"Bunu da mı ben düşünmek zorundayım? Tanrı'nın işi olmalıydı." - Douglas Adams"

İlahiyat Eğitimi ve Dini Anlayış: Kurumsal Eğitim mi, Bireysel Arayış mı?

Bu yazı, modern toplumda yaygın olan "Kur'an'ı anlamak için ilahiyat fakültesi diploması gerekir" inancını sorguluyor. Dini otoritenin kurumsal eğitimle özdeşleştirilmesinin sorunlarına değinerek ilahiyat fakültelerinin yapısal eksikliklerini ele alıyor. Yazı, bireysel dini arayışın değersizleştirilmesi karşısında eleştirel bir bakış sunarak mevcut eğitim sisteminin derinlemesine bilgi sağlamadaki yetersizliğini tartışıyor.

yazı resim

Modern toplumda dini bilginin kaynağı ve meşruiyeti konusunda yaygın bir inanç bulunmaktadır: Kur'an'ı doğru anlamak ve İslam'ı gerçek anlamıyla kavrayabilmek için mutlaka ilahiyat fakültesi diploması gerekir. Bu görüş, dini otoritenin kurumsal eğitimle özdeşleştirilmesine ve bireysel dini arayışın değersizleştirilmesine yol açmaktadır. Ancak bu yaygın kanaat, hem pedagojik gerçeklikler hem de tarihsel veriler ışığında sorgulanmayı hak etmektedir.
Kurumsal Eğitimin Yapısal Sorunları
İlahiyat fakülteleri dört yıllık (sekiz yarıyıllık) bir programa sahiptir. Bu süreçte öğrenciler tefsir, hadis, fıkıh, kelam, İslam tarihi, Arap dili ve edebiyatı gibi çeşitli derslerle tanışırlar. Ancak bu müfredat, eğitim sisteminin yapısı nedeniyle beklenen derinliği sağlayamamaktadır. Her dönem farklı derslerle yüklenen öğrenci, bir dersin içeriğini tam olarak sindiremeden bir sonraki döneme geçmektedir. 70-80 arası notlar, iyi kabul edilse de, bu notlar gerçek bir kavrayışı değil, yüzeysel bir tanışıklığı yansıtmaktadır. Birinci dönemde görülen dersler, ikinci dönemde büyük ölçüde unutulurken, üçüncü dönemde bu bilgilerin temeli üzerine inşa edilmesi gereken ileri seviye metinler okunmaya çalışılmaktadır. Bu kısır döngü, her yarıyıl yeniden üretilmektedir. Mezun olunduğu zamansa tüm sınıfların dersleri büyük oranda unutulmaktadır. Sonuçta mezun olan bir ilahiyat fakültesi öğrencisi, dört yıl boyunca gördüğü derslerin önemli bir kısmını hatırlamamakta, teorik olarak öğrendiği bilgileri pratiğe dökememekte ve en önemlisi, eleştirel düşünme becerisi kazanamamaktadır.
Ezber ve Taklit Merkezli Eğitim Anlayışı
Mevcut ilahiyat eğitiminin en temel sorunu, bilgiyi aktarma yöntemine dayanmaktadır. Ezber ve tekrar merkezli bir pedagoji, öğrenciyi pasif bir alıcı konumuna indirgemektedir. Bilgi sorgulanmaz, eleştirilmez, içselleştirilmez; sadece tekrar edilir. Bu yaklaşım, öğrenciyi düşünen bir birey yerine, var olan bilgiyi aktaran bir taşıyıcı haline getirmektedir. Kur'an ayetleri, hadis metinleri, fıkhi hükümler bağlamlarından koparılarak ezberletilmekte; ancak bu bilgilerin hangi tarihsel ve sosyal koşullarda ortaya çıktığı, hangi sorunlara çözüm aradığı, hangi ilkeleri temsil ettiği üzerinde yeterince durulmamaktadır. Oysa İslam'ın ilk dönemlerinde bilgi edinme süreci bundan çok farklıydı. Sahabe, Kur'an'ı ayetlerin indiği bağlamda, yaşanan olaylar içinde öğreniyor ve hayata uyguluyordu. Bilgi, hayattan kopuk teorik bir süreç değil, yaşanan bir deneyimdi.
Mezhep Merkezli Din Anlayışının Pekiştirilmesi
İlahiyat fakültelerinde öğretilen içerik, doğrudan Kur'an merkezli bir yaklaşımdan ziyade, tarihsel süreç içinde oluşmuş mezhepsel yorumları temel almaktadır. Öğrenciler, İslam'ı Kur'an'dan öğrenmek yerine, Hanefi, Şafii, Maliki veya Hanbeli mezheplerinin görüşlerini öğrenmektedir. Daha da önemlisi, bu görüşler bile mezhep imamlarının doğrudan kendi ifadeleri olmaktan çok, sonraki dönemlerde, takipçileri tarafından sistemleştirilmiş, genişletilmiş, bazen de değiştirilmiş yorumlardır. İmam Ebu Hanife'nin zamanında belirli ilkeler çerçevesinde verdiği bir hüküm, yüzyıllar sonra farklı coğrafyalarda farklı şekillerde yorumlanmış ve katılaşmıştır. Bu durum, öğrencinin Kur'an'la doğrudan ilişki kurmasını engellemekte, onu belirli bir mezhepsel çerçevenin içine hapsetmektedir. "Kur'an ne diyor?" sorusu yerine "bizim mezhep ne diyor?" sorusu öncelik kazanmaktadır.
Mezhepler Arası Farklılıklar ve Görecelik
İlahiyat eğitiminin mutlak bir dini hakikati temsil etmediğinin en açık kanıtı, Sünni ve Şii ilahiyat fakültelerinin müfredatları arasındaki derin farklılıklardır. Aynı Kur'an'ı referans alan iki farklı gelenek, tamamen farklı tarih anlayışları, hadis külliyatları, fıkhi hükümler ve kelami görüşler öğretmektedir. Sünni bir fakültede "sahih" kabul edilen hadisler, Şii geleneğinde reddedilmekte; Şii geleneğinde merkezi önem taşıyan imamet doktrini, Sünni eğitimde marjinal bir konu olarak ele alınmaktadır. Ehl-i Beyt'in rolü, sahabenin konumu, tarihin yorumlanması gibi temel meselelerde radikal farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar bize şunu göstermektedir: İlahiyat eğitimi, evrensel bir "İslam bilgisi" sunmamakta; belli bir geleneğin, belli bir coğrafyanın, belli bir tarihsel sürecin ürünü olan bir yorumlar bütünü aktarmaktadır. Ve her gelenek, kendi yorumunu mutlak hakikat olarak sunmaktadır.
Bireysel Arayışın Gücü
Buna karşılık, ilahiyat diploması olmayan ancak disiplinli, samimi ve bilinçli bir şekilde Kur'an'a yönelen bir kişinin geliştirebileceği anlayış, ezberci sistemden geçmiş bir mezunun anlayışından çok daha derin ve özgün olabilmektedir. Tarih boyunca İslam düşüncesine önemli katkılar yaptığı iddia edilen pek çok düşünür, kurumsal din eğitimi almamış veya bu eğitimin sınırlarını aşmış bireylerdir. Kendi dönemlerinin yerleşik anlayışlarını sorgulayan, Kur'an'ı yeniden okumaya çalışan, geleneği eleştirel bir gözle değerlendiren bireyler, genellikle resmi kurumların dışından gelmiştir. Bireysel arayış, kişiyi sorumlu bir özne konumuna getirmektedir. Kurumsal eğitim "bunu ezberle, şunu kabul et" derken, bireysel arayış "bunu neden kabul etmeliyim, bunun dayanağı nedir, bu benim için ne anlam ifade ediyor?" sorularını sormayı mümkün kılmaktadır.
Hadis ve Tefsir Geleneğinin Tahrifatı
Tarihsel süreçte, mezhepsel taklitçiliğin ve eleştirel düşüncenin zayıflamasının doğal sonucu olarak, hadisler kabul edilip Kur'an'ın yeterliliği düşüncesi terk edilmiş, tefsir geleneği siyasi ve mezhepsel çıkarlar doğrultusunda şekillenmiştir. Bugün "sahih" olarak kabul edilen pek çok rivayetin, aslında sonraki dönemlerde siyasi meşruiyet sağlamak, belirli uygulamaları desteklemek veya toplumsal kontrol mekanizmaları oluşturmak için üretildiğine dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Bu durum, hadis ve tefsir gibi kaynakların eleştirel bir gözle değerlendirilmesi gerektiğini, bunların kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Ancak kurumsal eğitim, genellikle bu kaynakları sorgulamadan kabul etmeyi öğretmekte, eleştirel yaklaşımı "dinden sapma" olarak değerlendirmektedir.
Hakiki Bilgi ve Samimi Arayış
Sonuç olarak, Kur'an'ı anlamak ve İslam'ı kavramak için asıl gerekli olan şey, kurumsal bir diploma değil; samimi bir arayış, sürekli okuma, düşünme, sorgulama ve Kur'an merkezli bir yaklaşımdır. İlahiyat eğitimi, doğru kurgulandığında ve eleştirel düşünceyi teşvik ettiğinde değerli bir araç olabilir. Ancak mevcut haliyle, ezber ve taklide dayalı yapısıyla, öğrenciyi hakikate yaklaştırmak yerine geleneksel kalıpların içine hapsetmektedir. Dini anlayış, bir diploma meselesi değil, bir bilinç meselesidir. Kur'an, herkesin doğrudan ulaşabileceği, üzerinde düşünebileceği, kendi hayatında anlam arayabileceği bir metindir. Onu anlamak için aracılara, kurumlara, diplomalara değil; dürüst bir niyete, açık bir zihne ve samimi bir çabaya ihtiyaç vardır. Belki de İslam'ın en temel mesajlarından biri budur: Her bireyin doğrudan Yaratıcı'yla ilişki kurma hakkı ve sorumluluğu. Bu ilişki, hiçbir kurumun, hiçbir diplomanın, hiçbir otoritenin tekelinde değildir.

KİTAP İZLERİ

Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk

Hatıraların Varlığa Dönüştüğü Yer: Masumiyet Müzesi "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum." Orhan Pamuk'un 2006'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasının ardından yayımladığı ilk büyük romanı olan Masumiyet
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön