İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
Öykü Atölyesi
24 görüntülenme · 81 ileti
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
Ezan vaktine henüz çok varken ne zar sesi, ne domino, ne de silindir sıkılı avuçlarda pişti, patlıyordu. Gözler köyün minibüsünden inenlere kenetlenmişti, yaşlılar tanıdık bir çehre ararken, gençler kahveye geç kalmış akranlarına caka satmayı düşünerek, bıyık burkuyorlardı. (nida)
Bu arada "İsimli Öykü" adını almış olan öykünün akışında -sanırım- bazı sorunlar hissedilmeye başlandı; öyküyü kısaca duraksatıp bu sorunları, ilgili olan arkadaşlarla en azından paylaşmak istiyorum, umarım bir yakışıksızlık veya münasebetsizlik olmaz.
-Mekan ile ilgili girişteki "belirsizlik" durumunun (herhangi bir tekne limanı) artık "Karadeniz" gibi coğrafi bir belirlemeyle sınırlandırılmış olması, betimselliği (dolaysız aktarımı) önplana çıkarabilir mi bundan sonra?
-Deli'nin (şimdilik tek eylemsel kahraman olarak) mor rengiyle ilgili bir "geçmiş"i; simgesel gönderge durumu (mu) söz konusu, bu da ister istemez anlatım akışını belli bir yöne doğru sürükler mi?
-Deli, sahiden deli mi, yoksa bir serseri mi belli değil henüz (sanki gidip geliyor, kah deli gibi kah serseri gibi duruyor), burada önemli bir "figürasyon" sorunu söz konusu.
-Betimsel tutum (ben başlattım sanırım bunu) gereksiz yere fazla (gerekli yerde fazla olsaydı neyse) gibi oluyor; ister istemez "parodi" havası ön plana çıkıyor (anlatım tutumunu gammazlayan bir öz-taklit durumu gibi);
-Zaman, öykü içinde havada titreşen bir renklilik gibi çözülüp devingenleşiyor, yani: akışkan ve geçişken kendi içinde; bu "öykü" türüne özgü akışı baltalar mı acaba?
-Öykü anlatımının bazı evrelerinde kısaca geriye bakıp yeni "düzenlemeler" yapılması makul, isabetli, yerinde, gerekli, doğru olur mu?
Suphi
Ruhi bile üç soru ile kendini kısıtlamış. (dizi tiplemesi). Peki, ben kendi öykümün sonunu getireyim; sevgilisini İstanbul’a kaptırmış bir deniz adamının, tek dostunun deniz, oluşu. Aksesuarları deniz kokmalıydı, elbet. Yani serüven içinde kendini bulamayan, kendini yaratamayan… Bitti elbet.
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
Ezan vaktine henüz çok varken ne zar sesi, ne domino, ne de silindir sıkılı avuçlarda pişti, patlıyordu. Gözler köyün minibüsünden inenlere kenetlenmişti, yaşlılar tanıdık bir çehre ararken, gençler kahveye geç kalmış akranlarına caka satmayı düşünerek, bıyık burkuyorlardı. (nida)
Minibüs üç beş yolcusunu küçük meydana bıraktı. İnenlerden boş kalmayan yerlere ellerinde pazar fileleri, torbaları, yanlarında her yaştan çocuklarıyla orada bekleyen güleryüzlü, gürültücü kadınları dolduran muavin kapıyı hızla çekti. Homurtularla yoluna devam etti minibüs. İnenlerin her biri başka bir yöne dağıldı. Deli, elinde mor mendiliyle onları izliyordu. (Deniz)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
Ezan vaktine henüz çok varken ne zar sesi, ne domino, ne de silindir sıkılı avuçlarda pişti, patlıyordu. Gözler köyün minibüsünden inenlere kenetlenmişti, yaşlılar tanıdık bir çehre ararken, gençler kahveye geç kalmış akranlarına caka satmayı düşünerek, bıyık burkuyorlardı. (nida)
Minibüs üç beş yolcusunu küçük meydana bıraktı. İnenlerden boş kalmayan yerlere ellerinde pazar fileleri, torbaları, yanlarında her yaştan çocuklarıyla orada bekleyen güleryüzlü, gürültücü kadınları dolduran muavin kapıyı hızla çekti. Homurtularla yoluna devam etti minibüs. İnenlerin her biri başka bir yöne dağıldı. Deli, elinde mor mendiliyle onları izliyordu. (Deniz)
Okurumuzu zorladığımızın ayrımındayız. Okur, sürükleyici bir hikaye ister. Bu onun hakkıdır. Kurgulayalım o halde: Deli ne yapacağını bilmez durumdadır; kendisi de deli olmaktan pek memnun değildir ama, bu ona biçilmiş bir korsettir bir kere. Dar olsa da, nefesini boğsa da, zoraki tebessümünü sebatla sürdürür; elinde mendille hala liman meydanında sersem güvercinler arasında durur (onların kanat çırpışlarını duyar mı acaba?), işte şimdi de boşluğa bakıyordur mutlaka. Başka bir şey aktarılmamıştır bizlere. Minibüse gelince: bu büsbütün inanılmaz bir efsanedir; uzaklardan (nereden?) minibüs –tut ki yolunu buldu bu engin yeryüzünün sayısız yolları arasında bu dar limana giden o meçhul yolu- liman meydanına açılan o köşeden –hani cumbanın altından- geçebildiyse bile, ama bu bile olanaksızdır kendi başına, fakat geçti diyelim, nasıl olur da, meydanda durup hiç binmemiş olan yolcularını indirebilecektir? Yolcuları olduğu sadece bir rivayet değil midir bizim için, hani kanıtlanması yıldızların takvimini belirlemek kadar olanaksız? Emin olabileceğimiz bir tek şey vardır: hala sabahın ilk anlarıdır, ve güvercinler sendeler durur hala, ve kedi yalanır belki de…belki de, -evet, arkalara doğru bir dar sokağın henüz güneş almayan karanlığına süzülerek kaybolmuştur çoktan…kim bilir? Tekne mi dediniz? Tekne engin denizlerde hala yolunu bulmaya çalışmaktadır kuşkusuz; kıyıya yaklaşması nasıl düşünülebilir? Zira o kadar belirsizdir ki böylesi zor deniz seferleri…güvertede, açık saçları ile, durur bakar uzaklara tayfalar, uzaklarda kıyı, belki de memleketin kıyılarıdır, dalıp gider her biri inanılmaz hüzünlü düşlere…Beri taraftaysa deli, mendiliyle duraksamaktadır hala: kah açıktaki tekneye, kah kapalı pencerelere bakarak.
Okuru teselli etmeyi biz de isterdik, -minibüsten yolcuların inmesi ne hoş olurdu, hatta kahveye –sıcak ilk çaylar mı dağıtılırdı yoksa?- girip içerideki ile dışarıdan yeni gelenlerin birbirlerinin yüzüne bakmaları, inanılmaz bir huzur kapısıdır kuşkusuz, -ah okuru teselli etmek, -kim istemezdi ki bunu? Fakat, işte meydanda: olduğu yere oturmuş, paltosundaki midye kabuklarını inceler deli, -sol elinde hala mor mendil. Bu durumda, bir minibüsü düşlemesi anlaşılır değil midir? İçinden insanların inmesine tanık olmanın, hatta pazara gidenlerle kahveye koşanların hayali ile yalnızlığını unutturmaya çalışması doğal değil midir? Doğaldır düşlere kapılması,- zira viranedir dünyası, yıllardır suskundur liman meydanı.
(Suphi)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen sahil sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
Ezan vaktine henüz çok varken ne zar sesi, ne domino, ne de silindir sıkılı avuçlarda pişti, patlıyordu. Gözler köyün minibüsünden inenlere kenetlenmişti, yaşlılar tanıdık bir çehre ararken, gençler kahveye geç kalmış akranlarına caka satmayı düşünerek, bıyık burkuyorlardı. (nida)
Minibüs üç beş yolcusunu küçük meydana bıraktı. İnenlerden boş kalmayan yerlere ellerinde pazar fileleri, torbaları, yanlarında her yaştan çocuklarıyla orada bekleyen güleryüzlü, gürültücü kadınları dolduran muavin kapıyı hızla çekti. Homurtularla yoluna devam etti minibüs. İnenlerin her biri başka bir yöne dağıldı. Deli, elinde mor mendiliyle onları izliyordu. (Deniz)
Okurumuzu zorladığımızın ayrımındayız. Okur, sürükleyici bir hikaye ister. Bu onun hakkıdır. Kurgulayalım o halde: Deli ne yapacağını bilmez durumdadır; kendisi de deli olmaktan pek memnun değildir ama, bu ona biçilmiş bir korsettir bir kere. Dar olsa da, nefesini boğsa da, zoraki tebessümünü sebatla sürdürür; elinde mendille hala liman meydanında sersem güvercinler arasında durur (onların kanat çırpışlarını duyar mı acaba?), işte şimdi de boşluğa bakıyordur mutlaka. Başka bir şey aktarılmamıştır bizlere. Minibüse gelince: bu büsbütün inanılmaz bir efsanedir; uzaklardan (nereden?) minibüs –tut ki yolunu buldu bu engin yeryüzünün sayısız yolları arasında bu dar limana giden o meçhul yolu- liman meydanına açılan o köşeden –hani cumbanın altından- geçebildiyse bile, ama bu bile olanaksızdır kendi başına, fakat geçti diyelim, nasıl olur da, meydanda durup hiç binmemiş olan yolcularını indirebilecektir? Yolcuları olduğu sadece bir rivayet değil midir bizim için, hani kanıtlanması yıldızların takvimini belirlemek kadar olanaksız? Emin olabileceğimiz bir tek şey vardır: hala sabahın ilk anlarıdır, ve güvercinler sendeler durur hala, ve kedi yalanır belki de…belki de, -evet, arkalara doğru bir dar sokağın henüz güneş almayan karanlığına süzülerek kaybolmuştur çoktan…kim bilir? Tekne mi dediniz? Tekne engin denizlerde hala yolunu bulmaya çalışmaktadır kuşkusuz; kıyıya yaklaşması nasıl düşünülebilir? Zira o kadar belirsizdir ki böylesi zor deniz seferleri…güvertede, açık saçları ile, durur bakar uzaklara tayfalar, uzaklarda kıyı, belki de memleketin kıyılarıdır, dalıp gider her biri inanılmaz hüzünlü düşlere…Beri taraftaysa deli, mendiliyle duraksamaktadır hala: kah açıktaki tekneye, kah kapalı pencerelere bakarak.
Okuru teselli etmeyi biz de isterdik, -minibüsten yolcuların inmesi ne hoş olurdu, hatta kahveye –sıcak ilk çaylar mı dağıtılırdı yoksa?- girip içerideki ile dışarıdan yeni gelenlerin birbirlerinin yüzüne bakmaları, inanılmaz bir huzur kapısıdır kuşkusuz, -ah okuru teselli etmek, -kim istemezdi ki bunu? Fakat, işte meydanda: olduğu yere oturmuş, paltosundaki midye kabuklarını inceler deli, -sol elinde hala mor mendil. Bu durumda, bir minibüsü düşlemesi anlaşılır değil midir? İçinden insanların inmesine tanık olmanın, hatta pazara gidenlerle kahveye koşanların hayali ile yalnızlığını unutturmaya çalışması doğal değil midir? Doğaldır düşlere kapılması,- zira viranedir dünyası, yıllardır suskundur liman meydanı.
(Suphi)
İki jandarma, sahilin asayişini bozduğu için deliyi ve paltosunu tutuklayarak cezaevine göndermiş. Yosun kokusundan sonra, rutubetli ve ufuksuz duvarlara dayanamamış olmalı ki, ölmüş. Öldüğünde paltosunun gölgesinde bir kedi hala yalanıyormuş. (nida)
İsimsiz Öyküye dair Nida 24.02.06'da:
Ruhi bile üç soru ile kendini kısıtlamış. (dizi tiplemesi). Peki, ben kendi öykümün sonunu getireyim; sevgilisini İstanbul’a kaptırmış bir deniz adamının, tek dostunun deniz, oluşu. Aksesuarları deniz kokmalıydı, elbet. Yani serüven içinde kendini bulamayan, kendini yaratamayan… Bitti elbet. (Nida)
İsimsiz öykü'nün (kendisi bitirdi ya, bittiğine karar verdikten sonraki) devamına dair:
İki jandarma, sahilin asayişini bozduğu için deliyi ve paltosunu tutuklayarak cezaevine göndermiş. Yosun kokusundan sonra, rutubetli ve ufuksuz duvarlara dayanamamış olmalı ki, ölmüş. Öldüğünde paltosunun gölgesinde bir kedi hala yalanıyormuş. (nida)
Nida gibi insanların bir tek umudu olabilir: kendisi gibi başka insanların da iletilen yazıları okumayacağı yönündedir bu umut; fakat bu umutları (da) boşa çıkar. İnsanlar okuyabiliyor Nida, ve bunun için şöyle bir inanış vardır: sadece tüketmeye dönük "herkes benim gibi olsun bir şey olmasın" anlayışı değil, liyakat ve ehliyetli olmanın geçerli kılınması için herkes kendini (ve bununla bağlantılı ne varsa) aşmalıdır yönündeki kanaat, görüş, insani kudret. Aksi takdirde, ülkemizde diz boyu olmuş "birbirimizle laubalileşelim, verimli insanları ürkütüp tüketelim" sevdası (bana göre: anakronik takıntı) yarın da hala işleyebilecekti, ama anakronizmin de kendi kendine bir orantılı aynda bakmaya mecbur kaldığı nokta vardır; bu bakışı sırasında gözleri başka yönlere kaçırtmaya çalışmanın sadece yeni bir anakronizme yol açar.
Bir de şu son kez söylenmiş olsun: bazı karakterler, başkasının susmasını, duyarlı davranmasını, nazik olmasını, böbürlenmemesini, kısacası: hoşgörülü olmasını, bir zayıflık belirtisi olarak algılar; değildir! Bu forumda susanların zayıf olduğu sanrısıyla ortalıkta sendeleme serbestisini kendine bir ayrıcalık tanıyan kişi, gerçek görünümden (vue totale) büsbütün habersizdir. Keşke ben de susabilsem, ama önemli değil; rezillikten zarar gelecekse bana, gelsin.
Suyel
Herkese merhaba : Ben amatör öykü yazarıyım , yani adam akıllı değil (hala noktalama işaretleriyle boğuşuyorum) sekiz tane öyküm var. Öykü atölyesine gönderdim , diyelim . Şunu sormak istiyorum buraya yazdığımız öykülerin telif hakkı korunacak mı ? Birisi soruma cevap verirse sevinirim . İyi çalışmalar
Mezarlıkta inecek var mı ?
| | | Gelen Kutusu
Gecenin karanlığı, saydam ışıklarla birleşip yeryüzünü ateşe verdi. Ezan sesleri davetini sundu. Horozlar çığlık çığlığa ; uyan insanoğlu sabah oldu .Der gibi yankılandı. Yağmurun toprakla birleşip gökyüzüne ulaşan, ve her daim zikir eden nağmeleri işitildi. Kulaklarda , bir horultudur duyuldu. Hadi kalk ne uyşuksun dedi. Çınlayan çalar saat,gözler çiğ tanesi gibi dağıldı. Dalgın uyuşuk gözler oda da gezindi. Ya Alllah dedi. Ömer efendi,kalktı. Yeryüzü gibi kıvrımlı yatağından. Hanım çoktan uyanmış , çayı pekmezi koymuş , sofrayı kurmuş . Ömer efendi çoktan uyanmış ,abdestini almış, namazını kılmış tesbihini çekmiş, yer ehli çoktan uyanmış , aramış Ömer efendiyi ,Ömer efendi seslenmiş : Kapıyı çekip geliyorum .
Ömer efendi salına salına otobüse bindi. Can sıkıntısıyla otobüs şoförüne seslendi : Kaptan ne zaman kalkacaksın. Yarım saattir bekleşiyoruz . Dedi ,otobüs şoförü heycanla : Hemen efendim , hemen kalkıyoruz . Ömer efendi içinden hasbinallah çekti. Etrafını solgun ve ışık saçan gözlerle seyretti. Sıkıntı ile saatine baktı. Derin bir nefes alıp , kaşlarını gerdi. Otobüs şoförüne : Hadi gülüm geç kalıyoruz. Dedi ,otobüs şoförü hemen kontağı çevirdi, sıkılarak gaz pedalına yüklendi. Bir sıkıntıdır bastı Ömer efendiyi , işe geç kalacaksın, işe geç kalacaksın sesleri kulağında çınlıyordu. Hiç susmak bilmeyen sesleri toprakla kapatıp , dalgın bir halde çevresine bakındı. Tüm cisimler yıldırım gibi göz perdesinden belleğine ,bellekten uçsuz bir boşluğa atılıyordu. Her şey karmakarışık,her şey ressamı olmayan bir tabloyu seyretmek gibiydi. Sıkıntı veren reklam panoları, yamaçlarda ki yalnız kulubeler , vınlayan motorlar ,sürü halinde ki siyah kargalar, zayıf güvercinler ,eşeğini zorla çekip götüren köylüler ,son olarak otobüsün ninni söyleyen gürültüsü . Karanlığa bürünmemek için direnen göz kapakları . Sen hiç zeytin ağacı gördün mü ? Dedi , Gözler güneş gib parladı . Aman Rabbim ! Dedi . Ömer efendi. Hayretle , etrafında ejdarhalarla korunan,yalnız bir zeytin ağacı , heycanla başını çevirdi. Zeytin ağacının fotoğrafını gözleri ile çekip kalbiyle banyo yaptırdı. Yanında ki mayışmış yolcuya : Kardeş sende gördünmü ? O zeytin ağacını . Diyecekti , vazgeçti . Olağanüstü şevkle kendini kabına sığdıramıyordu. Başını koltuğa yasladı . Düşünüyordu. Bir daha görebilecek miyim ? Evet görmeliyim ,hatta seni kendi evime götürmeliyim . Evet seni bir kez daha görmeliyim , göreceğim... Birden , ninni söyleyen, cızırtılı radyo sesini yırtan bir inilti yankılandı. Mezarlıkta inecek var mı ? Ömer efendinin nefesi tutuldu sanki . Yüzlerce zeytin ağacı gördü. Uyuşuk bir nefes tiz sesiyle homurdadı . Mezarlıkta inecek var mı ? Ömer efendi doğruldu. Elleriyle dizini pençeledi . Bir çığlık gibi tüm mayışmış yolcular büyülendi . Tüm sesler aynı yerde hüküm sürüyordu. Sesler ve ezgiler radyo cızırtısına kapıldılar .Son bir fısıltı eşliğinde söylendi. Mezarlıkta inecek var mı ? Yolcular yerlerindenden fırladı, herkes Ömer efendiye sarılarak haykırdı. VAR !
Ahmet Fatih Kılıçkıran.
Arkadaşlar noktalama işaretlerinde biraz zayıfım , sizin düşüncelerinizi öğrenmek istedim . Yani ilk defa yazdığım bir öyküyü yayınlıyorum . Herkese iyi çalışmalar . ( Kul Hakkı Vardır )
Merhabalar
Ben forumda yeniyim.Fazla gezecek vaktim olmadı henüz ama oldukça etkileyici görünüyor. Başka biryerde gördüğüm bir öykü oyunu var (eğer daha önce yapmadıysanız yani).Zaten geniş cümleleri kuruyoruz,bunlarla istediğimiz duyguyu anlatıyoruz ve birlikte uzun cümleler kurarak öykü yazmak çokda zor olmasa gerek.Ama bu bahsettiğim daha basit görünen;aslında ucunu koparmadan,anlamı bozmadan ilerlemesi gereken bir oyun,oldukca zor gibi geliyor bana.Başta çok basit gibi gelebilir belki size.İlerlediğini bir düşünün bakalım;dağılmaması,kopmaması için verilecek uğraştaki haz,denemek için yeterli.Tabii dediğim gibi,daha önce yapmadıysanız :)
Oyun üç kelime oyunu,bunu geyiğe,cıvıklığa çeviren çok var diğer sitelerde.Aslında biraz daha ciddi olunca hem yeteneğin hem de eğlencenin tadına doyum olmaz.Şimdi bir kişi üç kelimelik bir cümle kuracak ve böyle devam edecek bu.
-Gözlerimi açtığımda evdeydim.
(siteyi geniş bir şekilde incelemeden konuyu direk açtım.umarım bir densizlik etmemişimdir :P .eğer ettiysem ve hala susmayıp konuştuğum için affınıza sığınırım)
aslında bu oyunu oynamayı merak ediyordum uzun zamandır ama ilk deneyimimi çevremdeki 3 sahipsiz yazardan biriyle yaşamak isterdim, ama hepsi o kadar sorunlarının musalla taşını temizlemekle o kadar meşguller ki...
bir de oyundaki cümlenin 3 kelimeden ibaret olması 3 kelimeye ibadet etmek , ve sonunda cevap vermeler zaten gecikeceği için ( bir günü iki günü belki üç günü bile bekleyecek masalımız yeri gelecek ) bunun sanal hafızayı zayıflatacağı ve konuyu düşünmemize ayırdığımız vaktin kısır saniyelerde kalacağı kanısındayım.
biraz daha uzun tutabilsek ama paragraflara da dökmeden ( uzun ya da kısa bir iki cümle gibi ) daha hoş olabilir gibi geliyor.
bir masa etrafında toplanıldığında belki 3 kelimeden anlık elektriklenmelerle zevk alınabilir ama ...
neyse umarım oynanır ,
Merhaba arkadaşlar
Sevgili Burcu, bence önerin harika.
Sevgili Kuzey elbette 3 kelimelik cümleler içeren bir öykü yazmak, yazabilmek bence heyecan verici. Ayrıca işin içinde oyun olunca daha da heyecanı arttıran bir tabloyla karşılaşıyorum. benim düşüncem bu, diğer arkadaşlar ne der bilmem.
Not : Sevgili Burcu sanırım oyun senin tümcene eklemlenecek ve devamı niteliğinde olacak bir 3 sözcüklük tümce daha istiyor. Doğru anlamış mıyım?
Gözlerimi açtığımda evdeydim. (Burcu)
İs kokusu alıyordum. (Selda)
sabahıma düstüğünden beri lanetın gölgesi
vampirlerin arasında doğan melek gibi
sadakatin bitmeyen şevkatli gülümsemesi
dinlemen gereken tek şey çığlıklar senfonisi
hayat bunun adı basına gelirse ölür
pesindeyse ecel kacmak söndürür
bırak boşalsın kalbimin altın geceleri
yalansa hersey bir gün görecektir gercekleri
dolunayın ısıgını söndürecek bilinmeyenler
aksamın yok olan siyahlığına bürünecek denizler
kanlı toprakta ılerleyen bedenime
yagmur inanmasanda gercek o saf melekler
bir yolculuk daha sonlanacak zamanı gelmeden
bir saniye daha ayrıcak beni azrailden
eğer gercekleştirmeden gidersem
karanlık bir şarkı söylesin yok olmus gecelerden
Bu gün bir melek daha gökyüzünün derin, acılı maviliklerine gömüldü. Kanatlarının açabildiğine beyazlığı, gücünün derin sessizlikler içindeki masum boğuluşu her bir ölüm haberinde derin sarsıntılar içinde haykırışı daha çok acı verici olmalıydı. Derin yara izlerinin masumiyetinin yıkılmayan o saf endişesi karanlık içinde nefretle kirlenmekteydi. Tekrar doğmak isteyen bir kızla tanışmıştı gözleri. İlk kez gülümseyebilen bir insan görebilmenin heyecanı içinde yanına ilerledi. Şaşkın fakat umut dağıtıcı bir gülümsemeyle yanıt verdi minik kızın gözbebeklerindeki hüzne. Selam etti uzaklardan gelen yalnızlık senfonisine. Kanatlarını çırptı geleceğin sessizliklerinde saklı olan merhametine. Güçlerin acınası kuşları bir bir büyürken tek notanın anlatmak istedikleriyle, yalvarırken tanrıların susamışlıklarındaki nefretle doğruldu şiddetli azapların önünde. Savaşmak için solan gözleri tekrar aydınlattı elleriyle.
“Zaman doluyor” diye haykıran çığlıklar yükseldikçe, denizin kanlı birikintilerine mahrum edilmiş tanrıçalar özgürlük adına uçurumlardan itildikçe, solan bedenlerin meleksi çırpınışları dindikçe her şey sonsuz karanlığa gömülüyor, gecenin söylediği ölüm şarkısı şiddetleniyordu. Ölüm ilk kez bir meleğin kanatlarının saflığına saklanmış zahiri gözyaşlarıyla etraftan merhamet diliyor, inançsızlıkları yüzünden soğuk manastırlara terk edilen rahibelerden af bekliyordu. Ama yok ettiği melek sadece biri değil tüm sadakati temsil edercesine kutsanıyordu. Ağlaması geçmiş nefretini dışa vuran, kanlı evliyaların sessizliklerine hapis olan bedenine sahip olabilmek düşüncesi tüm ruhunu ele geçirmişti. Kinini ancak bir meleğin kanıyla temizlerse kutsayabilecekti. Sadece susmayı denedi: başaramadı…
Ağlamak istedi: beceremeyecek kadar yorgundu…
” Elveda gözbebekleri ardındaki umutlar, meleklerin yorgunlukları, ihtirasları, aşkları…
Sizler sunduğum yardım ya da yapmaya çalıştığım merhamet, savurduğum iyilik tozları, inançsızlıkla irkilen solmuş bedenler elveda”
Meleğimin son sözlerini hiç kimse duyamamıştı. Herkes kötülüğün geçmişine sıkışmış sebeplerinden kurtulmaya çalışırken kimse bu meleğin yakarışlarını işitmemiş, umursamamıştı. Lanetli bir hançerle yok olan hayatını beyaz kanatlarındaki kanla örülmüş kara kefen anlatıyordu. Umutlar tükenmiş, nefretler çoğalmıştı kimse feryat etmezken bu gün bir melek daha gökyüzünün derin, acılı maviliklerine gömüldü.
Duyguları kanlı bir ateşin kini kadar Tüm bedenini kötülüğün emrine kurban ederek son şarkısını söyledi. Fakat eriyen ve gittikçe solan gözleri kanlı evliyaların sessizliklerinde can verdi…
FATMANUR KAPTANOĞLU
Âlem-i Gönül!
Âlem-i Gönül! (Gönül Âlemi veya Gönüldeki Âlem!) yani her insanın bir iç dünyasıdır. Bu dünyada doğru, dürüst ve duygusal olan her şey mevcuttur. Hem dünyevi ve hem de manevi duygularla dolu olan bir kişisel iç dünyası!
Masal: Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken; bir zamanlar seven ve sevilen âşık olan iki sevgili vardı. Bir müddet sonra bunların ikisi fırsatını nasıl buduysalar ki (âşıklar zor bulur) evlenince, o ilk gecelerin de yani gerdek geceleri, girdikleri odaların da o yerde, karşıların da birden bire bir kapı açılır ve onlar da anında o kapıdan içeri çekilirler. Çekilip de girdikleri o yer ise; ucu bucağı görünmeyen çok güzel aydınlık, çiçek, meyve, sebze ve bitkilerle doğası kaplı, güzelliğine hayran bir dünya ile karşılaşırlar. Orası işte ''Âlem-i Gönül'' dünyasıdır.
Orada yuva kurarlar ve söz de bir zaman sonra da, ''kalplerinin birleştiği gibi birleşmelerinden'' orada onların yani ikisinin adı da ''sevgi'' olur. Adları sevgi olan ve birleşen bu çiftlerin, çocukları da olur. Olan çocukların ismini ''AŞK'' koyarlar. Adı ''AŞK'' olan çocuk bir zaman sonra büyüyüp de aklıselim olunca ve evlenecek yaşa gelince, bakar ki etrafında sevip evleneceği hiç kimseyi bulamaz. Bu konuyu evlenme isteğini anne ve babasına açar. Onlarda bunu anladıklarını ve buraya nasıl geldiklerini ve dış dünya olan geldikleri yerde ancak kendine evlenecek birini bulabileceğini söylerler. Fakat o dünyada her şey burada gibi sakin ve huzur içinde olmayıp gerçekte çok karmaşık bir yer olduğunu, oradaki insanların güven verici ve iyi olmadıklarını çok zor, evleneceği birisini bulabileceğini anlatırlar. O da olsun, der ve gitmek ister. Fakat gidersen bu dünyaya ''Âlem-i Gönül'' dünyasına bir daha geri gelemeyeceğini yalnızca duygusal düşüncelerle gireceğini ve bağlantı kuracağını, burayla söylerler. Yinede her şey rağmen gitmek istediğini tekrar, tekrar söyler.
Velhasıl ''AŞK'' o dünyadan bu dünyaya yine aynı kapıdan ''gerçek dünyaya'' tekrar bir erkek insan olarak geri gelir. Görür ki geldiği dünya hakikatten çok karmaşık herkes kendi canı ve malı peşinde birbirleriyle mücadele ve çalma çırpma, kıyım içerisinde yaşam mücadelesi veriyor. Yapacak artık bir şey yok ona anlatmıştı annesi ile babası buranın böyle olduğunu. Gel zaman git zaman sonra lafı uzatmayalım evleneceği bir kız bulur ve onun da onu sevmesini sağlar ve evlenirler. O sevgiden doğan çok sıcak ve can verici yakınlığın adı; kendisini bulan ve sevmesini ayrıca da sevgiden doğan o çok sıcak yakınlığın adını deler ki ''- Madem, AŞK senden doğdu ve olmasını sağladın, bu çok yakın ilginin adını da; ''AŞK'' koyalım!'' derler. Ve o sevgiyle olan ilginin adı da böylece ''AŞK'' olur. Bir müddet sonrada çocukları olur ve adlarını da şöyle koyarlar. İlkin Adı: Dostluk! İkincisinin Adı: Güven! Üçüncüsünün Adı: Sadakat! Dördüncüsünün Adı: İlim! Olur. Bunlarda bu dünyada olması gereken ve ihtiyaç duyulanlardır. Her şey onlardan çoğalıp türer gider.
Evet, sonunda her şey erdi muradına biz çıkalım kerevet'ine! ve rahat, rahat uykumuza dalalım uykumuzda güzel rüyalar görelim!..dilek ve isteklerimle... Hoş ve mutlu kalsın herkes. Kalın sağlıcakla!..
Masalın yazarı:
Alem-i Sır
dan da, sizlere sunulur. Bir Aşk masalı bu!