"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Ünvan ile Liyakat Arasındaki Derin Uçurum: Kurumsal Yetkinlik mi, Hakikatin Garantisi mi?

Bu metin, modern toplumda akademik ünvanların gerçek anlamını sorguluyor. Ünvanların otomatik güven oluşturduğu, ancak bunun her zaman hakikati yansıtmadığı vurgulanıyor. Yazı, ünvanların bir yolculuğun başlangıcını işaretlediğini, varış noktasını değil; kurumsal bir sürecin tamamlandığını belgelediğini, hakikatin ele geçirildiğini değil. Bu ayrımı görmemenin toplumu düşünmeden itaat eden bir kalabalığa dönüştürdüğü uyarısında bulunuluyor.

yazı resim

Modern toplumlar, bireyleri sınıflandırmanın ve güvenilirliği ölçmenin pratik bir yolunu bulmak zorunda kaldığında, ünvana sarıldı. Doktor, profesör, uzman, akademisyen... Bu kelimeler telaffuz edildiğinde zihinlerde otomatik olarak bir güven kapısı açılır. Oysa bu kapının arkasında her zaman beklenen oda bulunmaz. Ünvan, bir yolculuğun başlangıcını işaretler; varış noktasını değil. Kurumsal bir sürecin tamamlandığını belgeler; hakikatin ele geçirildiğini değil. Bu ayrımı görmezden gelmek, bireyi entelektüel bir körlüğe sürükler ve toplumu, düşünmeden itaat eden bir kalabalığa dönüştürür.
Ünvanın Gerçekte Neyi Temsil Ettiği
Akademik bir ünvan, temelde şu üç şeyi belgeler: kişinin belirli bir eğitim sürecini tamamladığını, kurumun öngördüğü metodolojik çerçeveyi öğrendiğini ve bu çerçeve dahilinde araştırma üretme kapasitesi kazandığını. Bu üç unsur, başlı başına küçümsenmemesi gereken niteliklerdir. Bir profesörün araştırma yöntemlerini bilmesi, kaynakları taraması, veriyi analiz etmesi ve bilgiyi sistematik biçimde sunması gerçekten değerli bir beceri bütünüdür. Ancak sorun, ünvanın bu sınırların ötesinde anlamlar yüklenmesinde yatar. Toplumsal algı çoğu zaman "profesör" kelimesini "kesin bilen kişi" ile özdeşleştirip yanılmazlık atfeder. Bu yanılgı hem akademik çevreleri bürokrasiye mahkum eder hem de akademi dışındaki zekayı görünmez kılar.
Din Alanı: En Çıplak Tablo
Bu yanılgının en net biçimde gözlemlendiği alan, hiç şüphesiz dindir. İlahiyat alanında profesör unvanına sahip isimler arasında dahi köklü görüş ayrılıkları hatta zaman zaman birbirini dışlayan mutlak iddialar mevcuttur. Sünni ilahiyatçıların profesörleri ile Şii ilahiyatçıların profesörlerinin vardıkları sonuçlar yalnızca farklı değil, birbirini kimi zaman kafirlikle itham edecek ölçüde çelişkilidir. Bu tablo son derece önemli bir gerçeği gözler önüne serer: eğer ünvan hakikatin garantisi olsaydı, aynı ünvana sahip iki kişi aynı sonuca ulaşırdı. Oysa hayat bunun tam aksini göstermektedir. Aynı akademik seviyeye sahip kişiler farklı sonuçlara ulaşıyor. Hatta bu sonuçlar birbirini dışlıyor. O halde akademik ünvan hakikatin garantisi değildir. Demek ki ünvan, bireyi belli bir metodolojik donanımla silahlandırır; ama bu silahı hangi yöne doğrultacağını, hangi öncüllerle ilerleyeceğini ve hangi ideolojik iklimde düşüneceğini belirlemez. Sonuç, kişinin karakterine, kültürel mirasına, epistemolojik dürüstlüğüne ve merak derinliğine kalmıştır.
Ezber ile Anlama Arasındaki Derin Kırılma
Bilgiyi depolamak ile bilgiyi işlemek arasında köklü bir fark vardır. Bir öğrenci, bir alanla ilgili binlerce sayfa okuyabilir, kavramları ezberleyebilir, sınavlarda kusursuz sonuçlar alabilir ve nihayetinde akademik bir ünvan kazanabilir. Bununla birlikte o kişi, hiçbir zaman gerçek anlamda anlamamış olabilir. Ezber, beyni bir arşive dönüştürür. Anlama ise arşivi canlı bir işleme merkezine çevirir. Gerçek liyakat, ezberden değil sorgulamadan doğar. Bir konuyu öğrenmek ile o konuya dair yeni bir soru sormak arasındaki mesafe, ünvanla değil zihinsel cesaretle kat edilir. Akademik yankı odaları tam da bu noktada ortaya çıkar; insanlar kendi ünvanlarına, kendi çevrelerine, kendi metodolojik kalıplarına sığınır ve kendilerini yenilemeyi bırakır. Ünvan, zamanla bir koruma kalkanına dönüşür. Kalkan ise savunmayı getirir, keşfi değil.
Sistemin Dışından Gelen Işık
Tarih, kurumsal eğitim almaksızın ya da bu eğitimi yarıda bırakarak alanlarında devrim oluşturan isimlerin hikayeleriyle doludur. Thomas Edison, formal eğitim sisteminin dışında kalan bir mucitti; ama elektriği bir endüstriye dönüştürdü. Steve Jobs, üniversiteyi bıraktı; ancak insan ile teknoloji arasındaki ilişkiyi kökten dönüştürdü. Daha yerelde, Gaziantepli Menan Usta, bakır işlemeciliği yaparken akademisyenlerin itirazlarına rağmen sanayiye yeni bir soluk getirdi. Akademik camiadan dışlanan ya da önemsizleştirilen bu isimlerin ortak paydası şudur: onları ileri taşıyan şey unvan değil, merak, gözlem ve pratik zekânın birlikteliğiydi. Bu örnekler, ünvanın işe yaramaz olduğunu değil, ünvansız da işe yarayan bir zekanın varlığını ispat eder. Liyakatin kaynağı kuruma kayıtlı olmak değil, gerçekliğe dürüstçe yaklaşmaktır.
Fizik ve Felsefeden Bir Ders: Otoritenin Sınırları
Bilim tarihinin en aydınlatıcı örneklerinden biri Albert Einstein ile Niels Bohr arasındaki kuantum mekaniği tartışmasıdır. İkisi de çağlarının en büyük fizikçileriydi. İkisi de çığır açan çalışmalar ortaya koymuştu. Buna rağmen Bohr'un geliştirdiği kuantum yorumuna Einstein'ın "Tanrı zar atmaz" diyerek itiraz etmesi, bilim tarihinin en derin gerilimlerinden birini oluşturdu. İki büyük otorite, iki farklı gerçeklik yorumuydu karşı karşıya. Ünvan burada belirleyici olmadı; delil, argüman ve kavramsal tutarlılık belirleyici oldu ya da olmaya çalıştı. Michael Faraday formal eğitim almadan elektromanyetizmayı kurdu. Felsefede bu durumun adı otoriteye başvurma safsatasıdır. Bir iddianın doğruluğunu, onu söyleyen kişinin ünvanı ya da prestiji üzerine inşa etmek mantıksal bir hata kabul edilir. Doğru olan, her iddiayı sunduğu delile, iç tutarlılığına ve gerçekliğe uyumuna göre değerlendirmektir. Söyleyen kim olursa olsun.
Eleştirel Düşünce: Ünvana Rağmen Değil, Ünvanla Birlikte
Buraya kadar söylenenler, ünvanı tamamen değersiz ilan etmek için değil, ona atfedilen yanılmaz otorite maskesini düşürmek için söylendi. Bir profesörün metodolojik birikimi, araştırma kapasitesi ve sistematik düşünme alışkanlığı gerçekten değerlidir. Ancak bu değer, eleştirel bakışla birleştiğinde anlam kazanır. Ünvanı bir tabu gibi görmek yerine sunduğu bilgiyi eleştirel bir süzgeçten geçirmek, hem akademiye hem de hakikat arayışına yapılabilecek en büyük katkıdır. Sağlıklı bir toplumda ünvan, konuşmayı başlatan bir referans noktasıdır; konuşmayı kapatan bir yargı değil. Bir profesörün söylediği, "Bu böyledir çünkü ben profesörüm" gerekçesiyle değil, "Bu böyledir çünkü şu delil, şu mantık ve şu metodoloji bunu desteklemektedir" gerekçesiyle kabul edilmelidir.
Ünvan, kurumsal bir yetkinlik belgesidir. Değerlidir, ancak sınırlıdır. Bir kişinin belirli bir süreci tamamladığını, araştırma ürettiğini ve kurumsal olarak tanındığını gösterir. Ama mutlak doğruyu bildiğini, o alanın tamamını kavradığını ya da yanılmazlık taşıdığını asla garanti etmez. Hakikat arayışı, ünvanlara yaslanarak değil onları da sorgulayarak ilerler. Bilgiyi sadece depolayan değil onu işleyen, eleştiren ve yeni sorular soran zihinler, hangi ünvanı taşırlarsa taşısınlar ya da hiç taşımasalar da insanlığı gerçek anlamda ileriye taşır. Çünkü hakikatin ölçüsü hiçbir zaman kim söyledi sorusunda değil, ne kadar doğru ve neden doğru sorularında gizlidir.

KİTAP İZLERİ

Gözyaşı Konağı

Şebnem İşigüzel

Osmanlı Sürgününde Modern Bir Kadının Sesi Şebnem İşigüzel, Gözyaşı Konağı’nda, 19. yüzyıl Osmanlısının boğucu atmosferini, ataerkil bir ailenin baskısıyla Büyükada'ya sürgün edilen genç bir kadının
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön