"Yazarın hayatı, kelimelerin kölesi olmaktır; en azından, bir sonraki cümleyi bulana dek." – Ursula K. Le Guin"

?

???

July 2026 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

?
Yazma Süreci
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Sue, Yazarken geçirdiğin bu buhran aslında doğum sancısı gibi görülebilir. Ama yazdığın yazının seni bu kadar hırpalamasına izin vermemelisin bence. Bütün kontrolünü kaybetmiş bir süreç içinde yazıyor gibisin sanırım. Belki psikolojik olarak biraz derine inip, küçük bir araştırma yaparsan, bu süreci daha az yara alarak geçirebilirsin. Demek istediğim sadece kendin için yazmayı dene. Biri okuduğunda "şuna bak neler yazmış, saçmalamış" der diye düşünerek yazarsan kendini kapana kıstırmış olursun. Sadece bırak kendini, ve dilediğin gibi yaz, rahatla. Kimseye okutmak zorunda değilsin yazdıklarının matah şeyler olmadığını düşünüyorsan. Bence brain-storming ( beyinfırtınası) yapman oldukça yararlı bir şey. Yazdıklarından utanmamalısın çünkü onlar senden bir parça, bir parça gizlediğin yanın... Karakterlerinin yerine kendini koyup onlar gibi hissetmen, düşünmen oldukça güzel bir yöntem. Gerçekçi olması için gerekli, bende senin gibi yapıyorum. Ama bu senin anlattığın dizilerde oynayan oyunculara benziyor, yani dizide kötü adamı oynayan biri, çekim bittikten sonra etrafındakilere kötü bir adammış gibi davranırsa sence iyi bir aktör olabilir mi? Demek istediğim karakterinin seni ele geçirmesine izin vermemelisin, çünkü sonuç olarak onu yaratanda sensin, öldürende.. Ve saçmaladığını düşünmüyorum... :) Yazdığın için bu normal bence :)
?
Esin Perisi
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Suphi, Düşüncelerinize katılıyorum. Herşeyi de esin perilerinin insafına bırakıp gitmek olmaz. Sonra sizin de dediğiniz gibi gaz verip giderlerse biz ne yaparız? :) Esin perilerinin yardımı olmadan da olmaz ama... mesela hayal ettiklerimizi aktarma sürecindeki düşünüşü süreçlere ayırırsak; ilk süreç irrasyonel ve bilinçdışıdır, ikinci ise günlük yaşamdaki mantığa oturtulmuş rasyonel düşünme sürecimizdir, üçüncü ise bu iki sürecin büyüsel birleşimidir ( majik sentez), yaratım sürecidir. İşte bizim esin perilerimizin devreye girmesi gereken yer; üçüncü süreç kanımca. Bu durumda biraz benim, biraz sizin dediğinize varıp ortak bir yolda birleşiyor düşüncelerimiz sanırım, o da şudur ki; düşünceleri aktarım sırasında belli bir mantık çerçevesinde sınırlandırmak zorunda olsakda, yapıt içerik olarak içgüdüsel, bilinçdışı ve farklı kaynaklardan yararlanılması (esin perilerimiz olabilir) gereken bir yaratıcılık süreci barındırmalıdır. Bilemiyorum sizce de konuştuklarımızı bu şekilde konsantre edip bir paragrafta özetlemek doğru oldu mu? Güliz.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Meleklerin duası, Sabahları kapısının önünden her geçtiğimde onu dua ederken görmek beni ne kadar mutlu ederdi. Posterlerde ki gibi; yatağının başucuna oturmuş, ellerini açıp yakaran bir melek. Hayatının her anını dolu, dolu yaşamayı başaran, sevgi dolu yüreği ile her duyduğunun yardımına koşan iyilik meleğim benim. Gün geldi, zamanı geldi bundan tam iki yıl önce bir bahar gününde Ayça’m gerçek bir melek olmak istedi. Sevdi güzel Allah’ımda onu kırmadı. Ayça’m şimdi gökyüzünün parlayan en güzel yıldızı. O her gece büyülü ışıkları ile odasının penceresinden içeriye girip anacığının ve benim yüreklerimizi ısıtıyor. Bize anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor… Ayça’m gittikten sonra başucundaki hatıra defterinin arasında; bir kağıda el yazısı ile özenle yazılmış bir dua buldum. Sabahları onu izlerken mest olduğum duasıydı bulduğum. O kadar güzel bir dua ki, sevgili İzedebiyat ailesi ile de paylaşmak istedim. Sevgili gençler, sabahları sizde Ayça’m gibi bu kısacık duayı okuyup güne hayırlarla başlayın ne olur. Göreceksiniz kalbiniz sevgi ve hoşgörü ile dolacak, pozitif enerji yüklendiğinizi hissedeceksiniz. Aslında yaşamın ne kadar basit olduğunu, zorlukları tamamen kendimizin yarattığını keşfedip, kendinizi terapi edeceksiniz. Belki de yeniden, farklı boyutlarda yaşamaya başlayacaksınız. Olur ya bir melekten size küçük bir armağan olur. Sağlıcakla kalın, mutlu kalın. İsmail Semih Köker Ayça’ mın duası: Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ım, lütfet ki gittiğimiz her yere barış götürelim. Bölücü değil, bağdaştırıcı olalım. Nefret olan yere sevgi, yaralanma olan yere affedicilik, kuşku olan yere inanç, umutsuzluk olan yere umut, karanlık olan yere aydınlık ve üzüntü olan yere sevinç dağıtıcı olmayı, bize lütfet ya rabbim. Kusurları görenlerden değil kusurları örtenlerden, teselli arayanlardan değil teselli edenlerden, anlayış bekleyenlerden değil anlayış gösterenlerden, yalnız sevilmeyi isteyenlerden değil, sevenlerden olmamıza yardım et. Yağmur gibi hiç bir şey ayırt etmeyip; aktığı yere canlılık bahşedenlerden, güneş gibi hiçbir şey ayırt etmeyip; ışığıyla tüm varlıkları aydınlatanlardan, toprak gibi her şey üzerine bastığı halde; hiçbir varlığını esirgemeden nimetelerini herkese verenlerden ve gece gibi; ayıp ve kusurları sarıp örtenlerden olmayı bize lütfet. Alan değil veren ellerin, affedici olduğu için affedilenlerin, hak ile doğan, hak ile yaşayan ve hak ile ölenlerin ve sonsuz yaşamda yeniden doğanların safına katılmayı bize nasip eyle. Amin
?
Devran-i Şairane
Yaratıcı Yazarlık
Sabahları kapısının önünden her geçtiğimde onu dua ederken görmek beni ne kadar mutlu ederdi. Posterlerde ki gibi; yatağının başucuna oturmuş, ellerini açıp yakaran bir melek. Hayatının her anını dolu, dolu yaşamayı başaran, sevgi dolu yüreği ile her duyduğunun yardımına koşan iyilik meleğim benim. Gün geldi, zamanı geldi bundan tam iki yıl önce bir bahar gününde Ayça’m gerçek bir melek olmak istedi. Sevdi güzel Allah’ımda onu kırmadı. Ayça’m şimdi gökyüzünün parlayan en güzel yıldızı. O her gece büyülü ışıkları ile odasının penceresinden içeriye girip anacığının ve benim yüreklerimizi ısıtıyor. Bize anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor… Ayça’m gittikten sonra başucundaki hatıra defterinin arasında; bir kağıda el yazısı ile özenle yazılmış bir dua buldum. Sabahları izlerken mest olduğum duasıydı bulduğum. O kadar güzel bir dua ki, sevgili İzedebiyat ailesi ile de paylaşmak istedim. Sevgili gençler, sabahları sizde Ayça’m gibi bu kısacık duayı okuyup güne hayırlarla başlayın ne olur. Göreceksiniz kalbiniz sevgi ve hoşgörü ile dolacak, pozitif enerji yüklendiğinizi hissedeceksiniz. Aslında yaşamın ne kadar basit olduğunu, zorlukları tamamen kendimizin yarattığını keşfedip, kendinizi terapi edeceksiniz. Belki de yeniden, farklı boyutlarda yaşamaya başlayacaksınız. Olur ya bir melekten size küçük bir armağan olur. Sağlıcakla kalın, mutlu kalın. İsmail Semih Köker Ayça’ mın duası: Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ım, lütfet ki gittiğimiz her yere barış götürelim. Bölücü değil, bağdaştırıcı olalım. Nefret olan yere sevgi, yaralanma olan yere affedicilik, kuşku olan yere inanç, umutsuzluk olan yere umut, karanlık olan yere aydınlık ve üzüntü olan yere sevinç dağıtıcı olmayı, bize lütfet ya rabbim. Kusurları görenlerden değil kusurları örtenlerden, teselli arayanlardan değil teselli edenlerden, anlayış bekleyenlerden değil anlayış gösterenlerden, yalnız sevilmeyi isteyenlerden değil, sevenlerden olmamıza yardım et. Yağmur gibi hiç bir şey ayırt etmeyip; aktığı yere canlılık bahşedenlerden, güneş gibi hiçbir şey ayırt etmeyip; ışığıyla tüm varlıkları aydınlatanlardan, toprak gibi her şey üzerine bastığı halde; hiçbir varlığını esirgemeden nimetelerini herkese verenlerden ve gece gibi; ayıp ve kusurları sarıp örtenlerden olmayı bize lütfet. Alan değil veren ellerin, affedici olduğu için affedilenlerin, hak ile doğan, hak ile yaşayan ve hak ile ölenlerin ve sonsuz yaşamda yeniden doğanların safına katılmayı bize nasip eyle. Amin
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Suphi, Yazdığın uzun yazıyı okurken aklımdan binlerce şey geçti söylemek için, ama şimdi açıkçası hepsi karman-çorman oldu :) Toparlamak gerekirse; 19.yy'da başlayan araştırmalara göre yaratıcılık; ruhsal hastalık, deha, nevroz ve delilik olarak görünüyordu. Bunu ilk önce aileden geçen kalıtımsal bir şey olarak görüp araştırdılar. 20 yy'da ise, aynı konuda yaratıcıların birinci dereceden akrabaları inceleniyor ve bir yargıya varılmaya çalışılıyordu. Ama daha sonra araştırmaların güvenirliği sorgulanmaya başlandı. Çağdaş yazarların etkileyici orandaki intiharları, bu araştırmaları yapmalarına sebep olmuştu. Nedense gerçekten çok zor bir hayat geçiren, nevrotik bir çok yazarın sonu intihar olmasına rağmen yazdıkları şeyler insanı büyüler. İçlerindeki dünyanın göstergesidir neredeyse yazdıkları. Tabi ki herkes yazar, herkesin içinde bulunduğu yada ziyaret ettiği yer aynıdır. Kişiselleştirmeden kastım yöntem adınaydı. Herkes günlük tutmuştur. Edebiyata bir giriştir günlüklerde. Önemli olan o günlüklere yazarken kimsenin okumayacağından emin olup, gerçekten düşündüklerinizi, fantezilerinizi, sırlarınızı dile getirmektir. Bir insanın cinsel fantezilerini anlatması başkasının midesini bulandırabilir, sinir edebilir. Ama oysa biz bu fantezilerin bir çoğunu edebi yapıtlarda okuyoruz. Okuyucuların midesinin bulandığını sanmıyorum. Çünkü biri size sırlarını anlatırken, onun gözüne bakarsınız dinlersiniz ve rahat edemezsiniz. Ama bunları okurken siz yalnızsınızdır ve rahatsınızdır. Aynı şekilde yazarken de yalnız olduğunu ve kimsenin okumayacağını bilmek yaratıcılığa güç verir. Utanmanın ne derece doğru olduğunu bilemiyorum. Yazdıklarınız isimsiz yayınlansa, ve birgün gerçekten çok tutsa, herkes kimin yazdığını merak etse o zaman bunları ben yazdım dermiydiniz? Sadece merak ettim, yazdıklarınızın okunmasına cesaret etmeniz için nasıl bir şeyin gerekli olduğunu. Merakımı bağışlayın. Her neyse ben toparlamaya çalışmalıyım biraz, anlatmak istediğimi sizin gibi sistematik bir şekilde sıralama yeteneğim yok sanırım benim. Apar topar ordan oraya sıçrıyorum. Freud bir yazısında şöyle demiş: "Yaratıcı yazarlar değerli müttefiklerdir ve onların sundukları kanıtlar büyük övgüye layıktır; çünkü onlar yerle gök arasında, bizim felsefemizin henüz düşünü bile kurmamıza olanak vermediği bir sürü bilgiye sahiptirler. Onların zihin konusundaki bilgileri, bizim gibi sıradan insanlarınkinden çok daha ileridedir, çünkü onlar bizim henüz bilim alanına sunmadığımız kaynaklardan yararlanmaktadır." Freud'un bu sözlerinde sizin bahsettiğiniz dolabı bulmak beni şaşırttı. Dediğiniz gibi yaratma sürecinde gidilen ülke aynı. Dış dünyadan uzak ve kaynak olan bir yer. Ama bununla birlikte ben yaratıcılığın değişik ve karmaşık bir olgu olduğu görüşündeyim. Kimsenin bu relatif yaratma süreci kolay kolay açıklayabileceğine inanmıyorum. Yazanlar kendi düşüncelerinden ve aynı zamanda bilmedikleri bilinçdışı depolanmış fantezilerinden, hislerinden, anılarından yararlanmaktadır. Bu saklanmış duyguların kağıda dökülmesi kimine göre sancılı bir süreçte gerçekleşirken, kimine göre de planlı ve rahat bir süreçte yazılmaktadır bence. Freud yaratıcılığı bilinçdışı uyarılmalar ve çatışmaların yüceltilmesi (sublimasyon) olarak görmüş. Kendimi kaybedip saçmalamaya mı başladım yoksa? Demek istediğim, yazmanın belli kuralları var. Neyin yok ki? Dizginleyemediğimiz hayallerimizi dil ve biçim olarak sınırlandırmak zorunlu olduğumuz bir süreç. Ve sanırım uzun bir şiir yazıp bu roman derseniz size hayır o destan diyebilirler. Ama eğer retorik bilginiz varsa ve önce kendiniz inanırsanız, neden olmasın, bunu kabul edebilecek insanlarda olabilir bence. :) İnsan bir öyküde gerektirdiği gibi Amazondaki küçük bir kızın gözünden bile baksa bence yine kendisidir. Empati gibi birşey. Bir duruma bakış açımı sizin bakış açınızla birleştiririm ama yine de o salt bana aittir. Kendimi karakterimin yerine koyarım, yağmur altında sırılsıklam olmuş, geceleyin hiç bilmediği bir yerde kaybolmuş biri ne hisseder? ne yapar? -- Ben olsam ne yapardım? Bunları birleştirip karaktere verdiğinizde gerçekçi ve aynı zamanda kişisel bir hareket yakalamış olursunuz. Şizofren değiliz aslında, şizofrenler kendi özgün görülerini sanat yapıtına çeviremezler ( güçlü ego eksikliğinden dolayı) bence, çevirselerdi şizofren olmazlardı. Ama bunca karakteri empati yaparak yaratıp, onları içimizden çıkarmak ve yaşatmak insana gerçekten şizofren miyim acaba sorusunu düşündürüyor. Ben; yazmak nasıl olur? Ne gerektirir? Tam olarak süreci nasıldır? nedir hissedilen bu yoğunluk ve herkesle eşdeğer midir? Bilemiyorum... Sanırım sizden esinlenerek biraz uzun yazdım, umarım sıkmamışımdır.. Güliz
?
Yazma Süreci
Yaratıcı Yazarlık
[[B]]tüm izedebiyat ailesinin ramazan bayramını tebrik eder hayırlara vesile olmasını dilerim. iyi bayramlar :) Gönül Sevinç[[/B]]
?
Yazma Süreci
Yaratıcı Yazarlık
Değerli Sue, sizin yazdıklarınıza yönelik (bir ksımı ile) Güliz'e 2.11.de "kurgu sanatı" oturumunda ilettiğim yazıda birkaç değinme var; aslında kendi başına uzun ve derin bir tartışma ihtiyacı duyuyorum sizin yazdıklarınızla ilgili, fakat, çok şaşkın ve ikilemli haldeyim...zamana bırakmak isterim... şimdilik hoşça kalın. suyel
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Değerli Güliz, Gitgide tuhaf bir ikileme düşüyorum bu –benim için yeni- iletişimsel tartışma boyutunda ilerlerken. Bunu her şeyden önce belirtmem gereken noktaya geldik galiba. Sevgili Sue’nin da (1.11 tarihinde) yazma etkinliğinin kendisindeki süreçlerden bahsederken ortaya koyduğu ve beni son derece hırpalayan ve sarsan içtenliği karşısında neyse, biraz daha yalıtılmış olanı sizin yazdıklarınız karşısında hissediyorum, -asıl söylemek istediğim şeye gelmeden önce, nedir bu tuhaflık açıklamaya çalışmalıyım, hem de hiç dolaylandırmadan: yazma eyleminin mutlak tekilliği ve her bir kişide kendine özgülüğü, öyle bir ayrıcalıklı gerçekliğe sahip görünüyor ki, insan (örneğin ben), bunu neye yoracağını, nasıl bir tepki vereceğini bilemez hale düşüyor; bu “çaresizlik” tıpkı (lütfen benzetmemi bağışlayın) bir insanın kendi cinsellik deneyimlerini bir başkasına aktarmasıyla ortaya çıkan durumdaki gibi: itirafları dinleyen ne yapabilir? Susup mahcup bir şekilde dinler. Tuhaftır, bize, salt bize özel bir şeymiş gibi algıladığımız ve deneyimlediğimiz şeyler, aslında –biraz mesafeli bakılınca- en belirgin haliyle “insanal” (insana özgüdür, yani “insani“ değil, “insancıl” da değil demek istediğim) bir şeydir. Fakat, yazma eylemi, tüm insanlara özgü en temel davranış biçimi olmakla birlikte (örneğin cinsellik gibi) yine de temel davranışlar arasında görünmüyor, değerlendirilmiyor hiç, -ne var ki, insanal olan bu en temel bölgeye girmeye çok az kişi cesaret ediyor, girebiliyor, bu nedenle de dışarıdan bakıldığında, sanki yazmak çok özel, öznel ve salt kişiye özgü bir durummuş gibi yansıyor, -hiç de değil. Çok büyük bir yanılgı var bence burada. Tekrar cinsellikle karşıtlaştırarak belirtmek gerekirse: herkes cinsel deneyimini, iç-güdüsel saydığı güçlerini bir şekilde hayata geçiriyor, gerçekleştirip yaşıyor, yazma yönündeki –bana kalırsa daha temelli ve iç-güdüsel olan- insanal dürtüsünü ise hiç kale (şapkalı “a”) bile almıyor, bu durumda da bunu kale alanlar veya bu bölgeye giden kapıları arayanlar tekilleşiyor, öznelleşme görünümüne kavuşuyor; oysa, kanımca üstlendikleri bu deneyim, tüm insanal güdüler adına bir deneyim üstlenilmesine denk bir şeydir. Yazma sırasında da işte bu nedenle insan salt kendisi olamıyor, sanki binlerce, yüz binlerce başka insanı da beraber, birilikte yaşıyor, yaşatıyor, canlandırma gereksinimini duyuyor, bu binlerce duyum içindeki varlıklara biz “olası okur” diyoruz. Bu bakımdan çok doğru ve isabetli bir saptamayla “şizofreni” ile ilişkilendirme yaptınız bence. Fakat, şizofreni, iki, bilemediniz üç dört (ayrıca kişiselleşmiş, kendi biyografinizde harmanlanmış veya harmanlanmamış ham) karaktere bölünme iken, yazma eylemindeki “bölünme” binlerce, en azından sayısız karaktere bölünme şeklinde ortaya çıkıyor, bu karakterlerin de ayrıca sizin biyografik kimliğinizle aslında hiçbir bağa sahip olması gerekmiyor da (Amazon ormanlarında sabah güneşine gözlerini açan küçük bir yerli kızın bakışları ile sizin gündelik biyografik akışlarınız –salt insan olmak dışında- nerede kesişiyor ki? Mesela diyorum…); bütün bunları göz önünde tutunca özet ve çıkarım olarak o zaman şunu söyleyebilirim: yazma eyleminin kendine özgü bir ortamı vardır, ama, bu kendine özgülük, kişilere özgülük değildir, insan olmanın en temel güdüsel bölgelerine girmenin getirdiği kendine özgülüktür kanımca. O halde, sanki kendi deneyimlerimmiş gibi bakamam yazma sırasında yaşadıklarıma. Bütün insanlar veya daha doğru bir söylemle salt insan adına veya temsilen yaşadığımı bilmeliyim yazma eylemi içindeyken. Biliyor musunuz, bunları ben kendime ait görüşüm olarak da kabul etmiyorum (bu konuda biraz sert ve ödünsüz olmaktan kurtulamıyorum da), o bakımdan yazma eylemine dönük “sır” vermekten de çekiniyorum hep, hatta içtenlikle “yazıp yazmadığım” konusunda bile ip ucu vermekten hep çekinmişimdir. İletimimin başında andığım tuhaf ikilem de buradan ileri geliyor. Yüz bin kişilik bir futbol stadyumunda herkesin gözü önünde çıplak durmaya cesaret edebilirim belki (böyle bir gereklilik olsaydı), fakat, yazmakla ilgili deneyimlerimden –hele hele kendi deneyimlerimmiş gibi- bir oda içinde birkaç güvenilir dostuma bahsetmek, bana çok daha mahrem kırıcı ve özel gelirdi, kısacası olanaksız bir girişim, -ben başaramazdım korkarım. Bunları aslında sizin yazdıklarınıza bir tepki veya yanıt olarak almayın, sizin (veya başkasının) davranışlarına bir yorum getirmek değil benim niyetim, daha çok konuya yönelik görüşümü açıklamam için bir giriş, bir “bağlamsal durum” saptaması, yani: ben bu koşul ve denklemlerde konuya dönük yaklaşımımı sunuyorum der gibiyim. O halde sizin iletinize yanıtımı/görüşümü şu şekilde (öndeki koşulları göz önünde tutarak) toparlayabilirim: Yazma eylemi içindeyken yazan kişi, kanımca “kendinden geçiyor” (sınırlı ve dar benliğinden sıyrılıyor) yazmanın doğal bir etkileşimi olarak. Sizin sözlerinizden anladığım bu; buna katılıyorum, hiç kuşku veya ayrıştırma olmaksızın. Ama, yazma eyleminin gerçekleştiği “organ” (kanal/medium, gerçekleşim düzlemi vs…) belli bir düzeyde (ve döneme göre kurallılık veya kuralsızlık yasaları ile) “sabit”, “biçimselleşmiş”, ön görülmüş, kısacası verilmiş durumda. O halde kendinden geçme durumu belli bir sistem ve düzen içinde somutlaşmadıkça, kendinden geçme, kontrolsüz ve denetimsiz de olabiliyor, -asıl sorun da bu: yazan ben, yazar kimliği olarak kendinden geçme durumunda iken, bunun hangi yollardan gerçekleşeceğine karar veremiyor; en azından kendisini çevreleyen “dil” içinde kendinden geçiyor, dil, yani yazınsallığın gelenekselleşmiş dili değil, salt sistem olarak bu dil ise, benim (kişinin) keyfiyetine kalmış bir ürünü değil; hele hele biçimlenmiş yazın (edebiyat geleneğinin) dili görülen ve görülmeyen binlerce yasayla ve kurallıkla belirlenmiş durumdadır hep, hatta bu kurallılığı çiğneme ve yıkma kuralları bile öngörülmüş ve belirlenmiştir, kısacası: kuralsızlık bile kurallar dahilinde gerçekleşiyor edebiyat kanalı veya medyumu içinde. O halde, sanki her şey ilk ve tekmiş gibi davranmak, içine girilen (girilmiş) medyumun içindeki en temel gerçekliği ve gerekirleri bilmemek anlamına gelmiyor mu? En basit haliyle: ben “şiir” (görsel olarak o metin türünden bahsediyorum) yazarken, bunun bir “roman” olduğuna herhangi bir an inanarak yazabilir miyim? Ya da diyelim ki kendi kendime ikna gücüm büyük, inandırabildim kendimi bu konuda, sonra da bu “şiir”i “roman” diye sunabilir miyim ikna edici bir şekilde? Demek ki, “kurallar” ve kanallar içinde ilerliyorum, “bana özgü” olan şeyler o kadar yanıltıcıdır ki. Kendimi (kendime ait olan oran ve veriler konusunda) kandırdığım anda, o medyumun dışında bulunuyorum demektir, en azından benim kanaatim bu. Size son olarak kendi (bu sefer kişisel) görüşümü bir anıyla, bir “yaşantılayım”la anlatmak isterim: çocukluğumda bir keresinde (büyük bir evdeyken) yanlışlıkla bir odaya girdim, yolumu kaybetmiştim, baktım ki, odada, “dışarıda”, yani o gizemli odanın dışındaki sıradan dünyada, hiç görmediğim kıyafet ve aletler vardı, ilk anda, epey ürkmüştüm, ama kalbim ve gözlerim ortama alıştıkça, daha ayrıntılı olarak keşfetmeye cesaret ediyordum, -tekil şeylere dikkatimi toplayabiliyordum gitgide, ve baktım ki, elimde bir şey, nasıl desem, açılıp kapanan, üzerinde, hafif pastel renkli bir narinlikle, kuyruğu arkadan inanılmaz derecede açılıp yükselen bir hayvan (bunun bir “tavus kuşu” olduğunu ben nereden bilebilirdim ki?), bana göre annemin bana anlattığı masallardaki hayvanların yaşadığı dünyadan bir varlıktı hemen, -elimde bu sihirli yel yaratıcısı ile bana kalırsa binlerce Suphi’yi barındırabilecek dolaba yöneldim, -açtım, ve içinde kayboldum sevgili Güliz; evet, bir daha o odadan, hatta o dolaptan, içinde acayip kıyafetlere bürünüp binlerce kişiliği aynı anda içimde yaşatabileceğim o büyük dolaptan bir daha hiç çıkmak istememiştim, -akşama doğru beni o dolapta bulmuşlardı, bütün büyükler epey korkmuş olmalıydı, bilmiyorum, hepsi nasıl sarmıştı etrafımı anlatamam, yüzlerinde ise bir ikilemli tedirginlikle birlikte bir rahatlama (fakat bunları sanırım ben şimdi uydurdum, yüzlerini o anda gördüğüme inanmıyorum aslında); sizi şu konuda temin edebilirim: olağan dünya denilen şeye ben o günden sonra olağan gözlerle bakamaz hale geldiğimi hemen anlamıştım, bir daha “onların” dünyasına nasıl dönecektim? Hayatımın uzun bir süresini bu “eve dönüş” (memlekete, bilinen dünyaya dönüş) hasreti ve çabası içinde geçirdim. Bugün (çoktandır) biliyorum ki: dünyadaki tüm “hayalperestler”le aynı yurdu paylaşan, o yurdu özen ve dikkatle koruyan bir yurttaşım. –Yazıyor muyum? Hiç sanmıyorum, yazsam dahi, bunun pek bir ayrıcalığı olduğuna inanabileceğimi sanmıyorum, nedeni çok basit: ben bu dolabın içinde binlerce yüz, binlerce kıyafet, binlerce dönüşüm görüyorum, her biri ben, hiçbiri ben. Olağan denilen dünyanın da bu büyülü dünyadan gizlice beslendiğinden de hiçbir an kuşku duymuş değilim. Aksi değil ama: dışarıdaki kurgu, burada, yani içerideki kurguyu taklit ediyor, -tersini sananlar, düşlemenin ne anlama geldiğinden habersizdir sanırım. İşte söylemek istediğim şeyin söylenebileceği noktaya geldim: sizin düşselliğe düşkünlüğünüz (alıntı: “[[I]]en güzeli kurgusuzluğun içinde kaybolmak ve bunun tadına varmak[[/I]]”; başka alıntı Sue’den: “[[I]]bazen urettigim karakterlerin psikolojisine burunup dunyaya ofkeleniyorum, kimi zaman dilim damagim kuruyor....sanirim en kotusu de yazdiktan sonra sozcuklerime, mesajima yabancilasmam[[/I]]”, korkarım bu alıntının içerdiği derin mi derin hakikat konusunda öyle kolay yoldan bir söz bulamayacağım…) beni –yurdumda yalnızlık çektiğim yönündeki- yanılgımdan kurtarıyor, bunun için teşekkür ederim, hem size, sevgili Güliz, hem değerli Sue’ye. Sevgiler. Suyel Not: Ayrıca, Dichotomie’nin Türkçe karşılığı (çatallaşma) için teşekkür ederim, üstünde tartışma yapılabilecek bir öneri gibi geldi bana…
?
Yazma Süreci
Yaratıcı Yazarlık
iyiyi görmek, zamanla olur, yıllaaaaaaaaaaaar gerekli..
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Suphi, Güzel olan da zaten bunları planlamadan yapmak. İç güdüsel bir gelişi hissedip ona göre kaleme yön vermek, kontrol ederken biraz da dizginleri boşlamak, en güzeli kurgusuzluğun içinde kaybolmak ve bunun tadına varmak. Zamana yaygın bir gülümseme ve son cümlede yorgun gözler belirir. Ne yazdığını en başa dönüp şöyle bir okursun, hımm ilginç deyip uykuya dalarsın, kalktığında bunu mu yazmışım dün gece yarısı dersin, şimdi dağınık doğaçlama yazını bir mantığa oturtma zamanın gelmiştir. Sabahın enerjisiyle bakış açın değişir, ve görmediğin şeyleri düzeltir toparlarsın. Ama önemli bir nokta var sanırım dile getirmek istediğim, ben okurken seviyorsam, okurlarda sevmeli. Ben kendim için yazıyorum. Ama içimdeki yazar okurlar için düzeltiyor. Şizofren bir yanım olduğumdan hep kuşkulanmışımdır. Sanırım yüzeye yaklaştıkça belirginleşiyor. Ama yine de benim okumaktan zevk aldığım ve yazarken birçok duyguyla boğuştuğum öykülerimi okuyanların da en azından aynı zevki almasını isterim. Buarada Dichomoty için türkçe bir anlam olarak sanırım "çatallaşma" kelimesi uygun olabilir. Güliz.
?
Yazma Süreci
Yaratıcı Yazarlık
selam, ben yazarken fiziksel olarak aci cekmenin yaninda ruhsal olarak da hirpalaniyorum. yaziyi yaratirken bogazim aciyor, ellerim terliyor, bazen urettigim karakterlerin psikolojisine burunup dunyaya ofkeleniyorum, kimi zaman dilim damagim kuruyor....sanirim en kotusu de yazdiktan sonra sozcuklerime, mesajima yabancilasmam. "ne anlattin simdi, yazdiklarin pek mi matah seylerdi, kim dinler senin yazdiklarini, su sozcugun sacmalaigina bak...?" diye oracikta sabote etmeye basliyorum yazdiklarimi. sonrasinda garip utanc duyuyorum onlardan...sacmaliyorum degil mi? :(
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
yakup arkadaş, dilime öyle geldiği için çok satar dedim. çok satılması da çok okunmasını gösterir mi, gerçekçi olacak olursak, çok satılır roman elbette çok okunur. bir romanda gereksiz yerler olabilir. ben bir romanda gereksiz yerler bulabiliyorum. neyi sevmeyip neyi sevdiğimi bilirim. şöyle diyeyim, bir ferrari ferraridir. onun yarısı murat 131 değildir. onu o yapan birçok unsurun bir araya gelmesidir. yani bir tasarım, bir mühendislik ürünüdür. roman da böyledir. onda gereksiz şeyler anlatırsanız, maymun gibi sırıtır okura. tabi bana gereksiz gelen bir paragraf, başka bir okurun ilgisini çekebilir. ama sevilen şeyler aşağı yukarı bellidir.
?
Devran-i Şairane
Yaratıcı Yazarlık
Yaşama dair, Yaşananlar, Yaşanmaya değer şeyler, Bazen umut pınarları, Bazen de dert dağları. Bazen yemyeşil çayırlar, Bıcırdayan böcekler, Uçuşan kelebekler, Bazen de kara bulutlar, Boralar, fırtınalar. Bazen zift gibi bir karanlık, İçinde ince, parlak bir ışık, Bazen de sonsuzluğa dek uzanan, Ve hep yalnız gidilen, Şairin o uzun ince yolu. Dönüp bak, Ne kaldı, Yaşama dair, Ya yapamadıklarımız, Ya bir türlü söyleyemediklerimiz, Aşka, sevgiye dair. Yaşamayı bilmek, Yalnız anını, Sevmeyi bilmek, Koşulsuz ve yargısız, Sevdiğini söyleyebilmek, Yalansız, riyasız, Yaşayabilmek, Yarınsız ve gözyaşsız, Ve vermeyi bilmek, Karşılıksız. Bilirmisin, Belki de bugün son gün, Belki yarınlar için bir başlangıç, Tıpkı ilk gün gibi, Fırtınalardan uzak, Öncesiz, Günahsız ve masum . Bir gün, Sarıldığında beyazlara, Arkandan gözyaşları dökenler, Seni kimselerle paylaşamayanlar, Seninle bir gün, Belki birkaç gün, Sonra, Kalırsın yalnızlığınla bir başına, Islatır gözlerini birkaç damla yaş, Sarılırsın yeni yastığına yorganına, Belki yeni hayaller, Yeni birkaç çiçek, Ve birkaç damla yaş için... Semih
?
Esin Perisi
Yaratıcı Yazarlık
Değerli Güliz, Size katılmıyor değilim, fakat, yazmanın (öncesi, sırası ve sonrası bağlamındaki) denklemlerine yaklaşım ve adlandırımlarınızla benimkiler arasında farklılıklar var sanırım. Farklılıkların –konuya biraz daha ayrıntılı yaklaşılırsa- ortadan kalkacağına inanıyorum, bu nedenle böyle bir girişimde bulunmak istiyorum: Yazma eyleminin bir bütün olarak (yani öncesi, sırası ve sonrası ile bir bütün olarak) ele alınması gerektiği konusunda sanırım anlaşabiliriz. Bu anlamda da yazma eylemine eşlik eden bir de “tasarımlama” veya “arama-bulma” düşünümleri söz konusu (bence). Bu eş-güdümlü iki eylemsel etkinlik (somut metin yazma ve oluşturma – düşünsel denetleme) bağlamında -işte kanımca- ancak “esin perileri” veya “ilham” konusu anlaşılabilmektedir. Bu bakımdan önerim veya düşüncem şu: esin perileri yazma öncesinde (ve belki sırasında) ancak “yardımcı” oluyor, fakat bu yazma eyleminin bütünü bakımından son derece umut kırıcı bir sonuç da doğurabiliyor, yani, bir benzetmeyle konuşmak gerekirse: birileri gelip güzel nazlarıyla bizi yazma konusunda tetikledikten sonra asıl sorumluluk üstlenilmesi gereken aşamada (metin oluşturma) ortadan kayboluyor, haydi buyurun çıkın şimdi işin içinden! durumuna yakın bir hale düşüyoruz. Kanımca, metin oluşturma (yazma) eylemini denetleyen düşünümler ve tasarımlamalar yazma eyleminden de üstün bir konumda gerçekleşmelidir, aksi takdirde denetimsel işlevini yerine getirmesine olanak yok (zaten –bunu inkar etmenin bir anlamı yok- yazmanın doğal bir eklemidir bu denetleme, ister bu bilinçli olsun, ister gelişi güzel, fakat hep gerçekleşen bir şeydir –yazma öncesinde, sırasında ve sonrasında hep aynı güçle!). Bu bakımdan esin perileri ile köklü bir “çıkar çatışması” doğmuyor mu sizce? Yani: Esin perileri gaz veriyor, düşünsel denetimse frene basmak gibi bir şey oluyor, işte asıl o zaman “kasıt” ve düz akılsal plan ortaya çıkıyor, bir tür kırıklıkları yapıştırma telaşı da diyebilirsiniz bunlara. Size bir örnek vereyim: Beyaz Kale adlı kitapta ilk 50 sayfasında özellikle ilk okumada insan epey heyecanlanıyor, anlatım tekniği ve konumu bakımından; diyor ki okur kendi kendine: böyle bir anlatım tekniği ilginç, hayli ilginç, ve devam ediyor okumaya, oysa anlatılan bir “somut olay” ve akış yok gibi, her şey çok durağan sanki. 50 sayfadan sonra bakıyorsunuz ki, yazar (anlatıcı değil) bu “esinlenilmiş” olan tekniğine o kadar hayran kalmış ki, o hayranlığın kendine dönük gazıyla sürekli aynı tekniği zorluyor, kasıta dönüşüyor kısacası, -kendi “buluşuna” aşık olmuş bir yazar kadar düşen başka hiçbir yazınsal ufalanış yoktur. O halde? Evet, o halde, esin perilerinin gazına gelmemek lazım, yazma eyleminin tümünden (tümünden!) sorumlu olduğumuzu hiç unutmamalı. Bu arada şunu belirtmeden edemeyeceğim: bu söylediklerim iyi olsun olmasın tüm yapıtlar için geçerlidir, -daha doğrusu, iyi olup olmamasından bağımsız olarak sahiden yazınsal yapıt olması için bir koşuldur bu, -aksi takdirde yazınsal ürünleri salt “iyi fikirler”, “ilginç keşifler”, “parlak ilham” olarak algılama alışkanlığından, yani: verimsizlikten asla sıyrılamayız kanımca. Umarım, sizin fikirlerinizle çok ayrışan bir tablo çizmemişimdir… Sevgiler. suyel
Başa Dön