşımazdı.Çünkü susabilme, tıpkı konuşma gibi, insanın varlık yapısı ile, özüyle ilgili bir fenomendir.Max Scheler, susmayı bir 'öz' fenomeni olarak görür.Konuşmayan, dili olmayan hayvanın susmasından söz edilemez; onun susması, hiçbir anlam taşımaz.İmdi konuşma ile onun karşıtı olan susma, ancak dilin bulunduğu bir yerde bir anlam taşıyabilir.Bu nedenle, susma, ancak insan, yani konuşan bir varlık için bir anlam ve önem kazanıyor.
Dilin birbirine karşıt iki işlevi daha vardır: Dil, bir yandan insanın kendisini, iç hayatını, yaptıklarını, ettiklerini, niyetlerini olduğu gibi bildirmesini sağlar.Öte yandan insanın kendisini saklamasına, gizlemesine, yaptıklarını ettiklerini, niyetlerini başka şekilde göstermesine olanak sağlar.İnsanın burada ne dereceye kadar başarılı olacağı ya da olamayacağı, bilgi psikolojisini ve bilgi teorisini ilgilendirir.Bu iki durumdan birine yalancılık, ötekine de doğruluk diyebileceğimiz için de, başka bir bakımdan ethiği ilgilendirir.Dil felsefesi için bu fenomenleri göstermek yeterlidir.Fakat dilin bu iki işlevi hayatta önemli roller oynar.Bu sayede demagog, yalancı dilediği gibi konuşur, dilediği gibi olayları, fenomenleri değiştirerek, kendi niyetlerini maskelemeye çalışır; dürüst insan da olup bitenleri, niyetlerini olduğu gibi anlatır. Dürüstlük ve yalancılık gibi birbirine karşıt iki fenomen ortaya çıkar.
Bundan anlaşılıyor ki, dilin anlatımları hiçbir zaman onun taşıyıcısı olan insanın değer-duygusuna, değer determinasyonuna karşı ilgisiz kalamaz. Dilin objektif olduğu, koşulsuz objektif kaldığı yer, bilim alanıdır.Burada sübjektiflik er-geç iflas etmek zorundadır
İz'de Alternative adlı üyenin çok güzel bir şiiri var, sürekli girip okuyorum. Şiiri kalbinden yakalamış diye düşünüyorum hep. Fark edemeyenler olmuştur kanımca, buradan okunması daha genel olur diye de düşünüp, eklemeye karar verdim. Bazen şiir okumak güzeldir, bu üyenin adını bilmiyorum ama okursa kendisine teşekkürümü de iletmem gerekir. Gerçek bir şiir okuduğumda tuhaf bir minnet duyarım ben o insanların ruhlarına.
gerçekler nedir başlarsan öğrenmeye
anlamaya başlıyorsun
ve anlamsızlaşıyor
kurmaya çalıştığın
kafiye
Alternativ
Nazan arkadaş,
Sizin insan çağıran, anlamaya gayretli tavrınızı beğendim.
Yalnız, sizinle ilgili söylenen, dilinizdeki, ifadelerinizdeki problemdir, bu problemin üstüne eğilin,
Bu sizin iyiliğiniz içindir.
İçimizden bazı İNSAN TAKLİDİ ŞEYLER iyice çirkinleşmiştir.
Adını vermediğim bu insan birilerini DURMADAN MADARA ETMEYE çalışıyor hesapta. İyice kırıcı olmuştur. Onu bilirsiniz. Adını anmak gereksizdir.
Asıl madara olan kendisidir.
Böyle saçma sapan tavırlarla burada ne yapmaya çalışıyor anlamıyorum.
Nazan, böyle saçma tavırlarla hiç uğraşma.
Senin ne yazdığına, profiline bakacaktım, ama bulamadım, sistemle kayıtlı görünmüyorsunuz,
Burada nasıl davranmanız gerektiğini, yazılarınızı nasıl yazmanız gerektiğini, KİMİ GÜLÜNÇ, SEVGİSİZ VE VAHŞİ İNSANLAR BELİRLEYEMEZ.
O İNSAN TAKLİDİNE şunu diyorum: Önce insan olmasını öğren.
İnsan olmadıktan sonra edebiyat yapılamaz…
m. doğan, vallahi epey güldürdünüz beni. Ellerinize sağlık. SUSMAYIN LÜTFEN…………….
M. DOĞAN VE NAZAN’I ALKIŞLIYORUM.
Aslında bu notu izedebiyat forumuna yazsam daha mı doğru olurdu kestiremiyorum ancak sanırım fikir almak daha doğru olacak. Yazımızı yollarken bir tür seçmek gereksinimi doğuyor. Bunu seçmek yazdığınız bir deneme ise ya da ne bileyim, bir şiir ise belki daha kolay. Ancak bir roman yazmaya çabalıyorsanız bu türü doğrudan belirleyebilmek olası mı? Ya da şöyle sormalı bu soruyu belki de: Türünü belirleyemediğim bir roman yazmaya uğraşan biri olarak ben acaba en baştan çuvalladım mı?
Sayın Diren Yardımlı,
Açıklamalarınız için teşekkür ederim. Forum köşesinin haddinden fazla amaç dışı kullanıldığı konusunda sizinle aynı fikirdeyim... Yaklaşık bir buçuk aydır yazılarımı yolladığım halde ilk defa buraya bir ileti gönderdim... Yayınlanmayan yazılarım konusunda ana sayfadaki e-mailinize yazmış ve bir cevap alamamıştım. Geçmiş iletilere baktığımda bu konuda çok şikayet gördüğüm için buraya yazmayı düşündüm. Acemiliğime verin lütfen. Bana bu konuları iletebileceğim bir e-mail adresi bildirirseniz sizi oradan rahatsız ederim...
'Argo' konusuna gelince; dikkat edildiğinde benim yazımda argo kelimesi hiç bir yerde geçmiyor. Benim 'öz türkçe' olarak nitelendirdiğim bir kelimeyi sağolsun Avni Kantan Bey o şekilde yorumlamış... Pek önemli olmasa da açıklamayı düşündüm.
Saygılarımla
Erkan Çetin
Sayın Erkan Çetin,
Size ait onaylanmamış iki yazı görünmekte; Metal Fırtına ve Saat Kaç. Yazılar sırayla gözden geçirildiğinden henüz onaylanması için bir iki gün daha gerekebilir. Yine tekrarlıyorum, onaylanmamış bir yazı bu forumu okuyan tüm okur ve yazarları ilgilendirmediğinden lütfen bu tür kişisel sorular için bizimle e-posta yoluyla bağlantı kurun. Bu konudaki hassasiyetimize anlayış göstermenizi diliyorum; her gün yazılarla ilgili sayısız e-posta almaktayız, bunların hepsi bu forumlara taşınırsa, burası bir edebiyat forumu olmaktan çıkar. Hem ilgili yazıları takip eden editörlerimiz bu forumu takip etmiyor olabilirler.
Argolara gelince, işin doğrusu, böyle bir fikir aklınıza nerden geldi, anlamadım. Çok mu ahlakçı göründük gözünüze? Arka arkaya birilerine hakaret amaçlı küfür yağdıran biriyle, yazının özü ve içeriği gereği küfür kullanan bir yazar arasındaki ayrımı görebileceğimiz konusunda bize güvenin derim. Yerinde kullanılmış bir küfür edebiyatın ustalık ve yaratıcılık gerektiren bir parçasıdır; doğru kullanıldı mı etkisi olağanüstü olabilir. Kaldı ki bir yazı içerdiği aşırı dozda küfür ya da sertlik nedeniyle yayınlanmazsa bunu, en basit saygı ve görgü gereğince, yazarına bildiririz.
Saygılar,
M. Diren Yardımlı
İzEdebiyat
Sn. Özdeş profilinize bakmak için girmemiştim zaten :) Yazılarınızı okudum, yorum yapmamışsam yine bir düşündüğüm olmuştur. Genelde profilleri araştırmam, denk geldi de hatamı düzeltmiş oldum.
Saygılar.
Sayın Erkan Çetin’in belirttiği konuya katılıyorum. Yazılarımızı ancak güncelleme yoluyla yayınlayabiliyoruz. Sanırım teknik bir sorun yaşanmakta sitede. Ayrıca Erkan beyin belirttiği diğer husus da çok önemli. Yersiz ve boş bir kuruntu olmasını diliyorum. Yoksa bir edebiyat metninde argonun kullanılması, yada şunun kullanılıp bunun kullanılmaması sadece yazarı bağlayan bir husustur.
Saygılarımla
Dün gönderdiğim aşağıdaki yazım çok önemli ve hararetli yorumlar nedeniyle gözden kaçtı sanırım. Yineliyor ve editör arkadaşların yanıtlıyacağını umuyorum;
Özellikle editör arkadaşların okuması dileğiyle;
On gün kadar önce yolladığım "Narkoz-1" adlı yazım görünmeden kaybolduğu için silip ertesi gün yeniden yolladım. Devamında, birer gün aralıklarla "Narkoz-2" ve "Sayın Polemik" adlı yazılarımı gönderdim. İki gün önce de "Metal Fırtına" inceleme yazımla birlikte "Saat Kaç" adlı başka bir yazımı yolladım... Korkarım beş ayrı yazıdan oluşan toplamı on dört adet A4 ebatında kağıt işgalinde bulunan bu yazılarım ne yazık ki henüz yayınlanmadılar.
Yazılarımın hiç biri küfür, hakaret veya aşağılama içermediği gibi dizilişlerindeki noktalama, virgülleme ve dahi (!) ünlemlemelerin yerinde kullanılmasına azami gayret sarfedilmiştir. Cümle düşüklüklerine özellikle dikkat edilerek, düşen cümleler derhal kaldırılarak yerlerine düzgün oturtulmuştur...
Elbetteki "hassiktir!" gibi öz türkçe kelimeler, yalnızca yeri ve zamanı geldikçe az sıklıkla ve hassasiyetle kullanılmışlardır... 21 yıldır İngilterede bulunmam sebebiyle öz türkçemize olan hakimiyetimin azalmış olması, dolayısıyla da sürç-ü lisanlarımın olabileceğini kabul ediyorum. (Zaman zaman uyaran arkadaşlara buradan tekrar teşekkür ediyorum!) Ancak yazılarımın yayınlanmamayı gerektirecek sakıncaları olduğunu hiç sanmıyorum. Bu yüzden de hiç kalbimi bozmadan, sorunun sistemden kaynaklanan arızalar sonucu olduğunu düşünüyor ve yazılarımı güncelleştirerek yineliyorum... İlgilenileceğini umuyorum.
Ana vatana kucak dolusu sevgiler...
Sn. Nida Karaçizmeli,
Size katılmamak elde değil bu memlekette yaşayıp da. Ne denilebilir ki bu forum başlığı altında okuduklarıma? Yine de bu kadar karamsar olmak doğru mu? Ben bu karamsarlıkta çekingenim ne yalan söyleyeyim. Hani teşbihte hata olmaz derler ya: Sen yaznmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?
Sevgilerimle...
Sn. Antmen bu, o kadar önemli değil. Bir sitemim olacak müsadenizle: hazır profilime girip resmimi görmüşken yazdığım bir kaç satırı da okuyuverip bir yorumda bulunsaydınız beni çok mutlu ederdiniz doğrusu.
İyi günler dilerim....