Öykü Atölyesi
21 görüntülenme · 81 ileti
Biraz önce SEmih Süren isimli yazarın eserini okudum. Tattığım en güzel öykülerdendi. Denemenizi tavsiye ederim
Yeni bir Yaşar Kemal doğuyor dedim içinden. Semih Beye ulaşamadım bir türlü. Müthiş bir kalem. Gençtir umarım. İnşallah Beni duyuyorsa bana ulaşsın. Geç tanımış da olabilirim. Sizi takip edeceğim Semih bey
Ucu açık bir şey işte...şiirde çuvalladık, bakalım öyküde durum nedir...
suyel
Hamit'in acelesi yoktu. Zili çalıp bekledi kapıda. Kendisine kapı açılmasa bile, bunca yolu gelmiş olmasına üzülmeyecekti. Korudan geçerken böyle telaşsız ve kayıtsız -hem de ne olursa olsun- davranacağına karar vermişti bir kere; korunun çıkışında ise sanki bu kararını pekiştirircesine -kısa bir yana bakışın ardından- bir süre demir kapıyı incelemeye zaman bile ayırmıştı. Bunca ivediliğine rağmen kalkıştığı bu işin, sanki bir uzman gözüyle kapının süslerini -çiçeksi kıvrımlarla birlikte özellikle paslı cubukları çok beğenmişti- ayırtetmeye çalışıyordu. Biraz ilerde, hemen caddenin öbür tarafında ise, üç aydır hayalini kurarak yaşadığı ev duruyordu; -doğrusu, kapı zilini çaldıktan sonra, bu üç ayın bir anlamı da kalmayacaktı. Hamit, her şeyi erteleyerek ve yatıştırarak yaşamayı sevmeye başlamıştı kuşkusuz. Kapı zilinin sesi çoktan dinmişti, hala bekliyordu, uzakta, herhalde korunun tepeye doğru kıvrılan bölümünde, acı bir kuş çığlığı yükseldi, karıştı kentin diğer seslerine, -aralık bulutları uazaklarda sevimsiz bir akşama doğru birikiyordu; bekliyordu kapıda. Beklemenin tadı ne güzeldi böyle.
Ucu açık bir şey işte...şiirde çuvalladık, bakalım öyküde durum nedir...
suyel
Hamit'in acelesi yoktu. Zili çalıp bekledi kapıda. Kendisine kapı açılmasa bile, bunca yolu gelmiş olmasına üzülmeyecekti. Korudan geçerken böyle telaşsız ve kayıtsız -hem de ne olursa olsun- davranacağına karar vermişti bir kere; korunun çıkışında ise sanki bu kararını pekiştirircesine -kısa bir yana bakışın ardından- bir süre demir kapıyı incelemeye zaman bile ayırmıştı. Bunca ivediliğine rağmen kalkıştığı bu işin, sanki bir uzman gözüyle kapının süslerini -çiçeksi kıvrımlarla birlikte özellikle paslı cubukları çok beğenmişti- ayırtetmeye çalışıyordu. Biraz ilerde, hemen caddenin öbür tarafında ise, üç aydır hayalini kurarak yaşadığı ev duruyordu; -doğrusu, kapı zilini çaldıktan sonra, bu üç ayın bir anlamı da kalmayacaktı. Hamit, her şeyi erteleyerek ve yatıştırarak yaşamayı sevmeye başlamıştı kuşkusuz. Kapı zilinin sesi çoktan dinmişti, hala bekliyordu, uzakta, herhalde korunun tepeye doğru kıvrılan bölümünde, acı bir kuş çığlığı yükseldi, karıştı kentin diğer seslerine, -aralık bulutları uazaklarda sevimsiz bir akşama doğru birikiyordu; bekliyordu kapıda. Beklemenin tadı ne güzeldi böyle.
hani saatler geçmek bilmez ya bazen,hani her dakika başını kaldırıp saate bakarsın , işte öyle bir andı ama sabahın ilk ışıklarıydı niyeydi bu sabırsızlanma ölüme her saniye biraz daha yaklaşmak kimin umrunda.kelimeler bile kifayetsiz yazdıklarımı anlamaya, belki kelimelerin bir araya getirdiği birileri vardır belki o birilerinede yazdıran boş bir oda ve buğulu camlardan başka birşey değildir.
Empati, medeni bir insan olabilmenin en büyük gereksinimlerinden biridir. Karşı olduğun bir düşüncenin, hatta karşısında durduğun bir düşünce sahibinin yerine kendini koyabilmek ve onun düşünce yapısını ve ideolojisinin sebep ve nedenleri kendi dimağında hissetmeye, duymaya, karşılıklı olumlu bir diyalog kurabilmek için neden öyle düşündüğünü anlamak içindir, kısacası kendini onun yerine koyma çabalamaktır.
Hepimiz ne kadar empati duygumuzu geliştirirsek, ve bu duyguyu mümkün olduğunca çok karşımızdakini anlamak için kullanırsak, hepimizin aslında birbirimizden hiç farkımızın olmadığını yalnızca doğduğumuz zaman,çevre demografik koşullar ve kültüre olan sosyal etkileşimimizden dolayı ayrı insanlar haline gelmiş uzak kardeşler olduğumuzu anlarız.
O zaman ne kırılan kalpler olur burada ve dünyada, ne de kalp kıran kalır. Kırıcı yorumların karşısında savunma mekanizmasıyla geliştirilmiş kırıcı cevaplar yerine, kardeşlerimizle edebiyat okyanusunun sularında yüzebiliriz beraber. Hepimize yer var nasıl olsa. Hepimize yer olmalı. Ütopik düşünceler değildir değil mi bunlar? Öyle olup olmadığını anlamak için benim yerime kendinizi koyarmısınız?
O yüzden denemeni bekliyorum dostum. Şimdiden teşekkür ederim.
Dersaadet
Evet, Deniz, ben katılmayı isterim; hatta bunun için geçenlerde bir öykü girişi önerisinde bulunmuştum, ama yanıt gelmeyince, öyle kalmıştı; sizin önerinizle bağlantılı olarak somut noktalar var mı, yoksa "gelişi güzel" mi başalatalım öyküyü?
(Ben günde ancak bir kere , genellikle öğle önceleri, internete girerim; yani, günde bir katılabilirim, bunun bir mahsuru olacaksa, lütfen söyleyin).
Önerilerinizi bekliyorum.
Suyel
Deniz Canefe'nin önerisi üzerine bir yaz öyküsü yazma fikri duruyor ortada; "yaz öyküsü" ifadesine takıldı aklım; acaba Deniz bununla neyi kastetmiş olabilir diye düşündüm. "Kırsal alan" (veya deniz kenarı) gibi mahal belirlemesi mi söz konusu? Yoksa yaz ile ilişkilendirilen genel imgesellikler veya konular mıdır (örneğin "aşk" gibi) acaba? Deniz, birkaç göndermede bulunuyor, diyor ki:
"Karlı, yağmurlu, sisli, rüzgarlı günlerde şöyle sıcacık, neşeli bir yaz öyküsü yazmaya ne dersiniz?" Bu sözlerde, "mekansal" bir belirleyim (dışarıda, yani açık hava, güneş, deniz veya kırsal alan gibi belirlemeler) anlaşılabilir; ama aynı zamanda "neşeli" derken bir konu da çağrışıyor. O halde, yukarıdaki sorular gerekli. Soruların olası yanıtları konusunda kişisel görüşlerimi belirtmekten şimdilik uzak duruyorum; yönlendirici olmak istemem, ama "neşe" denilen şeyin çok göreceli olacağı inancındayım, o nedenle de belirlenmesinde yarar görüyorum; sanırım, Deniz (sürekli evin içine mahkum olduğumuza göre) "iç dünyanın" karartıcı ve sıkıcı ortamından kurtulmak ve uzaklaşmak olarak görüyor "neşe"yi, ama yanılıyor da olabilirim. O halde "hareket"li bir şey mi diye düşünmek lazım bu "neşe"yi yorumlarken?
Son bir nokta: insan düşlerken (yani yazınsallık sınırları içinde seyrederken) zaten bulunduğu ortamdan uzaklaşmıyor mu? Yazınsallık sınırları içine girmek, "Dünya kurgulamak" anlamına geliyorsa eğer (ki görüşüme göre evet, geliyor, tabii katılmayanlar olabilir), zaten bulunduğumuz mekansal ve uzamsal boyutlardan, yani gerçekliğimizden, soyutlanıp uzaklaşıyoruz demektir. Bu düşünce, akla şu soruyu ya da fikri getiriyor: yazmak en köklü anlamıyla ve özde nasıl bir insanal eylemdir?
Suyel
İster tek başına, ister birlikte yazılmış olsun, ben bir öykünün kendini yazdığına inanıyorum. Kimi zaman yazılan ilk cümle, kimi zaman seçilen yer ya da kişiler alır götürür öyküyü. İsterseniz yer olarak küçük bir sahil kasabası seçelim. Tamam, 'küçük bir sahil kasabası' sözcüğünü yüzlerce kez görmüşüzdür, olsun. Hatta dilerseniz hep birlikte kıyıda bir çay bahçesinde oturalım ve biraz ilerideki balıkçıları izlemeye başlayalım. Sabahın ilerleyen bir saatinde mesela. Güneş henüz tam tepeye ulaşmamışken. Balıkçıların konuşmaları gelsin kulağımıza kopuk kopuk. Yan masalarda kasabanın yerlilerinden bir kaç kişi otursun. Bizim kim olduğumuza da öyküye katılanlar karar versin. İsteyen kasabaya yeni gelmiş bir turist olur, isteyen balıkçı, isteyen çaycı, isteyen biraz ilerideki evlerden birinden çay bahçesine gelmiş biraz kafasını dinlemeye çalışan biri. Herkes kendine bir rol beğensin. Sonra isterseniz aramızda konuşuruz, belki tartışırız, bakarsınız hava bozar, sert bir rüzgâr esmeye başlar. Küçük bir çocuk koşarak balıkçıların yanına gider. Çaycı gelip bize bir şeyler anlatır....
Benim aklıma bunlar geliyor. Ne dersiniz, bir öykü yazmaya başlayalım mı artık?
Ben varım:
"Açık liman meydanında sabah mağmurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi umursamaz bir tavırla bir duvarın ışık alan dibinde yalanıyordu; açık denizdense bir tekne göründü, gitgide yakınlaşıyordu küçük küçük, daracık tekne limanına".
Deniz'in parlak ve anlamlı öneri paketini ben böyle bir girişle dönüştürmeye ve somutlaştırmaya çalıştım. Gerekli ekleme veya düzeltme önerilerine her zaman açık ve hazırım.
Suyel
Tesekkur ederim degerli Olgun dostum.
Is guc iste. Avrupa ve Amarka'da akademik konferanslar vermek uzere bulunmaktaydim. Hatti zatinda 1 ay once donecektim. Fekat amarkali bayan meslektaslarim "sezai bey sezai bey buraya kadar gelmisken kalifornia kaplicalarimizda yikanmadan dunyada sizi gondermeyiz" diye israr edince dayanamadim. Allah sizi inandirsin butun bir ay bayan meslektaslariminlan havuzda gureserek, dombalak asarak ve masaj seanslariylan gecti. Yani benim dinlenmeye hakkim yok mu bu dunyada?
E artik geldim, gorusuruz.
sezai
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi umursamaz bir tavırla bir duvarın ışık alan dibinde yalanıyordu; açık denizdense bir tekne göründü, gitgide yakınlaşıyordu küçük küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi umursamaz bir tavırla bir duvarın ışık alan dibinde yalanıyordu; açık denizdense bir tekne göründü, gitgide yakınlaşıyordu küçük küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)