"Yazmak, aslında var olmayan okurların iç sesidir; ve en büyük ironi, bu sesin sizi yazar yapmasıdır." — Umberto Eco"

Teknoloji ve İslam: Araçların Hükmü

yazı resim

İslam dininin en temel ilkelerinden biri, bir şeyin hükmünü belirlerken salt görünüşe ya da olası kötüye kullanıma değil, o şeyin bütüncül fayda-zarar dengesine bakmaktır. Günümüzde televizyon, akıllı telefon ve yapay zekâ gibi teknolojik araçlar etrafında yürütülen tartışmalar çoğu zaman bu ilkeyi göz ardı ederek araçları doğrudan zararlı ya da haram olarak nitelendirme hatasına düşmektedir. Oysa geleneksel fıkhın dahi özü, araçları değil amaçları ve yöntemleri yargılamaktır. İslam hukuku, bir eylemi ya da nesneyi değerlendirirken onu kendi doğasında taşıdığı öze ve kullanım amacına göre ele alır. Fıkıh usulünde "el-umûr bi-mekâsıdihâ" (işler amaçlarına göredir) ilkesi bu anlayışın temel taşıdır. Buna göre bir araç; bizzat kendisi haram olan bir şeyi doğrudan ve zorunlu olarak üretmiyorsa, o aracın haram olduğuna hükmetmek mümkün değildir. Kalem bu konuda en yalın örnektir. Bir kalem, ilim yazarken de iftira yazarken de aynı kalemdir. Kalemin kendisi ne kutsal ne de şeytanîdir; onu kutsal ya da şeytanî kılan onu tutan elin niyeti ve kaleme verilen yöndür. Aynı mantık; televizyon, internet, akıllı telefon ve yapay zekâ için de geçerlidir. Klasik İslam fıkhında bir şeyin helal ya da haram olduğuna karar verilirken başvurulan en güçlü kıstaslardan biri maslahat-mefsedet (fayda-zarar) dengesinin gözetilmesidir. Bir şeyin olası zararı faydayı geride bırakıyorsa kısıtlanabilir ancak fayda açıkça ağır basıyorsa o şeyin engellenmesi meşru değildir. Bir ilacın onlarca yan etkisi olabilir; ancak bu yan etkiler ilacı tedaviden daha tehlikeli kılmadığı sürece, o ilacı yasaklamak yanlıştır. Aksine onu doğru dozda ve doğru endikasyonla kullanmak hem tıbbî hem de ahlakî bir sorumluluktur. Teknoloji de bu çerçevede değerlendirilmelidir: Yan etkileri inkâr edilmeksizin, toplumsal faydası göz önünde bulundurularak. Şunu da özellikle belirtmek gerekir: Bazı araçlar, doğaları gereği doğrudan harama vesile olur. Kumar makineleri, büyü aletleri ve uyuşturucu maddelerin kullanım araçları bu kategoriye girer; zira bu araçların meşru ve belirleyici bir kullanım alanı yoktur ya da asıl işlevleri bizzat harama dönüktür. Televizyon, internet veya yapay zekâ ise bu kategoride değildir; çünkü bunların asıl ve baskın işlevi bilgi iletmek, iletişim kurmak, öğrenmek ve üretmektir. Kötüye kullanım ikincil ve arızî bir durumdur, araçların özünde bulunan bir zorunluluk değildir. Araf Suresi'nin 32. ayeti bu tartışmada son derece belirleyici bir yer tutmaktadır: "De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve temiz rızıkları kim haram etti? De ki: Onlar dünya hayatında iman edenlerindir ve kıyamet günü de yalnız onlarındır. İşte biz bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz." (A'raf, 7/32) Bu ayet, Allah'ın insanlık için yarattığı nimetlerin genel itibarıyla ibaha (serbestlik) ilkesine tabi olduğunu açıkça ilan etmektedir. Meşru bir delil olmaksızın bir nimeti, bir aracı, bir imkânı haram ilan etmek bu ayetle doğrudan çelişir. Zira ayet, imtihanı araçlarda değil, insanın tercihleri ve niyetlerinde arar. Televizyon, akıllı telefon ve yapay zekâ; insanlığın biriktirdiği bilgiye, sanata, sağlık bilgisine ve iletişim kapasitesine erişimi demokratikleştiren birer nimettir. Bu nimetleri salt kötüye kullanım ihtimali üzerinden haram saymak, ayetin ruhuna aykırıdır. Saffat Suresi'nin 96. ayeti şunu bildirir: "Ve Allah sizi ve yaptığınızı yaratmıştır." Bu ayet, teolojik açıdan son derece kapsamlı bir gerçeği dile getirir: İnsan üretirken, keşfederken, icat ederken yalnızca bir vesiledir. Gerçek yaratıcı Allah'tır. Transistörü keşfeden mühendis, yapay zekânın mimarisini kuran bilim insanı, fiber optik kabloyu icat eden fizikçi; bunların hepsi Allah'ın takdirinin ve iradesinin araçlarıdır. Bu bakış açısından teknoloji, tesadüfün ürünü değil; Allah'ın insana bahşettiği akıl, merak ve keşif kapasitesinin bir yansımasıdır. Dolayısıyla teknolojiyi reddetmek, bir anlamda Allah'ın insana verdiği kapasiteyi ve o kapasitenin ürünlerini reddetmek anlamına gelir. A'raf Suresi'nin 188. ayeti insanın sınırlılığını şöyle ortaya koyar: "De: Allah'ın dilediği dışında kendime fayda ve zarara sahip değilim." Tevbe Suresi'nin 51. ayeti ise şunu ekler: "De: Allah'ın bizim için yazdığı dışında bize ulaşmaz. Bizim Mevlamız O'dur. Ve inananlar Allah'a güvenip dayansın." Bu ayetler, insanın irade ve eylemlerinin ilahî iradeyle olan ilişkisini ortaya koyar. Yapay zekânın ortaya çıkması, internet bağlantısının tüm insanlığa yayılması, çeviri algoritmalarının gelişmesi; bunlar Allah'ın dilemesiyle gerçekleşmiştir. Bu araçların ortaya çıkışını reddetmek ya da onları kötülükle özdeşleştirmek, bu ayetlerin perspektifinden bakıldığında tutarsız bir tavırdır. İslam'da tebliğ, yani Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmak, bireysel ve toplumsal bir sorumluluktur. Kur'an, elçilerin her topluma kendi lisanlarıyla gönderildiğini açıkça bildirir. İbrahim Suresi 4. ayeti tebliğde dil engelinin kaldırılmasının, mesajın anlaşılabilir kılınmasının ne kadar temel bir prensip olduğunu göstermektedir. Bugün dünyada 7.000'den fazla dil ve binlerce lehçe konuşulmaktadır. Hiçbir insan bunların hepsini bilemez, hiçbir tercüman topluluğu bu dillerin hepsini eş zamanlı olarak karşılayamaz. Yapay zekânın dil işleme kapasitesi, tam da bu noktada tebliğ sorumluluğu ile teknolojinin buluştuğu bir alan açmaktadır. Günümüzde büyük dil modelleri; yüzlerce dili anlayabilmekte, çevirebilmekte ve o dillerde üretim yapabilmektedir. Bu, İslam tarihinde görülmemiş bir imkândır. Asya ormanlarında yaşayan bir kabilenin bireyi, Afrika'nın en ücra köyündeki bir genç, Güney Amerika'nın yerlilerine ait küçük bir topluluk; bugün yapay zekâ destekli bir sistem aracılığıyla İslam'ın mesajına kendi ana dilinde ulaşabilir. Üstelik yapay zekâ yalnızca çeviri yapmaz; karmaşık dini kavramları belirli bir eğitim seviyesine göre açıklayabilir, soruları yanıtlayabilir, Kur'an âyetlerine atıflar yapabilir. Bu kapasite, geleneksel tebliğ yöntemlerini ortadan kaldırmaz; tam aksine onları güçlendirir ve kapsamını genişletir. Televizyon ve dijital video içerikleri de tebliğ açısından benzersiz bir imkân sunar. İnsanlar metni okumak yerine görsel anlatıyla çok daha güçlü ve kalıcı biçimde etkilenirler. Nörobilim araştırmaları, görsel-işitsel içeriğin hafızada metne kıyasla çok daha uzun süre kaldığını ortaya koymaktadır. Bir film ya da belgesel, yüzlerce sayfalık bir kitabın aktaramadığı duygusal derinliği birkaç saatte verebilir. Bu durum hem Müslümanların imanını pekiştirebilir hem de henüz İslam'la tanışmamış milyonlarca insana bu dinin insanlık tarihiyle olan derin bağını hissettirerek tebliğe vesile olabilir. Bu potansiyeli görmezden gelmek, elindeki güçlü bir aleti yere bırakmak gibidir. Bir bıçak hem ekmek keser hem de insanı yaralar. Bir araba hem hastaneye götürür hem de kaza yapar. Bir ilaç hem tedavi eder hem de aşırı dozda öldürür. Bu gerçeklik, bıçağı, arabayı ya da ilacı yasaklamamızı gerektirmez; doğru kullanım kültürünü, eğitimini ve düzenlemesini zorunlu kılar. Aynı şekilde televizyon da yapay zekâ da ikili bir potansiyel taşır. Televizyonda müstehcen içerikler yayınlanabilir; aynı ekranda tıp eğitimi de verilebilir. Yapay zekâ dezenformasyon üretmek için kullanılabilir; aynı teknoloji kanser teşhisinde de kullanılabilir. Yapılması gereken, aracı reddetmek değil; aracı doğru yöne sevk edecek etik çerçeveyi, eğitimi ve sorumluluğu inşa etmektir. Tarih boyunca Müslümanlar, teknolojik ve entelektüel gelişmeleri reddetmek yerine kucaklamış ve onlara katkıda bulunmuşlardır. İslam medeniyetinin altın çağında; matematik, astronomi, tıp, kimya ve felsefe alanlarında yapılan çalışmalar yalnızca teorik bilgi değil, pratik araçlar da üretmiştir. Harezmi'nin cebiri, İbn Sina'nın tıp ansiklopedisi, El-Biruni'nin jeodezik ölçümleri; bunların hepsi çağın en ileri teknolojisini kullanma ve geliştirme arzusunun ürünüdür. Bugün Müslümanların yapay zekâ karşısında edilgen bir tavır alması ya da onu reddetmesi, bu köklü geleneğe aykırıdır. Aksine yapay zekânın geliştirilmesine, etik çerçevesinin oluşturulmasına ve İslami değerlerle uyumlu biçimde kullanılmasına katkıda bulunmak, hem dinî hem de medenî bir sorumluluktur. "Bu araç kötüye kullanılabilir, o hâlde tehlikelidir" argümanı, kendi içinde tutarsız bir akıl yürütmedir. Çünkü bu mantıkla hareket edildiğinde; eğitim haram olur (zira bilgi silah yapımında da kullanılabilir), para haram olur (zira rüşvette de kullanılır), dil haram olur (zira yalan söylemek için de kullanılır). Açıktır ki bu sonuçların hiçbiri kabul edilebilir değildir. Kötüye kullanım ihtimali, bir aracın yasaklanmasını değil; o aracın denetlenmesini, kullanıcısının eğitilmesini ve toplumsal sorumluluğun üstlenilmesini gerektirir. İslam hukuku da zaten bu perspektifi benimsemiştir: Haram olan araç değil, harama götüren niyettir, eylemdir ve yöntemdir. Burada ortaya konulan argümanlar bütünsel olarak değerlendirildiğinde şu sonuca ulaşılmaktadır: Televizyon, akıllı telefon ve yapay zekâ; Kur'an'ın temel ilkeleri çerçevesinde bizzat haram sayılamaz. Bu araçlar, Allah'ın insanlığa bahşettiği akıl ve keşif kapasitesinin bir ürünüdür; onları kullananların niyetine ve yöntemine göre hayır ya da şer vesilesi olurlar. Tebliğ, ilim, adalet ve insanlığa hizmet için kullanıldıklarında büyük bir sevap kapısı açarlar. Saffat 96. ayet bağlamında hatırlatmak gerekir: Bu araçları yaratan da nihayetinde Allah'tır; insan yalnızca vesiledir. Bugün Müslümanlara düşen sorumluluk, teknolojiyi reddetmek değil; onu doğru, dürüst ve insanî değerlere uygun biçimde kullanmaktır. Yapay zekânın İslam'ı dünyaya tanıtma, Kur'an'ı her dile çevirme, dini yanlış anlamaları düzeltme ve ilmin kapılarını geniş kitlelere açma potansiyeli; son derece somut ve acil bir fırsat olarak önümüzde durmaktadır. Bu fırsatı değerlendirmek; "emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker" (iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme) ilkesinin, bir gereğidir. Yanlış olan araç değildir. Yanlış olan yöndür, yoldur, yöntemdir. Kalemin mürekkebini kurutmak yerine doğru kelimeler yazmak; ekranı söndürmek yerine doğru içerikleri yayınlamak; yapay zekâyı engellemek yerine onu hakikat ve hayır için kullanmak, işte bu çağın Müslümanına düşen yükümlülüktür. Allah'ın kulları için yaratıp sunduğu ziynetleri tanımak, onlara şükretmek ve onları en güzel şekilde kullanmak; hem aklın hem de imanın gereğidir. "De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve temiz rızıkları kim haram etti?" (A'raf, 7/32)

Yorumlar

Başa Dön